Bir İhtimal

Rahmetli annem hep iyi adamların kazandığı hikayeler anlatırdı.
Sabredinceee?”
“Ne olmuş anne?”
“Muradına ermiiiiş!”

Yolda bulduğu parayı götürüp sahibine veren çocuklar, yalan söylemeyen ip gibi doğru ağabeyler, hasta komşusuna çorba yapıp götüren teyzeler, alın teriyle kazanılan paranın bereketi…

İyi çocuk olmaya çalışırken büyüdüğümü bile anlamadım. Askerden geldikten sonra sanayi bölgesi ya bizim buralar, bir fabrikaya vardiyalı giriverdim. Kimi akşamcı oluyorum, kimi sabahçı, kimi gündüz uyuyorum, kimi gece. Gündüz uykusu gece uykusunun yerini tutmuyor ya, neyse. Ne diyeceksin mahallenin çocuklarına, sabaha kadar çalıştım gidin başka yerde oynayın desen anlarlar mı?

Kitap okumayı seviyorum. 
En sevdiğim yazar, Yaşar Kemal. Onun kitaplarını okurken hikâyenin kahramanlarından biri oluveriyorum, kimi balık oluyorum, kimi bulut, bazen kumsalda uyuyormuş gibi hissediyorum, bazen hayalden ormanların dar patikalarında ayaklarım çıplak yürüyorum. Bir keresinde ayağıma diken battı da hoplayıverdim yeminle… Bu kadar mı güzel yazılır arkadaş, o da çok çekmiş be, yapmadığı iş de kalmamış. Bir gözünü üç yaşında kaybetmiş. Kurban Bayramıymış, nasıl olmuşsa o kaza, babacığını bir camide gözünün önünde öldürmüşler, çok etkilenmiş kekeme kalmış bir süre, kabzımallık yapmış, hamallık yapmış. Bedelini ödemeden derin olunmuyor velhasıl…

Her şeyin bir bedeli var değil mi?
Şairlerden de Orhan Veli’yi severim. İki tek attığım zamanlarda, başkasının yanında utanırım da kendi kendimeyken yüksek sesle şiirlerini okurum, sanki dolu bir salonda, büyük bir sahnedeymişim gibi.
İş arkadaşlarımla aram çok iyi. Seviyorlar beni, ben de onları, İsmet’in yeri başka, halden anlar, dinler, yeri geldiğinde sıkma canını der, şehre giderken bir şey lazım mı diye sorar, daha ne olsun?

İnsan insana hep lazım.
Arada kasabada maçlara gideriz. Tükürük köftesine bayılırız ikimiz de cazır cazır şöyle, yanına ayran, bak anlatırken bile ağzımın suyu akıverdi.
Bir akşam bizim evin bahçesinde çardağın altında oturuyoruz, nasıl güzel bir hava var, ay var, kekik kokuyor ortalık. “Kemal be” dedi “Sen ne zaman evleneceksin?”
Güldüm, sahi ben ne zaman evleneceğim? “Hiç niyetim yok arkadaşım.” dedim, “Hem kim bakar bana?”
Kız kardeşinin bir arkadaşı varmış, Zeynep, görmüş beni beğenmiş, sorup duruyormuş.
Tanıştıralım mı oğlum sizi?” deyince, yüzüm nasıl kızardıysa artık.

Beyaz bir gömlek giydim o gün, ayakkabılarımı boyattım, saçlarımı jöleledim. Pantolonum jilet gibi ütülü, ilk defa bir pastanede buluşacağız Zeynep’le, parfümü üzerime boca ettim. Bir defa fotoğrafını gösterdiler kim sorarsa öyle tanıyacağım.
Önce gitmişim bekledim biraz, ellerim titriyor, ayaklarım titriyor, kulaklarım yanıyor heyecandan, bir taraftan ne konuşacağımı düşünüyorum tık yok, bir kâğıda yazıp ezberlemeye çalıştıydım oysa.
Geldi.
Su gibi aktı içeriye, simsiyah saçlar, yeşil gözler, o endam. Bu kız benim neremi beğendi diye geçirdim içimden. Oturdu. Limonata içermiş, muhallebi yermiş, neşeli, lafları hiç bitmiyor, sinema severmiş, şarkı söylermiş, okulu bırakmış, hem okuyup da ne olacakmış. Yaşar Kemal’i sordum, hiç duymadım deyince, ben biliyorum ya ikimize de yeter diye avuttum kendimi, Orhan Veli’yi sormaya çekindim açıkçası.
Nişanlandık, bir kır gazinosunda evlendik. Nikah şahidim İsmet oldu. Balayına bile gittik.
Deniz, kumsal, o dünyayı, gerçekliği unutuş, pembe zamanlar, güzel gün düşleri, gecesi ayrı güzel, gündüzü ayrı güzel. Seviyorum Zeynep’i o da beni seviyor var mı daha ötesi?

