Chesapeake Shores

İhanet nerede?
Entrikacı kadınlar,
intikam alanlar,
ötekinin ayağını kaydırmak için gece gündüz plan yapanlar nerede?
Ardı arkası kesilmeyen sansasyonel olaylar,
eli kanlı katiller,
bıçkın oğlanlar,
müthiş zengin holding sahipleri, milyon liralık karizmatik arabalar nerede?
Tuzak kuranlar,
kızı ötekine kaptırmamak için kırk takla atan tilki zekalı, pis bakışlı adamlar
ve bir diziyi dizi yapan her ne ise işte onlar nerede?

Yok!
Ben böyle diziye dizi mi derim?
Ne derim peki?
Olsa olsa masal.

Yemyeşil, masmavi şeyler,
yakınlaşmalar,
güçlenen bağlar,
geniş ve mutlu sofralar,
renkli festivaller,
country,
küçük tartışmalar,
kendini sorgulamalar,
hatalar,
gönülden dilenen özürler,
gülümseyen çocuklar,
çiçekli bahçeler,
ayrılıklar ve buluşmalar
aşk,
başarılar, başarısızlıklar
ve ve ve
bizde ne kadar yoksa,
o kadar iyilik ve güzellik.

Dünyamı Türk dizilerine kapatalı epey oluyor. Dijital platformlar çıktığından beri uydu yayınını da takip etmiyorum. Ulusal yayından uzak durduğumdan beri daha huzurlu olduğumu söylesem? Bu Amerika-Kanada ortak yapımı aile draması Sherryl Woods’un aynı adlı kitap serisinden uyarlanmış. Dizinin tanıtımını yapacak falan değilim. Yalnızca bendeki izdüşümünü paylaşmak derdindeyim. Bu neden önemli? Sanırım iyi hissetme halimin genişlemesini istiyorum. Gerçeğiyle ve kurgusuyla içimizi kazıyan; çekişmenin, kavganın, yalanın, intikamın, şiddetin ve geri kalan tüm o sevimsiz şeylerin iyi olma halimizi, bir tatlı huzurumuzu nasıl da kötürüm yaptığını daha güçlü şekilde anlamamı sağlayan bu deneyimi başkaları da yaşasın istediğim için yazıyorum.

Bizde iyi huylu, huzurlu olan satmıyor. Haber programlarımızı düşün. Bir an hayalinde o saatlere geri gitmeye çalış. Ne geliyor gözlerinin önüne? Hadi biraz da televizyonlarımızdaki dizileri getir aklına. Entrikayı, yalanları, tehditleri, ihanetleri çıkarırsak toplamdan ne kalıyor geriye? Peki bize ne oluyor bunca yıkıcı duygunun ve eylemin izleyicileri iken?  Ben söyleyeyim; içimizdeki ‘iyi’ soluyor, silikleşiyor, kötücül hisler hükümferma oluyor. Gün be gün tahammülsüz, bedbin, umursuz insanlara dönüşüyoruz.  Güzele, iyiye, merhamete körleşiyor kalbimiz. Her şeyin daha iyi olabileceğine, huzurlu bir ömür geçirebileceğimize, sevgimize karşılık sevgi, vefaya karşılık vefa göreceğimize dair umudumuz  buharlaşıyor. Güvenmiyoruz kolay kolay kimselere. Uzatılan elin içinde iğne var mı diye bakıyoruz. Canımız yanacak diye kimselere kolay kolay yaklaşamıyoruz. Gelen geçen acıtmasın diye çıplak ruhumuza kat kat örtüler kuşanıyoruz. O kadar dökülüyor ki neşemizin pulları, biri çok güldüğünde bunu çok yersiz ya da edepsiz buluyoruz.

Eee?
Konunun Chesapeake Shores’la ilgisi?

