Kar Kavalı

07:30…
Karanlık…
Yarım saat var ilk ışığı görmeye.
Bana geldiğinde uzak durduğum, elime almaktan imtina edip,
kenarından kıyısından seyrettiğim şeye gidiyorum;
kara…

10 santigrat derece de soğuktur benim için, -1 diyorlar, peki diyorum.
Hafta sonu geldiğinde kendini yollara vuran şehir zedeler kervanına iliştirdim adımı.
Pantolonlar, montlar, tozluklar alıp doldurdum sırt çantamı.
Gitmek az kalır, kaçıyorum.

Yarı uyur, yarı uyanık, şehir merkezinden bir saat uzaklıkta ve neredeyse yirmi yıl geçmişte yaşayan kasabada duruyor araç. İçinde soba yanan küçük bir kahvehaneye toplaşıp simit, peynir, çay kahvaltısı yapılıyor. Pazarın soğuk sabahında “burada ne işleri var” dediğimiz amcalar muhtemelen aynı soruyu bizim için soruyor.

Tekrar yola koyulduktan sekiz dakika sonra ayak basıyoruz kente küsmüş beyaza. O vakit, bir şarkı lazım oluyor yola dolamalık. “Benim meskenim dağlardır dağlar “ diyor tanıdığım biri.

“Şehirler bana bir tuzak
insan sohbetleri yasak
uzak olun benden uzak
benim meskenim dağlardır dağlar…”

Tırmanırken yetmiyor nefes, susuyor şarkılar. Yüksek soluklardan hariç, adımlardan artan gıcırtılı bir nakarat kalıyor geriye.
Masal tozu üflenmiş bir rota başlıyor sonra.
Isınan vücutlar birer birer atıyor fazlalıkları. Önde iz açanlar, arkada izden gidenler, tek sıra bir sessizlikte buluşuyor.

Gökyüzü açık,
yer yer hafif bir rüzgar yokluyor ensemizi.
Sırtımda ter, parmaklarımda buz, gidiyorum. Her yokuşun bir inişi vardır diye teselli bulup, mecazına sırt dönen cümleye gülüyorum.

Elimde, uzayıp kısalan havalı bir çubuğu sağa sola saplayıp dengemi bulmaya çalışıyorum orman patikasında. Az sonra orta şiddetli bir darbe alıyor başım. Kim bilir ne vakit kırılıp öylece asılı kalmış bir dal parçası…

Yavaş yavaş başlıyor oflamalar,  sık sık duyuluyor “ne zaman sonlanacak bu yokuş tırmanmalar?”
“Az kaldı.” diyor öncü. “Az ötesi yol.”
Yoldan az ötesi zirve.
Zirve…
Ne heybetli kelime.

Sıklaşınca nefes alışlar yeni bir şarkı lazım oluyor.
“Karda zordur yürümek
anladım gelmeyecek…”
Azdan biraz fazla zaman sonra varıyoruz bir yere; ağaçsız, korunaksız.
Giyiliyor rüzgarlıklar, eldivenler yeniden takılıyor.
İleride, güneşin torpil geçtiği bir sırtın arkasına devriliyor çantalar. Termoslardan çaylar, kahveler dökülüyor, atıştırmalık nevaleler elden ele geziyor.

Çok beklemek, terli tenlere iyi gelmezmiş diye yükünü topluyor ekip. Yeni izler açılıp, ardı sıra gidiliyor. Sonra, bir ses çalınıyor kulağıma. Kapşona vuran sert rüzgardan hariç, az tanıdık, az yabancı… Zirvenin şarkısı gibi, nereye dönsem benimle yürüyen neredeyse notalı bir melodi…
Sonra
elimdeki havalı çubuğu fark ediyorum, delikli batonu…
Karda zordur yürümek; lakin gülümsüyorum.
Kar kavalım sağ yanımda, küçük, sabırlı adımlar atıyorum.

Bir ritim tutturuyorum içeriden. Moderato bir yürüyüşün içine koyuyorum göreceye aşık zamanı, soğuğu ve rüzgarı.
Biriken katmanın üzerinde, çöldeki kum taneleri gibi uçuşuyor kar.
Ayak izlerimiz, karnında açılmış yara izi gibi bölüyor tabakayı.
Birkaçının ardından, az birazının önünden  yavaşça yükseliyorum.

