Yazmak

Bütün eylemler yazı ile başlar. Yazı, çağlar boyunca insanlığa eşlik etmiştir. Çizgiler, şekiller, resimler de yazıdır. Fotoğraflar da yazıdır bakmasını bilen için.

Yazıdan uzak duran uluslar tarihte güçlü iz bırakamadan yok olup gitmiştir.

Bir insan yazı ile hemhal oldukça büyür, belirginleşir. Yazmayanlar gölge, silüet gibi bu dünyadan gelip giderler.

Yazmak, yazabilmek için çok okumak gerekir. Profesör bile olabilirsiniz. Okuyan bir kimse değilseniz yazar olamazsınız.

Yazmayanlar iyi hatip de olamazlar. Zira onların söz söyleme yetileri gelişmez.

Harflerle dost olamıyorsanız siz hiç bir şey üretemezsiniz.

Okullar insanlara harfleri, kelimeleri sevdirmedikçe ileri, medeni millet olunamaz.

Ana dilini bilmeyen, öğrenmeyenler başka dilleri de asla öğrenemezler.

Çevrenize bir bakın. Çoğu insan artık 100-200 kelime ile konuşuyor. İmla kurallarını bilen de kalmadı.

Her ilçeye üniversite açtık. Yaldızlı diplomaları düğün davetiyesi gibi dağıttık. Ama kalite öldü.

Doktora yapanlar bile ana dilini konuşup yazamaz oldu.

Plaza dili, vasat dizi aksanı, sosyal medya cikcikleri sahte bir kültür dünyası kurdu.

Bütün dünya günün 24 saati Facebook, Twitter, Instagram, Google arasına sıkıştırıldı.

Bu gidişatın bizi yok oluşa sürüklediğini dile getirenlere de dinozor diyorlar.

Yazıdan, bilimden, kuramdan, harflerden kopanlar yavan bir dünya meydana getirdiler.

Toplumun sadece yüzde 1’i faydalı kitapları okuyor.

Kullandığımız 50 kadar temel eşya Çin, Japonya, Hindistan, Güney Kore, Tayland üretimi.

Yerli malı sebze bile kalmadı. Tohumlar ithal.

Bu gidişe dur demeliyiz. Her hanede günde en az 1-2 saat herkes okuma, yazma yapmalı.

Ali ÖZDEMİR

İLK-sizlikteki SON-suzluk

Joseph Beg /Too Late Now

En zorudur oyunu açmak;


söze ilk başlayan,
ışığı yüzünde ilk hisseden olmak.

Bir müzik cümlesinin ilk motifini hayal etmek…

Mermere ilk kesiği,

tuvale ilk rengi ve kağıda ilk cümleyi atmak…

Çünkü güçlü başlangıçlar yapmadan beli doğrulmaz hiçbir eserin.

Çünkü,

ilhamını ilk hareketten alır gösteri.

İlk cümlenin arkasına saklanır heybetli bir şiirin en dile dolanan dizesi.

Yolu açmak, yoldan gitmekten zor olduğu için

bir başlangıç ya rezil ya da vezir eder sahibini.

İki insan arasında olan da bundan farklı değil sanki.

İçten bir gülümseme, güçlü bir tokalaşma, gözden göze akan sözsüz ama kararlı bir merhaba…

İlk temas…

Her şeyin güzel gideceği ya da hiçbir çabanın, o adı konulamayan asimetriyi düzeltemeyeceği an sinerjisi…

Belki de bu yüzden bir şeyi sonlandıran en önemli şeyin sırrını başlangıcında aramak lazım. İyi ya da kötü, sevgi ya da nefret fark etmeksizin bütün sonlar başlangıçlarından ilham alıyor gibi.

Fakat yine de tecrübeleri, istatistikleri yanıltan hal ve oluşlar var.

Yumurtayı kırdığımız andan itibaren asla doğru ilerlemediğimiz bir tariften, anlaşılmaz bir lezzet şölenine dönüşen deneysel bir kek misali…

Beyaz gömleğimize damlamış öğle yemeği arması ya da sıcaktan façası bozulmuş kalanımızla elini sıktığımız yunan heykeli adamlar ve tanrıça modeli kadınlarla süregelen mükemmel ilişkilerimiz var (!) 🙂

Hem o kadar seyrek bir mucize olsaydı bu, “Büyük aşklar nefretle başlar.” diye gezegensel bir vecizemiz olur muydu hiç?

Siz de fark etmişsinizdir;

onlarca cümle yazılmasına rağmen
başlayamamış bir yazı var burada.

Giriş cümlesini, sıradan bir anahtar ya da toka gibi nerede unuttuğunu bilemeyen bir heveskarın geliştirme ve sonlandırma telaşı var.

Eğer hala okuyorsan yazılanları, yalnızca “Şanslıyım.” derim.

Eğer benzer bir illetin yamacındaysan,

direnmeyi bırakmanı salık veririm.

Keza,

bir tür zihin spazmıdır yaşadığın

ve

gidilmez ondan.

Suyun ortasında bacağını yaran bileyli ağrı gibi yalnız bir kriz anıdır.

Çırpındıkça kenetlenen bir tutunmadır bu, duygu krampıdır

gidilmez…

Kendini hareketsizliğe teslim etmek gelirse aklına,

belki o gider senden.

Kuşatacak bir yer kalmadığında,

bittiğinde savaş,

vazgeçer.

İlk cümlesini, okyanusun içine düşürdüğü damla gibi yitirmiş bir yazının sonundan medet ummak saflık olur.