Bir televizyon yapımı da diğer her şey gibi doğduğu ülkenin nabzını tutuyor. Hayati sorunlarını çözmüş, varoluş kavgalarını bitirmiş, tek gerçek derdi üremek ve neslinin devamını garantiye almak olan bir topluluktan eli sustalı, beli silahlı, iyi duyguları felç eden senaryolar çıkmıyor demek ki! Bu yerli yerinde ama fazlasıyla durgun hayata aksiyon olsun diye Hollywoodvari dramalar da yapıyor olabilirler ancak büyüteci sıradan insan ilişkilerine, geniş aile hikayelerinin üstüne tutmaktan vazgeçmiyorlar. Çiftleri, aile bireylerini ve hatta kasabalıyı birbirine bağlayan köprüler kuruyorlar. Turtaları ya da çikolatalı kekleri dayanılmaz olan bir kafe ve her iş kolundan insanın mesai bitimi uğradığı, birbirine rastladığı bir barları oluyor mutlaka. Muhteşem manzaralı banklarda, hamaklarda ya da her köşesinden şirinlik akan iç mekanlarda buluşup birbirini onarıyor insanlar. Başka bir gezegendeki ulaşılmaz bir hayata bakar gibi izliyorum ben de. İçimde ölmeye yatmış iyimserlik tohumları, yeşeriyor ansızın. Ülkemdeki bitmeyen gerilim filmini duraklamaya alıyorum. İçimin kuytu yerlerinden “Onların da hayatları kusursuz değil, inan bana” diye teselli veren o cılız sese “Kusursuzluk isteyen kim? Kusur dediğin de hayata dahil. Benim düşüm, insanın özündeki ‘iyi’nin hala oralarda bir yerde olduğuna inanmaya devam etmek.” diyorum. Gerçeği söylemek gerekirse iyi niyetin, anlayışın ve masumiyetin bunca hakim olduğu bir yerleşkenin varlığına ben de inanmıyorum. Olsun! Zihnime saldığı iletiler o kadar ferahlatıcı ki hakikatle ilgilenmiyorum. Bunca hapislik, bunca kem söz, politik savaş, ekonomik çıkmaz, hainlik, aldatmaca ve daha sayamayacağım kara hakikat içinde kendi içine doğru küçüle küçüle nokta kadar kalan iyimserliğimi gecenin içindeki ateş böceği gibi parlatan ne varsa elimle, ayağımla, gözümle, kulağımla, dilimle, kalemimle tutunuyorum ona.

İnsanı insan yapan şey akıldan öte.
İnsanı mutlu yapan şey maddeden, güçten, şöhretten öte.
İnsanı sağlıklı yapan şey gençlikten, zenginlikten, yediğinden içtiğinden öte.
İnsanı insanca yaşatan, onu üretken, tatminkar, huzurlu yapan şey çalışıp kazandıklarından öte.

Ne olduğunu söylemem yersiz olur, küstahlık olur.
Senin, benim ve diğerinin yanıtları belki aynı, belki yakın, belki uzak olur.
Yazının başlığını not al ve izle isterim.
Belki bazı yanıtlar sen izlerken, bana olduğu gibi sana da görünür olur.
Abby, Trace, Jess, Bree, Mick, Megan, Connor, Nell ve diğer herkes başka bir teline dokunur, hikayeleri düğümlerini gevşetir
belli mi olur?

Derya CESUR

Kapı

Açık kapalı,
eski yeni,
bir tür geçit…
Giz, macera,
dayanak, eşik, kilit…
Aç, kapa, arala, çek, çarp, ört, it gitsin; neticede, kapı.

Sensörlü, dairesel, sürgülü, yatay…
Girmek ve çıkmak için,
gitmek ve dönmek için
ille de bir kapı.

Kapı, maddesel varlığının ötesinde edebiyatta “eşik” ile birlikte en çok kullanılan kronotop.[1]
Bir giriş ya da çıkış noktası.
Dışarı ile içerinin, öteki ile berikinin ayrıldığı ya da bağlandığı yer.

Benim için, ardında yeni yollar serili geçittir kapı.
Üç anahtar bekler aralanmak için; yalnızca bir aradayken işe yarayan üç maymuncuk…
Kapı, duvara benzemez; duvar engeldir, kapı umut. Duvar son duraktır, kapı başlangıç.
Duvar gibi sert ve yüksek de görünse doğru anahtar var ise cebimde; ya da Alaaddin’inki gibi sihirli bir cümle, ardına kadar açılan yeni bir hayattır kapı.

İlk anahtar meraktır; o kapılar ardında ne olduğunu soran, ihtimalleri düşündüren maymuncuk. İkincisi hevestir; yola düşüren, o kapıların başına diken istek dolu maymuncuk. Ve sonuncusu o kapılara asılan, topuzlarını çeviren, onları omuzlayıp iten ‘çaba’dır; yani niyeti tamamlayan maymuncuk. İşte bu üçü bir arada ise direnmez hiçbir kapı, usul usul açılır.

