Lavtacı


Spiros Delegos [lavta] – Nihavent saz semaisi Neyzen Tevfik

”Buyur kızım kime bakmıştın?”

”Şey… Hilmi Bey’i arıyorum. Burada bulabileceğimi söylediler.”

”Hangi Hilmi? Buraya birçok Hilmi gelir.”

”Lavta üstadı Hilmi Bey.”

”Haa… Sen bizim ihtiyar lavtacıyı soruyorsun. O buraya ara sıra akşamları gelir. Genelde evinde olur. Bak! Şu minaresi gözüken Cami var ya. Onun hemen yanındaki mavi boyalı tek katlı evde oturuyor.”

”Tamam, çok teşekkür ederim.”

Genç kadın, içerisi yoğun anason kokan meyhaneden çıktı; meyhanecinin tarif ettiği yere doğru ilerledi. Aklında bir an önce yüksek lisans tezini başarıyla bitirmek vardı. Tebessüm eden yüzü ve onu hayata sımsıkı bağlayan gerçekleşmesini beklediği hayallerinin ruhuna üflediği enerjiyle çaldı mavi boyalı evin kapısını. Biraz beklemenin ardından gri demir kapı usulca açıldı. Karşısında, yorgun yüzü ile içinde artık son bulmuş hayallerinin enkazları arasında hayalet kente dönüşmüş bir ruh taşıyan Hilmi Bey’i gördü.

”Buyur Kızım, kime bakmıştın?”

”Hilmi Bey siz misiniz?”

”Benim kızım.”

Genç kadın, Hilmi Bey’in yorgun bakışlarının üzerinde etki ettiği olumsuz histen, ses tonunun ılık berraklığından huzur bularak kurtuldu.

”Benim adım Nihal. Yüksek lisans öğrencisiyim. Tez konumda lavta tarihi üzerine, sizin lavta üstadı olduğunuzu duydum ve müsaade ederseniz sizinle biraz sohbet etmek istiyorum.”

Hilmi Bey, kabuk bağlayan yarasının mührünü tırnaklarıyla koparıp, kanayan yarasına tuz basan genç kadına baktı ve yorgun gözlerinde bir anda beliren nem buğusunu dudaklarında belli belirsiz oluşan tebessümle perdelemeye çalıştı.

”Tabii kızım! Buyur gir içeri… Evim biraz dağınıktır kusura kalmayasın.”

Genç kadın içeri girdiğinde dağınık değil, aksine gayet temiz ve düzenli bir odayla karşılaştı. Eski ama yaşanmışlıklarıyla bir ruhu olduğuna inandığı mobilyalar, Hilmi Bey’in lavtasıyla beraber farklı yaşlarda çekilmiş siyah beyaz ve renkli duvarda asılı olan fotoğrafları, ben buranın en değerlisiyim dercesine başköşede asılı olan lavta.

Genç kadın büyük bir iştahla sordu lavta ile ilgili sorularını. Hilmi Bey de bilgisinin yettiğince cevapladı. Konusu lavta ile ilgili olan sohbet, yılanın deri değiştirmesi gibi ağır ağır konusu lavtacı olan bir sohbete dönüştü.

”Sizin bu ülkenin yetiştirdiği en büyük lavta üstatlarından biri olduğunuzu duydum. Eskiden üniversitede lavta dersleri veriyormuşsunuz ve ülkenin en büyük orkestralarında görev almışsınız. Sizi tanıyan herkes hep gülen bir yüzü vardı diyor. Ama yıllardır gözükmüyormuşsunuz. Özel hayatınızla ilgili de çok fazla veriye ulaşamadım. Neden ders vermeyi ve orkestralarda görev almayı bıraktınız?”  

”Ben bırakmadım! Onlar beni bıraktı. Üniversite ve orkestralardan uzaklaşmak zorunda kaldıktan sonra ne arayan oldu ne soran. Birkaç eski dostum ve mahalleliden başka kimse çalmaz oldu kapımı. Ara sıra da sayaç okumaya gelen görevliler çalar o kadar. Zoruma gitti elbet, ama alıştım. Tek alışamadığım lavtamdan ayrı düşmek.” Diyemedi Hilmi Bey. Onun yerine:

”Kader kızım, öyle olması gerekiyormuş. Öyle oldu.”

Genç kadın, toyluğunun verdiği tecrübesizlikle Hilmi Bey’in ruhuna açılan gözlerine bakıp aslında ortaya serpilen hüznün sayfalarını okumayı beceremedi. Hissedebilse, avucunun içerisinde belirecek anahtarla Hilmi Bey’in çok önce kilit vurulmuş kapılarını açabilecekti.

Vakit bir hayli ilerlemişti. Genç kadın Hilmi Bey’den kendisine lavta çalmasını rica etti. Hilmi Bey, genç kadının ricasını kibar bir dille ve acı çeken bir ruhla reddetti. Genç kadın bu duruma içten içe sinirlense de belli etmemeye çalıştı. O belli etmemeye çalışsa da Hilmi Bey genç kadının gözlerinden girip iç dünyasında gezintiye çıkabilecek kadar tecrübeliydi. Anladı genç kadının sinirini ama anlatmadı neden çalamayacağını.

”Bitirdim ben…
Koydum lavtamı kenara.
Mor üçgüller arasında
Gölgeler asılı durdukça
Şakımak da sona erdi, şarkılar da.
Bitirdim ben…
Koydum lavtamı kenara.
Eskiden bülbüller gibi erken,
Çiy düşmüş çalılarda öterken,
Kestim artık sesimi.
Yorgun bir ketenkuşuyum şimdi.
Dudağımdaki ezgiler bitti,
Öttüğüm zamanlar geçip gitti.
Bitirdim ben.
Koydum lavtamı kenara.”  
(*)

Şiirinin son kelimeleri de süzüldükten sonra dudaklarından, yolcu etti genç kadını yüzünde bir tebessümle, acıtsa da.

Gri demir kapıyı kapatıp odasına döndü Hilmi Bey. Önce, yaklaşık on yıl önce sonsuzluğa uğurladığı eşi Nigar Hanımın duvarda asılı duran fotoğrafına baktı uzun uzun… Belkide bugüne kadar hissettiği en derin özlemle… Sonra, fotoğrafın yanında asılı duran lavtasını indirip ellerine aldı. Lavtasının ağırlığı bile titremesine engel olamıyordu ellerinin. Kontrol edemediği parmaklarını istediği teller üzerine oturtamıyordu. Onu lavtasından ayıran, vefasız insanoğlunun yalnızlığa itmesine neden olan; tedavisi olmayan Parkinson hastalığıydı artık en yakın arkadaşı.

”Duydun mu eski dostum?” Diyerek lavtasına seslendi Hilmi Bey.

”Beni tanıyan herkes hep gülen yüzümle hatırlıyormuş.”

”Demek ki seni görüp ‘ud’ sananlar, beni görüp mutlu sanıyormuş.”

(*) Martin Eden / Jack London

Özkan SARI