Ne güzel şey varmak!
Ne güzel bir his,
kırılıp düşecek gibiyken dizlerin, uzanan bir eli tutmak.
Yorulmuş bedenlerde, zoru geride bırakmanın haklı saadetini okumak ne güzel!
Kurguyu duraklamaya alıp, bir anlığına da olsa gerçeğe dokunmayı hayal etmiş bir avuç insanla yan yana yürümek ne güzel!
“Yapma” diyen uykulu bir nefse inat yollara düşmek, bin altı yüz metre yükseklikte yalnızlığınla ve güçsüzlüğünle yüzleşirken, düzensiz melodisiyle kana taze bir direnç yükleyen kar kavalıyla tanışmak ne güzel!

İniş vakti…
Ayağımda cız eden eklemsel bir acı, önümde yeni yıl kartpostalı gibi uzanan manzara,
düşe kalka alçalıyorum.
Yine uğranacak aynı kahveye, sıcak ince bellide parmağın buzu kırılacak.
Bu kadınlı erkekli kentli takımı gözden kayboluncaya kadar incelenecek, belki tavla sohbetine katık edilecek.
Son güçleriyle basamağı çıkıp koltuklarına yerleşenler,
karlı tepelerden, baton melodilerinden
temaşalı kalabaklıklarına, sıkışık, korna çığırtılı yollarına,
iş yeri denilen üç duvar bir pencere kutularına geri dönecek.
Geri dönüp, bir sonraki için sabırla bekleyecek.

Derya CESUR
Ocak 2020

Müzik: Leo Rojas – Warrior of Freedom

Cümbüş

Saraçlar Caddesi’nin dar, Arnavut kaldırımı sokaklarında yürüyorum. Ferdi bankanın önünde yok. Ferdi, ayakkabı boyacısı, benim kahramanlarımdan biri. Hava soğuk olunca bankanın arka tarafında çıkmaz sokaktaki pasajda oluyor, orada da yok. Görseydim cep telefonunun objektifine gülümseyecektik beraber, hikayesinin geçtiği kitabımı verecektim çay içer, ayaküzeri de laflardık.
Kitabı okumazdı belki fakat mahallede havası olurdu en fiyakalısından.
“Abe adam beni yazmış ya!”
Altı çocuğu, on beş torunu var Ferdi’nin, elli yıldır sokaklarda.
Elli yılda kaç çift ayakkabı boyar insan?
Kaç hikâye birikir heybesinde?
Aşağıya inerken bir kitapçı tezgâh açmış dükkânın önüne, yanında şarap evi.
Şarap ve kitap tehlikeli ikili!
Öğrenci olduğunu zannettiğim esmer kıvırcık saçlı gençten bir kız, patron koltuğunda da hafif toplu bir adam.
Cezmi Ersöz ve Kürşad Başar kitapları soruyorum. Kürşad Başar’ın okuduğum kitapları var, koltuğumun altında iki Cezmi Ersöz kitabı ile çıkıyorum.
Annelik Oyunu Bitti ve Son Yüzler.
Tarihi Hamam Altı Kahvecisinde alıyorum soluğu, hava düne göre daha güzel bugün, yalandan da olsa güneş var, aydınlık en azından. Gökyüzü mavi, eski, yaşanmışlık kokuyor şehir. Tek katlı evlerin bacaları tütüyor, kediler, sokak köpekleri, sahi martılar…
Edirne’nin martıları denizi biliyor mu?
Ya denizin Edirne’deki martılardan haberi var mı?
Bir amca var ocaklıkta radyonu sesi sonuna kadar açık, kendi aleminde bardakları fincanları yıkıyor.
Tanıdık fıkır fıkır Azeri bir ezgi ne kadar boşluk varsa doldurmuş. Melodiyi çıkarmaya çalışırken sanatçının sesini duyunca çıkarıyorum.
Ahmet Kaya.
Sensiz Yaşayabilmirem.
Yazar da anlatırım diye türkünün ismini not ediyor, şekerli bir Türk kahvesi istiyorum.
Son Yüzleri açıyorum.
Aaaa Madam Anahit!
Elinde akordeonu ile bir meyhanenin camına yaslanmış, saçları arkadan toplu, at kuyruğu belki, gözlükleri, hırkası, gülmüş öyle. Kırk Yıllık Tebessüm.
Dört defa evlenmiş Madam Anahit ilk eşi ile on yedi yıl evli kalmış, pek karışırmış her şeyine, ayrılmışlar.
Dördüncü evliliğini yine ilk eşi ile yapmış.
Müzisyenmiş enişte fakat çok içermiş.
“Boşandığına varma derler ama ne yapacaksın?”
Enişte ölünce Fahrettin Aslan’ın şoförü talip olmuş Madam’a.
Evlendiler mi acaba?
Öykülerin sihri de burada bence, bazı hikayelerin sonunu öğrenmeyeceksin.
Yani ben hikâye nasıl aklımda kalsın istiyorsam öyle bırakıyorum.
Belki kitapları sevmemin sebebi de bu!
Kahramanın ölmüş olsa dahi kitabın başına döndüğünde herkes yaşıyor.
Karşımda Madam Anahit varmış gibi bir gülme alıyor beni, kendi kendime öyle.
Zeki Müren’e çaldığını, Ayhan Işık’ı sevdiğini ve hatta filmlerde oynadığını anlatıyor.
Kırk Yıllık Tebessüm bitiyor, Madam Anahit kalkıyor yanımdan, “Stepan Erol güzel cümbüş çalardı, Mustafa Kemal’e de çalmıştı, dayımdı” diyor giderken, el sallıyor.
Hayalden bir rakı masası kuruyorum.
Sözde Nevizade’de İmroz’dayız. Aydın Boysan var, Ara Güler, Orhan Veli, Sait Faik, Madam Anahit fotoğraftaki hali ile orada. Stepan Erol azıcık çakır cümbüşü elinde.
Şarkı?