Her kapının ardında yeni insanlar, yeni mekanlar, deneyimler, yeni yollar ve o yolların sonunda yeni kapılar bekler. Açmaya niyet edenler için ödülleri de vardır kapıların, kayıpları da. Neşeler de döker eteklerimize, kederler de akıtır.  ‘İyi ki’ler de bırakır avcumuza, keşkeler de. Fakat hiçbiri eli boş bırakmaz insanı. Hiçbir kapıdan öğrenmeden çıkmaz insan.

Kapı yoldur.
Başka bir ihtimal, umut, yeni bir heyecan, yeni keşiflere atılmış adımdır kapı.
Bir hayattan ötekine,
hapislikten özgürlüğe,
ölmekten dirilmeye açılan geçittir.

Girmek ve çıkmak için,
yola düşüp varmak için,
aramak ve bulmak için,
bilmek ve olmak için
ille de bir kapı.

Üç maymuncuğu boynuna takan her kim ise
ona görünüp ona açılan,
anahtarını düşürene “yok” olan kapı.

Derya CESUR


[1] Kronotop: Edebiyatta sanatsal olarak ifade edilen zamansal ve uzamsal ilişkinin içkin bağlantılılığına verilen isimdir. Kronotoplar yaşanılan ve anlatılan zaman-uzamı maddileştirerek, zamanı mekanda cisimleştirerek olayların somutlaştırılıp anlatının birbirine bağlanmasını ve birleştirilmesini sağlar.

Gracias A La Vida

Gözün görür, kulağın işitir mi senin?
Nereye bakar yüzün,
neye dokunur elin?

Yürüyoruz yine.

Başkaca da bir şey yapılmıyor nicedir. Birkaç gün sonra, hiç akla gelmez bir yaşam biçiminin seneidevriyesine varıyoruz. Bildiğimiz her türlü halden soyunup tanımadık bir esvabı giyineli, birbirimizle tokalaşmayalı, müşterek masalarda yüksek sesli sohbetlere karışmayalı bir yıl oluyor.

Bundandır ki, kapıları içe açtık . 
Bundandır ki, her sessizlik anında kendi yankımızı daha güçlü duyar olduk.

Bu yüzden yürüyoruz.
Üstümüz mavi, yanımız mavi
kuşlara selam dura dura gidiyoruz.
Güzel mi güzel, su gibi akıyor müzik içimize.
Deniz, milyar yıllık kokusunu tatlı tatlı salıyor burnumuza. Nasıl da mutluyuz; gölgem ve ben.

Sonra sırtımızı güneşe verip çöküyoruz kıyıya. Ayak bileğimden ayrılıp suya düşüyor gölgem. Omuzlarımızı titreterek gülüşüyoruz bir süre. Dalga dalga kıvrılıp seyrediyor beni.  Başımı mavide, yüzümü ufukta gezdirip duruyorum ben. Bu acayip yılın bir öğleden sonrası, martıya güvercine özenip  tünüyorum bir taş üstüne. Ne geçmişi ne de geleceği alıyorum yanıma. Taşla, denizle, rüzgarla, güneşle bir olup tutuyorum ‘an’ı avuçlarımda. Diyorum ki,

Farkındayım senin.
Bu kanat çırpışın,
bu taze kokunun ,
sırtımdaki sıcağın farkındayım.
Kuşun, denizin, güneşin,
tutunduğum kayanın,
suda yüzen gölgemin,
hücrelerime yayılan müziğin,
bu birliğin, muhteşemliğin farkındayım.

Gracias a la vida !

Bana bu kadar çok şey veren yaşama teşekkürler
Bana yorgun ayaklarımın yürüyüşünü verdi
Onlarla gittim kentlere, göletlere
Plajlara, çöllere, dağlara ve ovalara
Ve senin evine, senin sokağına ve bahçene

Bana bu kadar çok şey veren yaşama teşekkürler
Bana gülmeyi ve ağlamayı verdi.
Böylece ayırt edebiliyorum acıyı mutluluktan
Benim şarkımı oluşturan iki malzeme bunlar
Ve benim şarkımın aynısı olan sizin şarkınızı
Ve kendi şarkıma benzeyen herkesin şarkısını [1]

“Gracias a la vida…”
Teşekkürler sana hayat !