Takıları bozdurduk dönüşte, beyaz eşyaları ve mobilyaları ödedik, biraz daha borcumuz var ama alın teriyle kazanılan paranın bereketi…
Sık sık mesaiye kalıyorum, arada boya badana işleri çıkıyor onlara gidiyorum. Düğünlerde garsonluk, geceleri taksicilik…
Mutluyum, mutluluğun bedeli çalışmaksa ödeyeceğim elbet.
Sağlığım yerinde, iki oda bakla sofa bir evim, dünya güzeli bir karım var. 
İyi insan olmaya çalışıyorum.
Arada iki tek atardım onu da bıraktım evlenince, kazandığım parayı Zeynep’e veriyorum, o bana harçlık veriyor, kolay mı çekip çevirmek evi? Hem ne masrafım var ki benim?
Sonra bir kızımız oldu, pembe, minik bir şey. Koca gözlü annesi gibi sonra oğlumuz. 
Mutluyum daha çok çalışıyorum, çocukları uyurken görüyorum sadece, annelerini de.
Eeee bu devirde evlat yetiştirmek kolay mı? 

Fabrikadan sonra bir balık lokantasında çalışıyorum, bahşişi de var. Bazı geceler lokantada kanepede uyuyor oradan fabrikaya gidiyorum.
Yorgunum ama mutluyum, mutluluğun bedeli çalışmaksa… Kazandığım parayı Zeynep’e veriyorum o bana harçlık veriyor, hem ne masrafım var ki benim?
Yaşar Kemal katlanmamış mı onca çileye?
Öldüğünde Orhan Veli’nin cebinden yirmi sekiz kuruş çıkmamış mı?
Hey koca şair!
Okuyamıyorum, zamanım olursa telafi edeceğim, daha ciddi bir adamım, sorumluluk sahibi olmak böyle bir şey!
Balık lokantasında çalıştığımı Zeynep bilmiyor, nedense söyleyemedim, fabrikada kaldığımı sanıyor, sözde fabrikanın misafirhanesi varmış.

Zeynep’in çocukları alıp annesine gideceğini söylediği bir gün, akşam dokuz gibi fabrikadan çıktım, balık lokantasında aldım soluğu. Beyaz gömlek, siyah papyon, ızgaracı Mahmut ağabeye takıldım, patronun ablası gelmiş halini hatırını sordum, güzel insanlar.
Bahçe kalabalık, yeni kalkmış bir masayı toparlıyorum, mezelerin çoğunu yememişler yine, caanım lakerdalar kalmış, ahtapot salatasını didiklemişler bırakmışlar, karides güveç öyle. Başımı kaldırdım iğde ağacının altında Zeynep ve İsmet’i gördüm, İsmet Zeynep’in elini tutmuş!

Zeynep pastaneye hiç gelmedi o gün.

Ali Gülcü
27.08.2019
Çorlu

Ölmek Yeni Bir Şey Değildir Bu Dünyada Ama Yaşamak da Yeni Bir Şey Olmasa Gerek.

*Ernest Hamingway
*Jack London
*Romain Gray
*Cesare Pavese
*Walter Benjamin
*Stefan Zweig
*Virginia Woolf
*Heinrich Von Kleist
*Sylvia Plath
*Robert E. Hovard
*Nikolay Vasilyeviç Gogol
*Yukio Mishima
*Primo Levi
*Harry Martinson
*Sergei Yesenin
*Vladimir Vladimiroviç Mayakovski
*Nicolas-Sebastien Chamfort
*Hart Crane
*Charlotte Perkins Gilman
*Vachel Lindsay

Eeee ne olmuş bu yazarlara? Diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bazılarını tanımamış olabilirsiniz fakat birçoğunu tanıdığınızı düşünüyorum. Bazılarını ise çok daha iyi tanıdığınıza eminim, kitaplarını okumuş olduklarınız da muhakkak vardır.

Yukarıdaki yazarların yanına eklenecek daha birçok isim var fakat ben genellikle en çok tanınanları yazdım diyebilirim. Yazarların hayatlarına hep ilgi duymuşumdur ve yaşantıları beni hep cezbetmiştir. Özellikle geçmiş dönemlerdeki birçok yazarın hayatı, günümüzün popüler yazarlarıyla kıyaslandığında daha çok trajik izler taşımaktadır. Bazısı hastalıklarla, bazısı psikolojik sorunlarla, bazısı da ekonomik sıkıntılarla boğuşmuştur. Birçoğu topluma adapte olmakta zorlanmıştır ki bu konuda haksız olduklarını söyleyemeyiz. Yaşadıkları toplum içinde asimile olsalardı eğer, bugün biz onların eserlerini okuyor olmazdık.