Hayat da bir şarkı değil mi?
Kiminin şarkısı fıkır fıkır da kimininki hüzünlü işte.
İlk tanıştığımızda “Ferdi Tayfur’dan aklında kalsın” demişti Ferdi.
Öyle de kaldı.

10 Ocak 2020
Edirne
Ali Gülcü

Arı


Mürekkebe bulanmış arı gibiyim;
kanat çırpacak kadar özgür,
uçamayacak kadar esirim,
öylesine mahkum,
öylesine meftunum!

Bir Adam


Yine de değerlisin.
Bir hamam böceği ya da sinek değilsin,
çalışkan bir arısın sen.
Ayağına yapışan şey pislik değil, çamur değil, mürekkep…
Pekala uçarsın istersen
ama tutmuş seni sanki mürekkep,
ayağından değil de
iğnenden…

Bir Kadın

Özkan SARI
Derya CESUR

demlikedebiyat.com

Döngü

Sokaklar ıslak, yağmur kasabayı dövmeye devam ediyor. Sokak lambalarının ışığında balık tutmaya çalışan umuda olta atmış balıkçılardan başka kimse yok. On sekizlik peynir tenekesinin içine ateş yakmışlar, ısınmaya çalışıyorlar. Biri dalmış elindeki çakı ile oynuyor, biri radyosu ıslanmasın diye naylon torbanın içine sarmış, biri yemleri değiştiriyor.
Selam verip ellerimi uzatıyorum ateşe doğru, dönüp bakıyorlar sadece, konuşmuyorlar.
Gece hep efkârlı şarkılar çalar radyolar.
Gece, küflenmeye başlamış, efkârlı insanlar uyumaz, uyuyamaz çünkü.
Ferdi Özbeğen’in sesi yağmura karışıyor…
Bu deniz kenarında sabaha kadar balık bekleyecekler ve günün ilk ışıklarıyla elleri boş toparlanmaya başlayacaklar, onlar da biliyor. Üşüyecekler, ıslanacaklar, radyonun pili bitecek, tenekenin içinde yanan ateş sönecek.
Evleri sıcacık oysa, yatak yumuşacık.
Uyku tutmadıktan, ağız tadı olmadıktan sonra kuş tüyü döşek olsa kaç para?
Oltalar çantalar ellerinde dönerken “hadi” diyecekler, “birer çorba içelim.”
Camları buğulu sobası yanan bir çorbacıdan içeri girecekler, biri sirkesi sarımsağı bol işkembe isteyecek, biri kelle paça, biri mercimek.
Ceplerinde kalmış buruşuk paralarla ödeyecekler hesabı. Eyvallah der gibi ellerini kaldıracaklar çıkarken.
Sıradan ve normal insanlar işlerinde gitmek için uyanırken, trafiğe çıkarken, “bu saatte kalkılır mı, karanlık…” diye söverken onlar ışık girmesin diye odalarının kalın perdelerini çekecekler.
Uyumak için yatacaklar elbette ama uyumak ne mümkün!
Apartmanların kapıları açılacak defalarca.
Asansörün sesi karanlık, perdeleri çekilmiş odaya girecek vınlayarak.
Merdivenlerden koşar adımlar inecek.
Arabaların motorları çalışacak, servis minibüsleri gelecek, çocukları götürecek.