Dünya döne döne kendini biraz daha eskitiyor.
Sırtımı döndüğüm şehir, hep bildiğim gibi.

Şimdi, tam da bu saniye nasıl hissediyorsam, geçmişe de geleceğe de öyle bakıyorum; güzel. Öncesini de, sonrasını da “şimdi” ile konuşuyorum. Geçmiş, an’ın elinde yuvarlanırken; gelecek, duygusal bir ilizyona dönüşüyor. Kötüysem kaygılı, iyiysem ümitvar… O halde, kurtarılacak tek gerçek zaman var; şimdi. Ne geçmişin, ne geleceğin nefesini alabiliyorum. Beni yaşatan soluk; şimdi.

O halde tüm dikkatimi ona vermeliyim.
Yaşadığım tüm sevinçler, heyecanlar gibi acıyı ve hüznü de kabule ermeliyim.
Etrafımı saran iyi-kötü tüm hallerden bağımsız bir iyilik halinin peşine düşmeliyim.
Yapabilir miyim?
Yapabilir misin?
Matrix’ten kaçıp dokunabilir miyiz gerçeğe?

Yeterince istersek,
Bir kayaya oturup biraz mavi, biraz ufuk, biraz kanat seyredersek olur belki,
ne dersin?

Derya CESUR


[1] İspanyol şarkısı Gracias a la vida. Söz: Violeta Parla

Ziyan (Sesli Yazı)

HUMAN bu güne kadar izlediğim en etkileyici belgesellerden biriydi.
İzledim ve sustum.
Ama mutlaka bir şeyler söylemek gerekiyordu; söyledim.
“İnsan” a yolculuğa davetlisiniz.

Bugün seni gördüm Aphareka;

öyle uzaktan değil, bir camın öte yanından.

Gözlerini gördüm

ama onlar görmedi beni.

Kahverengiydiler,  sonra yeşil ve mavi.

Derini gördüm;

derin yarıklar içinde, kavruk,

az sonra kırmızıyla karışık beyaz,

ihtiyar ve çocuk.

Seni gördüm bugün;

öyle bir anlık değil, uzun uzun.

Gölgen arkana düşerken, sessizce izini sürdüm.

Sarp kayalar üstünden bakıyordun ırkına

ve genç ayaklarınla dünyaya

siyah başlı bir kartal gibi tutunuyordun.

Sonra esneyip dizlerinin üstünde

bıraktın kendini uçuruma, düştün.

Az sonra batacak bir mülteci teknesinde buldum seni.

Motor yağından karalanmıştı siyah yüzün.

Canın, ölümden düşüp göçe yuvarlanmıştı.

Geceydi, belki ondan, görünmüyordu kulaçların.

Bıçak olup yırtıyordu geceyi sesler, yırtıp binlerce parçaya ayırıyordu.

Işıklar yanıp sönüyordu uzaklarda.

Işıklar ağ atıp sulara, susan sesleri topluyordu.

Sen kuzeysiz bir pusula gibi dönüp duruyordun deryada

ve gittikçe yunustan bir kuşa dönüşüyordun.

Neden Aphareka?

Sırtını dönüp sulara, yüzgeçten kanatlarınla neden çöllere uçuyordun?

Seni bugün gördüm Aphareka.

Siyah, simsiyah bir burka vardı üstünde, burkanın üstünde beyaz, bembeyaz bir çocuk…

Bir tek gözlerin kalmıştı güneş değen,

tozu ciğerlerinde yeni evler kuran bir bahçede, salıncağa biniyordun.

Sonra sarı bir rüzgar geliyordu ve dağılıyordun sen.

Beyaz şapkalı kuzguni bir buluta dönüşüyordun.

Takılıp eteğine rüzgarın okyanuslar aşıyordun, yağmurlar, yıldırımlar geçiyordu içinden.

Günler sonra, Sahra’nın kumlu tepelerinde boz bir yılan gibi kıvrılan kervanın üstünde durup tane tane alçalıyordun Aphareka. Alçalıp, bir hörgücün kuru oyuğunda yavaş yavaş beden buluyordun. Tamamlandıkça ağarıyordu için; saydam, sarı sıcak bir umuda yürüyordun.

Sonra, çoğalıyordu gövden.

Her kopyan yeni bir kıtaya, başka bir hayata bitişiyordu.

