Ağustos On Üç

Orda bir ev var uzakta

Çok değil, belki on üç fındık ocağı var aramızda.

Gri sıvasının çıplaklığından utanır gibi

tedbirli bir kuytuda…

Aniden,

dumanı tütüyor kırmızı kiremitlerin.

Derken,

buharı çöküyor arkasında uzanan yeşil taçlı tepenin.

Ağustos on üç

fakat kasımdan ayırmak güç.

Burada bunca,

burada “ben”ce bir sessizlik…

Kardeş bir iklimde,

ateşin orta yerinde,

duyum eşiğimin üstünde çığlıklar çalkalanıyor,

savaşı yenik.

Kül kül savrulan ölü dallardan

yanık tohumlar serpiliyor kara toprağa,

umudu yitik.

Orda bir dağ var uzakta,

Çok değil,

belki on üç kuş sürüsü var aramızda.

Hala nefes alırken

ve yavrular yuvalardan henüz kanat açmamışken,

devriliyor canlar kucak kucağa.

Altından bir altı varmış

göğe el vermiş dalların, yaprakların.

Öyle olunca,

Mühimi yokmuş çiçeğin, böceğin, yuvadaki yumurtanın.

Burda,

bir köy var yakında.

Bilmişler, gelmişler,

yedi yaz önce vermişler zehri toprağa.

Bulmuşlar sebeb-i ziyanı,

ekmeğin ucundan, babamızın eline bir lokma tutuşturmuşlar.

Feri sönmüş toprağın,

kaderi köküne bağlı armudun, eriğin, üzümün, elmanın.

Ağustos on üç

fakat kasımdan ayırmak güç.

Burada bunca,

burada “ben”ce bir sessizlik.

Şimdilik…

Kadın, Deniz ve Summer’s End

Hiroshi Yamazaki – Summer’s End

Mor bir bank buldu kendine kadın.
İnsanları, binaları, caddeleri ve gürültüyü arkasına aldı.
Oturdu.

Muhafazalı, diz üstüne kadar inen koyu renk montunun altında, ince çoraplı bacaklarını savunmasız bırakan siyah beyaz bir etek vardı.

Sonra uzun, derin bir nefes çekti burnundan. Kaburga kemiklerinin arasındaki her küçük boşluğu doldurmak istercesine bir daha…
Ve bir daha…

Tatlı ve soluktu deniz. Aynı ses rengiyle “Hoşgeldin.” dedi kadına. “Yalnız mısın yine?”
“Tekilim.” dedi kadın kendinden emin.

“Bana ikisini ayıran şeyi söyle. “ dedi deniz usulca ve serin.
– Yalnızlık “dış” la ilgilidir. Ve dışarıdaki şeyin yalnızlığı görecelidir. Tekillik ise “iç” ten bahseder; kabuğun altından yani.

“Sert bir kabuğun var senin” dedi deniz. “Yanılıyor muyum?”
“Hayır.” dedi kadın. “Haklısın. Fakat bir şey ne kadar sertse o derece kırılgan oluyor. O derece narin…”

“Neden geldin?” diye devam etti soluk benzinden utanır bir tonda.
“Pekala biliyorsun.” dedi kadın en derininden bulup çıkardığı en ışık görmemiş sesiyle.

Sustu ve dinledi deniz. Kadın konuştu, konuştu, hiç durmadan anlattı.
Kadının tek sefer bile kıpırdamayan dudaklarını okumaya kalksaydı hiçbir şey duyamazdı su.

Ve nihayetinde…
– Çünkü yalnızca burada gerçek bir nefesle doluyor hücrelerim. Çünkü şehir, insanları böcek ilacı gibi zehirliyor. Çünkü içeride ya da dışarıda olmak arasında yok hiçbir ayrım.

Bunu söylerken kadın, kulaklığından içeriye “Eternity And A Day” filminin sahnelerindekine benzer bir ezgi sokuluyordu. Düşündü kadın denizle piyanonun muhteşem birlikteliğini.  Elini telefonuna atıp müziğin adına baktı; “Summer’s End”.

Mor bir bankta, gri bir denizle sohbet ederken, başındaki bere ve boynundaki atkısıyla bu mevsimsel ironiye tebessüm etti.

“Daha ne kadar kalacaksın?” diye bir şeyler mırıldanır gibi oldu su.
Ama kadın duymadı.

Ağırlaştı iyice zaman.
Aynı anda ağırlaştı göz kapakları kadının. Kapadı gözlerini. Piyanonun vuruşları arasına serildi dalgaları denizin.

“İşte!” dedi kadın. “Bunun için buradayım.”
– Her saniye aklıma hücum eden bıktırıcı dünyevi replikleri sessize almak için…
Uykularıma delik açan saçmalıkları işitmediğim tek yer senin yanın olduğu için…
Sözde mecburiyetlerin peşinden sürüklenmediğim tek kovuk burası kaldığı için…

Dinledi deniz. Hiç aksamayan ritmiyle bilgece sustu.

Sonra isteksizce hareketlendi kadın. Mor banka bir daha baktı.
“Hoşçakal” dedi sırdaşına.
– Belki kar yağar yakında. Çok üşütmezsen ellerimi,  söyleyeceklerim var daha.

Derya CESUR