Temizlik yapmaya başlayacak kadınlar, elektrik süpürgeleri kulakları dürtecek. Televizyonların sesi açılacak sonuna kadar. Bir kadın şarkı söyleyecek bulaşık yıkarken, bir genç kız bakkala seslenecek…
Çamaşır ipine bağlanmış bir sepet inecek aşağıya, çamaşır ipine bağlanmış bir sepet çıkacak yukarıya.
Eski günleri düşlerken, eski arkadaşlar gelirken akıllarına, pişmanlıklar, ahlar da giriyorken işin içine içleri geçecek biraz, fakat uyumak ne mümkün!
Uyku ile uyanıklık arasında geçen bir hayat, hayalle gerçeğin arasına sıkışmış demektir.
Hangisi hayal?
Hangisi gerçek?
Bazen ne zor sorular olur.
O yüzden anlatmaya başlamadan önce gözlerini bir noktaya sabitler, azıcık da susar balıkçılar.
Balığın kılçığını ayırır gibi, hayali, gerçekten ayırmaya çalışırlar.
Mümkün olduğu kadar tabi!

Evlerde, apartman dairelerinde, perdeleri çekilmiş karanlık odalarda onlardan başka kimse olmaz mı?
Kimi olur, kimi olmaz.
Hayale bağlı, gerçeğe bağlı…
Bu kadar yatmak yeter diye düşünüp tekrar çekerler üzerlerine pul pul pantolonları, boğazlı kazakları… Aylardan aralık ya, yine yağmur yağıyordur kasabaya, yine eski tanıdık, bildik bir koku sinmiştir sokaklara.
Balıkçıya gidilir, yemlik istavrit, sardalye alınır. Manav daha görünce limon kasalarının yerini işaret eder, kasalar tekmelerle kırılır.
Normal ve sıradan insanlar işten dönüyordur, bir taraftan da sövüyorlardır “karanlıkta işten mi dönülür” diye. Mahallelerin dar sokaklarını binek otomobiller dolduruyordur sağlı sollu. Servis minibüsleri çocukları indiriyordur çığlık çığlık. Yemekler pişmiştir, elleri yıkamak lazımdır sofraya oturmadan önce.
Normal ve sıradan insanlar tam da olması gerektiği gibi (!) pijamalarını giyip, zorlu bir günü atlatmanın memnuniyetini yaşar ve televizyonu en iyi gören koltuğu kaparken… Radyonun pilinin bittiği akla gelir. Cepten çıkarılmış buruşuk paralar pile dönüştürülür.
Tüm yüzler bilindiği, tüm sözler dinlendiği için ne kimse ile konuşulur ne de yüzlere bakılır.
Sokak lambaları, teneke, kediler ve hayaletler bırakılan yerdedir.
Yemler hazırlanır, oltalar atılır, radyo ıslanmasın diye naylon torbanın içerisindedir.
Gece hep efkârlı şarkılar çalar radyolar.
Gece, küflenmeye başlamış, efkârlı insanlar uyumaz, uyuyamaz çünkü.
Kırmızı yağmurluklu, merakla bakan kıranta bir adam gelir, selam verip tenekede yanan ateşe uzatır ellerini.
Ferdi Özbeğen’in sesi yağmura karışıyordur…

Ali GÜLCÜ
Mudanya

Müzik: Armand Amar- Sahakuhacki Bso-Human