Yüzleşme

Armand Amar – Shakuhacki

Neden yaratır insan?

Üç kelimelik K O C A M A N bir soru !

İki yüz bin yıllık insanlık tarihindeki tüm yaratımlara verilebilecek tek bir yanıt var mıdır bilmiyorum. Biraz ihtiyaç, biraz merak ve belki biraz fark yaratma isteği…

Benim derdim, kendime yanıt bulmak.

Bunu neden yapmak istiyorum?”  gibi en alt katmanlarımda fısıltıyla dolaşan basit bir sorunun sesini yükseltip, kendine karşı dürüstlüğün madalyasını kazanmak 🙂

Zweig’in Olağanüstü Bir Gece’sinin son satırında,  insanı kış günü uykuya dalmak üzereyken son saniyede soğuk suya atar gibi  yazdığı ve aynada  kendimle her yüz yüze geldiğimde içimde tekrarlanan o muhteşem cümlede saklı belki de cevap;

“Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”

“Neden konuşur insan?”  demeyiz mesela.

“Neden yürür?” ya da “Neden acıkır?” da demeyiz.

Herkesin yapageldiği,
türe özgü hiçbir normal edim cezbetmez merakı.

Çünkü…

Öyle işte!

Nedensellik…

Ya da

Tanrısal yaratıcılık…

İnsan kabullerin, normallerin dışında seyredene merak duyar hep.

Neden yürüyemiyorum?”

“Neden konuşamıyorum?”

“Neden göremiyorum?”

Sorular ancak “olağan olan olmadığında” takıyor peşine bizi.

Nasıl?” a kafa yoramadığımızdan olsa gerek, tüm “olağanlar”, kurulu bir sistemin beklenen işleyişi  olarak yer ediyor aklımızda.

Yemek,
içmek,
uyumak,
üremek,
sevinmek,
üzülmek,
acı duymak,
sıkılmak,
umutlanmak filan
bin yıllardır olan şeylerin aynı.

Bizi aşık yapan,
hırsız yapan,
katil yapan,
kahraman,
hain,
itaatkar,
asi,
mutlu,
kederli,
bencil,
şefkatli, 
saygın ya da zavallı yapan şeylerin kök nedenleri
homo sapienslerden beri aynı.

Zaman dişlilerinin her bir girintisinde konaklayan yüzyıllar var.

İyiliği ve kötülüğü hep aynı çift göz, aynı tek yürek, aynı iki el ile yaşatan insan, yöntemleri ve araçları dışında hiçbir şeyi değiştirmedi aslında.

Belki,

bazı şeyleri mucizevi şekilde geliştirdi (!) o kadar.

21. yüzyılda daha hızlı aşık oluyor,
daha hızlı ayrılıyor,
daha hızlı iletişiyor,
çalışıyor ve daha hızlı öldürüyoruz.

Ve bu hızın belleğimizle, akıllara “durgunluk” veren bir alış verişi var.

Aldığını eskitemeden yenisine maruz kalan zihnimiz, neredeyse dakikada bir değişen ve kaynağı meçhul sayımsız verinin tecavüz alanına döndü. Bir gün kalbimizin duracağı kesin bilgisinin dışında, geleceğin bize neleri yakıştıracağına dair merakımız, beş bilinmeyenli denklemle aşık atıyor.

Ve insan,

mağarasının duvarlarına av maceralarını,
kahramanlıklarını,
zaferlerini çizdiği günden beri
bilmiyor geleceğini.

Fakat kuvvetle muhtemel ki,

bugünkü ırkından daha fazla öngörebiliyor başına neler gelebileceğini.

“Neden olduğunu bilmediğini bir dürtüyle,
bulduğu her düzlüğe hayatını nakşediyor.

Yazamadığı için çiziyor önceleri.

Resimlerle hikayeler anlatıyor kendinden sonrakilere.

Sesi ve nefesi kesildiğinde dahi, devam etmek istiyor yaşamaya.

Acılarının,
heyecanlarının,
kahramanlıklarının,
yenilgilerinin,
aldığı derslerin
rehber olmasını istiyor toprağını örtenlere.

İnsan !..

Belki de “yok oluşu” duyumsayan tek canlı olduğu için,

ona direnmek istiyor.

Bu yüzden, bin yıllardır bıkmadan usanmadan çiziyor duvara, papirüse, tuvale…

Bu yüzden yontuyor kayaları.

Bu yüzden besteler yapıyor ve söylüyor şarkılarını.

Bu yüzden,

karanlık odalarda, Dünya’nın öküzün boynuzu üstündeki tepsi olmadığını ispatlamaya çalışıyor giyotinde olsa da başı.

Bu yüzden,

icadından beri hiç bırakmadı yazıyı.

Bu yüzden diyor ki;

“Ben vardım.

Buradaydım.

Senin gibi bir sestim ben de; güldüm ve ağladım.