Kızı, sınır kenarında sırtından vurulup düşen bir baba iken, nasıl oluyorsa aniden, içindeki insan daha fazla çürümesin diye, namlusunu kıran askerin yüzüne dönüşüyordu yüzün. Bembeyaz, buzdan bir büst olup bakıyordu uzaklara, dağlara.  Sonra eriyor, kollardan, bacaklardan akıp toprağa birikiyordu.

Oradan damla damla süzülüp yeraltına sızıyordu yüzün. Kat kat tabakalardan geçip süzülüyor, kuru kuyulardan yükselip elleri kırmızı, sarı, mor boyalı bir kadının silüeti oluyordu.

Güneşin sabah, öğlen ve akşam vuruşları boyunca asılı kaldığın kumaş tarlalarında, buharlaşıyordu yüzün Aphareka. Kırık, kırk parçalı bir aynadan ürpertiyle bakıyordun ona. “Ben var mıyım?” diye soran iç sesini de alıp yanına dövmeli yumruklar sallıyordun meydanlarda. Bulamadığın su, yakamadığın ocak, yaşayamadığın hayat için, senin fakirliğinle zengin olan herkese cağıl cağıl bağırıyordun.

Ben Aphareka, gördüm seni.

Çöp dağlarının üstünde, kepçelerin, paletlerin önünde bata çıka, düşe kalka rızık topluyordu ellerin. Saç duvarlı paslı barakalarda, çamurlu sokaklarda, başını kaldırıp etrafa bakamadığın fabrikalarda, bir öğün yemek için beklediğin kuyruklarda ölüyordu dilin. O ölünce geriye bir tek derin kalıyordu. Kara sinekler  uçuşuyordu karadan da kara derinin üstünde. Kirpiklerine, saçlarına işgalci kiracılar gibi yerleşiyordu sinekler, dilsiz derin susuyordu.

Çoktun ve nasıl da ağırdın Aphareka !

Elin, kolun, karnın, başın, başının üstündeki derme çatma damın, derdin, umudun, dünün, bugünün, belirsiz yarınınla nasıl da fazlaydın dünyaya !

Üzgünüm Aphareka, hem de çok !

Bir süre gülemem ağızlar dolusu. Alıp alıp sığdıramadığım her şey senin ‘yok’larını hatırlatır, bir süre tutar elimi içim. Yiyip de yüzümü buruşturduğum her yemekte senin bayat ekmeğe gülümsemen gelir aklıma, utanırım.

Sonra, geçer hepsi.

Üzgünüm Aphareka, insanım.

Derya CESUR

Biz Nereye?

Ne de çok gidiyoruz biz !

Evden işe, işten eve,
akın akın şehirlere,
yorgun yorgun köylere,
ülkeden ülkelere,
bir ilişkiden diğerine
bir mutsuzluktan benzerine gidip duruyoruz nefes nefese.

Hayattan gitmeleri çıkarsak geriye kaç kalır?

Geceden gündüze,
bugünden geleceğe,
aşktan evliliğe,
yeni yeni sevmelere,
biraz sevip, çokça ölmelere,
yollara, buluşmalara,
her dilin ayrı notadan coştuğu gürültülü karışmalara,
pek bir ciddi toplantılara,
pek bir trend kafelere, restoranlara,
tiyatrolara, sinemalara, okullara,
tatillere, pikniklere, sanat evlerine, spor salonlarına gitmesek?

Olmaz!
Olmuyor.

Odadan odaya,
sandalyeden masaya,
kanaldan kanala,
Instagram’dan Facebook’a,
yataktan buzdolabına,
kaldırımdan yola, yoldan yine kaldırıma giderek  yaşanmıyor hayat.

Bir şeyler yaşanıyor haliyle; lakin ne olduğu henüz bilinmiyor.

Ne oluyor da, gidince yaşanır oluyor hayat?
Ne oluyor da, kalmaktan daha serin, daha muteber bir hal doluyor göğsümüze?
Bildiğim bir şey yok; ancak sezdiğim şeyler var desem?

“Gitmek” geniş cüsseli bir eylem.
 Öyle tek bir bakışla görülemeyecek kadar enli boylu.

Başka bir iş için,
başka bir ev için,
başka bir muhit, şehir, ülke, yaşam biçimi,
başka bir insan için…
Başardığım için,
başaramadığım için,
kızdığım, küstüğüm, bıktığım,
hayal bozumu yaşadığım,
uzaklaşmak istediğim, körleştiğim ve sağırlaştığım için,
katlar çıkmak için,
tepeler, doruklar görmek için giderken
aslında tek bir şeyin peşinde olduğumu hissediyorum.
Tahmin ettin mi?
Evet, ümidin.