Farklı ülkelerin vatandaşları olan yukarıdaki yazarların ortak bir özelliği var. Bilenler varsa muhtemelen çoktan anlamıştır. Bilmeyenlerin ise çok şaşıracağı su götürmez bir gerçek. O zaman lafı çok uzatmadan açıklayayım, bu yazarların ortak özelliği; hayatlarına intihar ederek son vermeleridir.

İnsanın kendini öldürmek istemesi sağlıklı bir zihinle düşünülebilecek ya da anlaşılabilecek bir şey değil. İntihar, her ne kadar soğukkanlı bir yılan gibi insanı ürperten bir düşünce olsa da maalesef hayatın acı bir gerçeği.

İntihar eden bu yazarların bazıları ölmeden önce not ya da mektup bırakmıştır. İçlerinden bazılarını, özellikle insanı düşüncelere iten bazılarını sizinle paylaşmak istiyorum ve yorumu size bırakıyorum.

Romain Gray / Kendini vurdu: “Çok eğlendim, hoşça kalın ve teşekkürler!”

Charlotte Perkins Gilman / Aşırı doz kloroform içti: “İnsan artık bir işe yaramadığında, kaçınılmaz ve yakın bir ölümden emin olduğunda, yavaş ve feci bir ölüm yerine hızlı ve kolay bir ölüm seçmek en basit insan haklarından biridir. Kloroformu kansere tercih ettim.”

Robert E. Hovard / Kendini vurdu: “Herkes kaçtı, her şey bitti, öyleyse beni insanların yakıldığı odun ateşinin üzerine koyun; Şölen bitti ve fenerler söndü.”

Vachel Lindsay / Dezenfektan içti: “Beni haklamaya çalıştılar, fakat ben daha önce davrandım!”

Yukio Mishima / Harakiri yaptı: ‘’Majesteleri çok yaşa!’’

Virginia Woolf / Kendini nehire attı: “En sevdiğim, yeniden delireceğime eminim. O korkunç zamanların bir yenisini daha aşamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve bu kez iyileşmeyeceğim. Gaipten sesler duymaya başladım ve odaklanamıyorum. Bu yüzden en iyisi gibi gözüken şeyi yapıyorum. Bana mümkün olan en büyük mutluluğu yaşattın. Benim için olunabilecek her şeyi oldun. Bu korkunç hastalık çıkıp gelene kadar iki insanın daha mutlu olabileceğini düşünmezdim. Artık daha fazla mücadele edemeyeceğim. Hayatını mahvettiğimi biliyorum, ben olmazsam çalışabilirsin. Çalışacağını biliyorum. Görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Demek istediğim o ki, hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı son derece sabırlı ve inanılmaz biçimde iyi oldun. Herkesin bunu bilmesini istediğim için söylüyorum. Eğer biri beni kurtarabilecek olsaydı, bu sen olurdun. Senin iyiliğinin kesinliği dışında her şey uçup gitti. Hayatını mahvetmeye daha fazla devam edemem. İki insanın bizim olduğumuzdan daha mutlu olabileceğini düşünmüyorum.’’ Kocasına yazmıştır.

Sergei Yesenin / Kendini astı: Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu.

”Elveda Dostum Elveda
Elveda sevgili dostum, elveda,
Sen kökleri içimde uzanan.
Ayrılık yazılmış alnımıza
İlerde gene karşılaşırız inan.
Elveda dostum, el sıkışmadan
Sessizce. Ne keder, ne tasa gerek:
Ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada
Ama yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek.”

Mayakovski, Yesenin’in intihar etmesine çok üzülür ve kızar. Yesenin’in geride bıraktığı veda şiirinin; ”Ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada, ama yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek.” satırlarına cevap olarak daha sonraları yazdığı şiirde şöyle demiştir: ”Şu yaşamda en kolay iştir ölmek, asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak.” İlginçtir ki Mayakovski de Yesenin’in intiharından beş yıl sonra kendini vurarak intihar etmiştir.

Özkan SARI

Kağıt Kesiği

”Sanma o yaralar ilaç, merhem ister, yenidir…
Bunca yıl yaşadığımı hissettiren; acısı, iltihabı hiç dinmeyen o kağıt kesikleridir.”