Canım acıdı dengemi kaybedip düştüğümde,

içim yandı sevdiklerimi toprağa verdiğimde.

Ben vardım.

Buradaydım.

Senden az önce,

bir zaman önce,

asırlar önceydi,

yaşadım.

Yıldızlı Gece  ve Guernica  ile,

Tuna Nehri kıyısındaki ayakkabılar ve Düğümlü Tabanca ile,

Hurri İlahisi ve Dokuzuncu Senfoni ile,

İlyada ve Odyssei,  Antigone, Suç ve Ceza ile kendimi sana anlattım.

Aklımdan geçenleri seyret,

duyduklarımı duy,

gördüklerimi gör,

anladıklarımı fark et istedim.

Benim zamanımın ne mürekkebi ne de kağıdı benzer seninkine;

ama benzer soysuzluğu, ihaneti, aşkı ya da mutsuzluğu.

Tarlada açan gelinciği, dalgayla ıslanan kumu, baharda esen yeli de benzer.

Gideceğim bellidir, senin illa ki geleceğin gibi.

Hep dolan ama hiç taşmayan kap olur mu?
Çizdim, yonttum, şakıdım ve yazdım ki,
taşan boşa gitmesin.

Şimdi sen, benden daha yüksek bir tepedesin.

Ben,

gördüğün manzaranın tek boyunluk çiçeği,

belki,

 gözyaşı kadarlık denizi…

Ufka değdirdiğinde gözünü,

orada ben de varım,

bil istedim.

Derya CESUR

İLK-sizlikteki SON-suzluk

Joseph Beg /Too Late Now

En zorudur oyunu açmak;


söze ilk başlayan,
ışığı yüzünde ilk hisseden olmak.

Bir müzik cümlesinin ilk motifini hayal etmek…

Mermere ilk kesiği,

tuvale ilk rengi ve kağıda ilk cümleyi atmak…

Çünkü güçlü başlangıçlar yapmadan beli doğrulmaz hiçbir eserin.

Çünkü,

ilhamını ilk hareketten alır gösteri.

İlk cümlenin arkasına saklanır heybetli bir şiirin en dile dolanan dizesi.

Yolu açmak, yoldan gitmekten zor olduğu için

bir başlangıç ya rezil ya da vezir eder sahibini.

İki insan arasında olan da bundan farklı değil sanki.

İçten bir gülümseme, güçlü bir tokalaşma, gözden göze akan sözsüz ama kararlı bir merhaba…

İlk temas…

Her şeyin güzel gideceği ya da hiçbir çabanın, o adı konulamayan asimetriyi düzeltemeyeceği an sinerjisi…

Belki de bu yüzden bir şeyi sonlandıran en önemli şeyin sırrını başlangıcında aramak lazım. İyi ya da kötü, sevgi ya da nefret fark etmeksizin bütün sonlar başlangıçlarından ilham alıyor gibi.

Fakat yine de tecrübeleri, istatistikleri yanıltan hal ve oluşlar var.

Yumurtayı kırdığımız andan itibaren asla doğru ilerlemediğimiz bir tariften, anlaşılmaz bir lezzet şölenine dönüşen deneysel bir kek misali…

Beyaz gömleğimize damlamış öğle yemeği arması ya da sıcaktan façası bozulmuş kalanımızla elini sıktığımız yunan heykeli adamlar ve tanrıça modeli kadınlarla süregelen mükemmel ilişkilerimiz var (!) 🙂

Hem o kadar seyrek bir mucize olsaydı bu, “Büyük aşklar nefretle başlar.” diye gezegensel bir vecizemiz olur muydu hiç?

Siz de fark etmişsinizdir;

onlarca cümle yazılmasına rağmen
başlayamamış bir yazı var burada.

Giriş cümlesini, sıradan bir anahtar ya da toka gibi nerede unuttuğunu bilemeyen bir heveskarın geliştirme ve sonlandırma telaşı var.

Eğer hala okuyorsan yazılanları, yalnızca “Şanslıyım.” derim.

Eğer benzer bir illetin yamacındaysan,

direnmeyi bırakmanı salık veririm.

Keza,

bir tür zihin spazmıdır yaşadığın

ve

gidilmez ondan.

Suyun ortasında bacağını yaran bileyli ağrı gibi yalnız bir kriz anıdır.

Çırpındıkça kenetlenen bir tutunmadır bu, duygu krampıdır

gidilmez…

Kendini hareketsizliğe teslim etmek gelirse aklına,

belki o gider senden.

Kuşatacak bir yer kalmadığında,

bittiğinde savaş,

vazgeçer.

İlk cümlesini, okyanusun içine düşürdüğü damla gibi yitirmiş bir yazının sonundan medet ummak saflık olur.

Böyle anlarda heveskar hep aynı üç noktaya tutunur.

Derya CESUR