Hiç…

Dün, neden ağladığını sorduğum, yanağını tutan bir çocuğun,

Bugün, neden hiç konuşmadığını sorduğum, alın çizgileri derinleşmiş, ihtiyar bir teyzenin,

Yarın, neden mutsuz olduğunu soracağım, şiir yazan bir kadının cevabıydı bu:

”Hiç!”

Hiç; insanoğlunun dibi olmayan görünmez heybesidir. Neler atar içine neler… Bazen haksız yere atılan bir tokadı, bazen muhtaç olduğunu bildiği halde unutan bir evladı, bazen de gönlünü harabeye çeviren unutulmamış bir sevdayı.

Neler atar içine neler… Bazen bir doğumu, bazen bir yaşamı, bazen de bir ölümü… Bir adamı, bir kadını… Belki bir yalanı, belki de bir yarım kalanı.

Hiç; insanoğlunun dibi olmayan görünmez heybesidir. Atmadan önce içine bir şeyleri, önce dilinde ve gönlünde taşır. Soran olsa döküverecektir dilindekileri, uçuraverecektir gönlündekileri. Soran olmaz! Yenileri gelir diline, yenileri yuvalanır gönlüne… Eskiyenler atılır heybeye!

Attıkça ağırlaşır, ağırlaştıkça taşıması zorlaşır bu heybenin. Hayat bu! Var mı taşımamaktan başka yolu?

Sonra, birileri gelir yanına…

Neden? Der.

Neden ağlıyorsun? Neden konuşmuyorsun? Neden mutsuzsun?

Cevabı vardır aslında, ama heybenin çok derinlerinde kalmıştır. O cevapları heybenden bulup çıkarmaya üşenirsin. Aslında üşenmezsin de! Neyse…

Sonra, neden? Diye sorana bakarsın. Yüzüne yalancı bir tebessüm takarsın, cevaplarsın:

”Hiç!”

Hiç; insanoğlunun dibi olmayan görünmez heybesidir. Bir cevaptır aslında, ama kimse ”Ne”olduğunu bilmez.

Eeee… Neden anlattın bunları bize diye sorarsanız, ona da cevap vereyim:

”Hiç!”

Özkan SARI

Ağlak Gece Kuşu Sonatı

03: 25…

Kafamda sözcükler darmadağın

ve hiçbiri bir başlangıç yapmaya uygun değil.

Kendimi tarif etmekten en nefret ettiğim kimyasındayken beynim

ne yazarsam kıyısından geçerim bir saçmalığın bilemiyorum.

Ne seyir ne seyir şimdilerde  nacizane sahnelerim

Bir histerik gülmeler ağlamalar,
bir öyle dakikalarca durup bakakalmalar ki tadına doyulmaz.

Öyle kendiyle yüzleşmeler, sesini bir tek kendine duyurmalar,

sorular, yanıtsızlıklar,

daha büyük sorular ve daha büyük …

Üç noktanın şevkatine sığınmacalar böyle yerli yersiz…

Neresine yaslasam ruhumu bir türlü rahat edemediğim bir ülkenin üzerinde,

kendi hayatımın insanlarından an be an soyutlanarak

ve lime lime ederek tüm iyi nedenleri

mümkün müdür  hala bir hayale tutunmak?

Saat 04:01…

Uykum var

Tuşlara basmak bile…

Zor…

Bir göz bandı, bir çift kulak tıkacı ve bir puzzle ın sonradan bulunmuş kayıp parçası gibi

boşluğa yerleşen o birkaç tümce …

Serçenin ölümünde bile vardır bir bildiği kaderin.

Bugün olacaksa bir şey  yarına kalmaz,

yarına kalacaksa bugün olmaz.

Bütün mesele hazır olmakta..

Madem bırakıp gideceği hiçbir şeyin sahibi değildir insan,

erken bırakmış ne çıkar

Ne olacaksa olsun!…*

* Shakespeare (Hamlet)

 

Derya CESUR

O-Tuzlu Yıllar

Önce yalnızca birler hanesi vardı.

Ağlamaktı herhangi bir sebepten hayat.

Sonra karanlık ve fısıltılı odalarda, sallanan battaniyeler arasında zorlama uykulara dalmaktı.

Kolalı jelibonlar, çerezlerden çıkan karton kahramanlardı,

İki tekerlekli dosta feda edilen yaralı diz kapaklarıydı.

Beyaz yakalı siyah önlüklerle tanıştıktan az biraz sonra onlar hanesine “merhaba” dedik.