Böyle anlarda heveskar hep aynı üç noktaya tutunur.

Derya CESUR

Tükenmez Kalem Tükendi mi?

Eskiden A4 boyutunda boş bir sayfa koyar önüme öylece bakardım. Tükenmez kalemim ya kağıdın üzerinde ya da yanında, onu elime almamı beklerdi. Bazen hiç beklemez, karıştırırdım kalemin karasını kağıdın beyazına, bazen de dakikalarca, saatlerce beklerdim parmak bile oynatmadan. O beyaz sayfa tarlamdı aslında benim, özenle ekersem, bilirdim ki aynı özenle o da bana karşılığını verecek. Baştan savma bir ekimin geri dönüşü ise baştan savma bir yazı olacak.

Şimdi ise devir değişti. Yine var belki beyaz kağıt ve tükenmez kalem ama yazmak için bilgisayarlarımızı tercih ediyoruz. Eskiden önüme sayfayı koyuyorken, şimdi de bilgisayar ekranında beyaz bir Word sayfası açıyorum. Eskiden kalemim beklerken, şimdi de klavyenin tuşları bekliyor onlara dokunmamı. 

Bize eşlik eden yardımcılarımız değişse de yazmaya başlamak için yapılan zihinsel hazırlıklar değişmedi. İster gerçek bir sayfa olsun, ister bilgisayar ekranında sanal bir sayfa, ikisi de benden özenli bir ekim bekliyor. Bekliyor diyorum da aslında onların pek umurunda değil… Onlar kibarca: ”Ne ekersen onu biçersin” diyorlar.

Bu yazıma başlamadan önce, hazırlıksız ve ne yazacağımı(ekeceğimi) bilmeden oturdum bilgisayar başına. Açtım boş bir sayfa, önce uzun bir süre bekledim. Yazacak onca konu varken! Yazacak bir şey bulamadım! Sonra ani bir kararla bilgisayarı kenara bıraktım. Eski günlerdeki gibi kalemin karasını, kağıdın beyazına karıştırmaya niyetlendim.

Dolabımdan üç beş tane bembeyaz kağıt çıkardım. Hafiften heyecanlandığımı söylemeliyim. Kokularını içime çektim kağıtların, işte o kokunun hem beynimde hem gönlümde bir yerleri uyardığını, birilerini uyandırdığını hisseder gibiydim. Onları masanın üzerine bırakıp, uzun süredir kullanmadığım, özenle kutularına koyup kaldırdığım tükenmez kalemlerimi almaya gittim. Düzenlemediğim için karma karışık olmuş kütüphane dolabımın içinde buldum eski dostlarımı, alıp heyecanla masaya döndüm.

Masa üzerinde boş bir kağıt ve üzerinde onu elime almamı bekleyen kırmızı tükenmez kalemim hazırdı. Ben de hazırdım aslında… Çok fazla beklememe gerek yoktu, kağıt ve kalemimin gönlümde uyandırdığı birileri, ruhumun kulaklarına bir şiirin ilk satırlarını fısıldamaktaydı. Heyecanla aldım kırmızı tükenmez kalemimi elime… Şimdi sıra kalemimdeydi; benim ona ilettiklerimi, o da kağıdın kulaklarına fısıldayacaktı…

Kalemim; dudaklarını dokundurur dokundurmaz kağıda anladım bir terslik olduğunu çünkü en ufak bir mürekkep izi belirmemişti kağıt üzerinde. Bir daha denedim… Bir daha… Ve bir daha! Ama nafile! Sanki kalemim kurumuş ve bana küsmüşçesine tepki vermiyordu. Kaldırıp salladım, iki avucuma alıp sıcak nefesimi üfledim fakat değişen bir şey olmadı.

Olabilir miydi? Kalemim bana küsmüş müydü? Gelişen teknolojiye, bilgisayara ya da bizi esir alan interaktif sanal dünyaya mı değişmiştim onu? Hadi canım sen de! Öyle şey olur mu? Basit bir kalem işte, belli ki uzun süre kullanılmayınca kurumuş. Yani… Tükenmez kalem tükenmiş herhalde!

Kırmızı kalemimi kenara bırakıp, mavi kalemimi aldım elime ve onun da tenini değdirdim kâğıdın tenine fakat o da fısıldamadı kâğıdın kulaklarına benim onun kulaklarına fısıldadıklarımı. Neden ikisi de yazmaz olmuştu ki? Bana bir şey mi söylemek istiyorlardı? Derken kırmızı kalemim, benden uzaklaşmak istiyormuşçasına masanın kenarından yuvarlanarak yere düştü. Tüm hevesim kursağımda kaldı. Daha fazla zorlamak istemedim ve ikisini de kutularına yerleştirip dolaptaki yerlerine geri koydum.

Ne yazacağım şiir kaldı aklımda ne de yazmak için bir istek. Zihnimde karmakarışık kelimeler dolaşıyordu sadece; kalem, kağıt, bilgisayar, Word, tarla, ekmek, biçmek, eski, yeni, şiir ve daha birçok birbirinden kopuk kelime.

Zaman epey ilerlemişti.

Tam da o anda; kan toplamış, uykusuz gözlerim üzerine güneş doğmaktaydı…

Tam da o anda; uyanmam için kurduğum telefonumun alarmı çalmaktaydı…

Ve… Tam da o anda; gönlümde uyandırılmış birileri tekrar uykuya dalmaktaydı!

***

Özkan SARI