”Sadece bir bıçak, bir tabanca mı yaralar sanıyorsun insanı, 

Kağıt kesiği yaralar açıyorsun gönüllerde, sanma acımaz.”

Son kitabım yayınlandıktan sonra aldığım sayısız e-postadan biriydi bu satırlar. Gönderen kişi ‘kâğıt kesiği’ derken muhtemelen yazdıklarımın üzerinde bıraktığı etkiden bahsediyor olmalıydı.

Zihnim bir kelimeye, bir cümleye takılmaya görsün, günlerce düşünür, saatlerce kendince yorumlar yapar. Uykumdan bile uyanmışlığım çoktur bu yüzden. O bir kelime, bir cümle, boks torbası gibi asılır zihnimin boşluğuna, patlayana kadar bir beynim vurur bir gönlüm.

Kâğıt kesiği? Neden bu tabiri kullandı acaba? Kâğıt derken kastettiği kitabım mı yoksa asıl anlatmaya çalıştığı kâğıdın kesiğinde mi saklı? Offf… Uyu artık!

Uyuyamadım tabii… Kalkıp bilgisayarımın başına geçtim hemen. Neymiş bakalım bu kâğıt kesiğinin aslı astarı? Yaptığım kısa bir araştırmanın ardından, kâğıt kesiğinin diğer kesiklere göre daha fazla ve uzun süre acı hissettirdiğini ve iltihaplanmaya daha yatkın bir yara olduğunu öğrendim.

Jilet ve bıçak benzeri aletler düz ve temiz bir kesik oluştururken geride enfekte olmaya sebep verecek parçalar bırakmazmış. Kâğıt kesiği ise deriden geçtiği esnada geride enfeksiyona sebep olacak minik parçalar bırakırmış. Kâğıt, ağaç ve çeşitli kimyasal maddelerden elde edildiği için, deriyi keserken bu maddeler yaranın içinde kalır ve ciltteki ağrı reseptörlerini uyarırmış. Ufak bir yara olduğu için deri hemen kapanır, ancak içeride kalan parçacıklar bizi rahatsız etmeye devam edermiş.

İlginç bulmuştum doğrusu bu konuyu? Benim yazdıklarım da acaba O’nun gönlünde mi iltihaba sebep oluyordu? Diğer bir çırpıda okunup geçilen kitaplar jilet kesiğiydi de benim kitabım kâğıt kesiği miydi?

Ah! Ah! Ruhumun dingin göllerinde homurtulu bir şekilde yüzüp duran ‘septisizm’ bandıralı vapuru bir türlü limana yanaştıramıyordum.

Belki de bir şeyler ima etmeye çalışmamıştı. Sadece aklına geldi ve yazıp geçmişti olamaz mı? Pek tabi olabilirdi. Peki ya öyle değilse? Haydaaa…  İşte bu duygu, karanlık bir kuyunun dibine doğru düşmekten farksızdı.

Tamam. Bunları bir kenara bırakacak olursak eğer, peki, neden böyle bir mesaj gönderdi bana? Kâğıt kesiği yaralar açtıysam gönlünde, açtığım bu yaralar acıyorsa, merhemi olmamı mı istiyordu? Beni tanımıyordu bile… Benden etkilenmiş ya da kitabımın kahramanını ben sanmış olabilir miydi? Ya da sadece masumane iki satır mıydı yazdıkları iltifat amaçlı? Dur bakalım! Ben de iki satır cevap yazayım kendisine de sonrası ne olacak…

***

Genç yazar e-posta hesabını açıp gelen mesajın cevapla bölümüne bastı ve:

”Her merhem, her ilaç iyi mi eder sanıyorsun yaraları,

Şifa gördüğün o gönül belki bir zehir, sanma sürsem iyileşir.”

Son noktayı koyup gönderdi.

Cevabın gelmesi uzun sürmedi:

Gelen bir fotoğraftı. Yaklaşık otuz yıl önce çekilen, kendisinin de içinde bulunduğu bir fotoğraf. Hemen ardından iki satırlık bir cevap:

”Sanma o yaralar ilaç, merhem ister, yenidir…

Bunca yıl yaşadığımı hissettiren; acısı, iltihabı hiç dinmeyen o kağıt kesikleridir.”

Odanın sessizliği, genç yazarın titreyen dudaklarından ağır ağır dökülen, titreyen harflerden oluşan bir kelimeyle bozuldu:

”Ayla!”

Bu isim, genç yazarın son kitabının adıydı. Ve o adrese atılan onlarca e-postaya rağmen bir daha hiç cevap gelmedi.

***

Özkan SARI