Yeni pencerelerde, sokaklarda, tabelalarda, masalarda bekleyen;
henüz ayak değmemiş bir pistte başlayacak tertemiz yarışlarda,
henüz hiç kızılmamş, küsülmemiş, bıkılmamış odalarda,
yeni tanışılacak  yüzlerde, işitilecek seslerde,
meraklı bakışlarda bekleyen ümidin ardına takılıyor iradem.

İyi huylu dahi olsa değişmeyen bir tekrar ile geçen günler, aylar ve yıllar giderek semiren dikenler büyütüyor geçtiğim koridorlarda. Oturduğum koltuklar, baş koyduğum yastıklar, baktığım duvarlar, duyduğum sesler ruhuma dert oluyor. ‘Yeni’nin taze kokusu, keşfedilmemiş potansiyeli çeliyor aklımı. İşte o vakit bir ‘gitmek’ geliyor ki, “dur” diyebilene aşk olsun.

Zordan kolaya,
çoktan aza,
buradan oraya,
gerçekten kurguya,
dardan feraha doğru başlıyor bir yolculuk sonra.

Kararı kendi kalbinden çıkmışsa, “gitmek” en büyük özgürlüğü değil midir insanın?

O özgürlük ki,
kendimi evden, işten, katı gerçekten,
rekabetten, gürültüden, tek düzelikten,
sıkışmadan, dayatmalardan,
ebe seçilip durduğum bir oyundan çıkarmak istediğimde yanımda belirip
“Hadi!” diyor; “Tut elimi.”

‘Şimdiler’ bir garip lakin.
Şimdilerde,  gitmek büyük olay.
Şimdi en çok ‘kalmalar’ mühim.
işte kalmalar, evde kalmalar, akılda kalmalar,
çevrimiçi, aktif, yalnız ama yine de mutlu kalmalar;
pek tabi en mühimi, sıhhatte kalmalar.

Birbirimize değmeden, diz dize gelip gülmeden, el ele verip halay çekmeden nasıl hayatta kalacağımızın deneyi yapılıyor dışarıda. “Gitmeyin,” deniliyor; “kalmaya devam edin.”

Tüm bunlar olup biterken, gezegen bizi hapsedeli neredeyse 1 yıl oluyor.
Otura otura, dura dura dönüşüyoruz.
Bizi ‘kalmaya’ zorlayan görünmez bir organizmayla eş zamanlı olarak mutasyona uğruyoruz.
Eskiye ait küçük düşler görüyor;
içinde, “inşallah önümüzdeki sene” gibi şeyler geçen umutvar cümleler kuruyoruz.

Dalıp gidiyoruz, zamanlı zamansız.
İçimizden sessiz; lakin tıka basa yüklü trenler geçiyor, uzun uzun ardlarından bakıyoruz.

Avluya çıkış saatlerinde göğe bakma duraklarına koşuyoruz. Soğukmuş, yağmurmuş demeden atıyoruz gövdelerimizi dekor diye bıraktığımız mavinin, yeşilin kucağına.  Kısacık bir anlığına da olsa maskeleri sıyırıp kokluyoruz rüzgarı. “Ne güzel!” diyoruz  milyar yıllık göğe bakıp .  Daha çok ‘gitme’li  hayaller kuruyoruz; üstümüzde kanat kanat bir coşku uzanırken.  

Sonra, gün ortası zamanlardan birinde soğan doğruyoruz tezgahta. Soğanın acısına sığınıp sıkıntıyı da döküyorken gözden, mutfak camına bir kumru uğruyor. Manzarayı  mühürlemek ya da henüz başlanmamış bir yazının sonunu getirmek için ‘di’li geçmiş zamandan bir şarkı çıkıp geliyor, derinlere dalıyoruz.

Uçmasam da göklere
Bir kuş olsam pencerede
Perdeyi kapatsan da
Ben seninle
Bir ses buldum isminde
Bin renk buldum yüzünde
Bu bir zaman denizi
Biz nereye?”

Hayattan gitmeleri çıkarırsak,
geriye habis bir hapislik kalıyor; gün be gün daha iyi anlıyoruz.