Renkli ataçlı güzel yazı defterleri, kokulu silgiler ve tebeşir tozlarıydı artık kuşandıklarımız.

Teneffüs çıldırmalarına sığdırılan gazoz-simit törenleriydi,

Gece uykularına karışan eklem ağrılarımız vardı bir de;

büyümenin sancılı bir şey olduğunu ilk kez o vakitler anlamıştık.

“Yaş On yedi” günlüklerini dolduran kalp çarpıntılarının taşikardi ile ilgisi yoktu.

Her doğum günü, bir tür çocukluğa evlada kutlamasıydı ve bu yüzden yüksek perdeden yayın yapmak en birinci haktı.

Mutlulukla karşılandı 20’ler…

Üniformanın zulmünü dünde bırakıp, renkli kimliklerimize lütufta bulunabileceğimiz yeni bir dönem başlıyordu.

Ama tozu, pembesinden fazlaydı ergenliğin.

Türkiye’li olmak, gençliğine yular bağlardı çoğu zaman.

Dershane arkadaşlıkları diye bir kategoride sürdürülen ilişkilerimiz vardı artık.

Hayatta tek seçeneğimiz yoktu tabi,

Beş seçeneğimiz vardı.

Çoktan seçmeli yarınlarımız vardı mesela.

Tüm çocukluğumuzu süslese de oyuncu olma hayalleri pekala matematik öğretmenliği de  yapabilirdik. (!)

Hayaller hukuk olsa da biz aynı keyifle psikolojik danışman olabilirdik örneğin.

Fark yapmazdı yani…

Zaten, bir tür akrobasi idi hayat.

Bir tür cambazlık yeteneği idi bize lazım gelen..

Bir avuç zihni zehir soru fetişisti dışında,

Çok şükür  yimilerde, 25. tercihlerimizle de mutlu olmasını öğrendik.

Çoğu şeyin kendi seçimlerimiz olmadığını anladığımızda 3, 2’den daha yakındı artık.

“Neden” li sorular, eve yerleşen misafirler gibi arsızca birikti akıl odacıklarımıza

Ve zamanı doluncaya değin bıraktı irinlerini etrafa.

Yine de varsa ellerimize değen bir sihir,

Varsa bir çift  göz,  baktıkça bizdekini mutlulukla utandıran

Bu haliyle de yaşanabilirdi dünya.

Her vagonu başka maceralarla dolu bir hız trenine binmiş gibiydik

Ve sanki üçüncü şahısların anılarıyla geride kalan.

Diploma…

Vatan görevi…

Birkaç aşk acısı…

Belki bir gelinlik ya da damatlık…

Artık tüm matematik kurallarının aksine

0 > 9 en rasyonel sonuçtur.

Başlangıcın galibiyetidir bu.

30…

Yirmili yaşların kibar telaffuzundan sonra

yuvarlak bir kabalıkla tırmalıyor kulağını insanın.

Dün’le arana gerilmiş kadife, ışık geçirmez bir perde gibi karartıyor zihnini.

Boyun ve sırt ağrıların daha çok sıkıyor canını nedense.

Hala yoksa bir düğün fotoğrafın konsolun üzerinde,

parmaklardaki yüzüklere, arabalarındaki bebeklere takılıyor gözlerin fazlaca.

Gidemediğin şehirler, fotoğraflarına iç geçirdiğin ülkeler kurcalıyor aklını.

Bir de bakmışsın ki uyku öncesi dualarının  başlıkları değişmiş.

Pastalarının üzerindeki mumlar sembolik sayılara gerilemiş.

2000 doğumlu çocuklar ortaokula başlamış

Liseli ve üniversitelilerin ablası, abisi

henüz birkaç yaşındakilerin teyzesi ya da amcası oluvermişsin.

Şimdilerde yine de serin tutmalı sanki bu aklı.

Her şeye rağmen güzel zamanlarındayız ömrün.

Daha, gümüş ve altın yıl dönümleri var yaşanacak

Doğacak, büyüyüp dillenecek çocuklar var.

Okunacak yüzlerce kitap, gezilecek masal tadında yerler

Öğrenilecek binlerce yeni bilgi ve edinilecek sayısız deneyim var.

Çıraklığı başarıyla bitirip bugünlere ulaşabilen hepimizin kalfalık dönemi hayırlı olsun.

Yolun yarısı dediğin,

az ötede.

Derya CESUR

Eylül 2011