Sosyal İkilem

Eskiden yalnızca tanıdıklar vardı. Ev insanları, komşu Ahmet Amca, karısı Aysel Teyze, ikinci katın huysuz Arif’i, dedikodusundan bezdiğimiz Kader Abla ve diğerleri… Karınca kararınca apartman ve mahalle kavgalarımız ve arada bir duyduğumuz falancanın vefat haberleri dışında hayat berkemaldi.

Kanal sayısı sekizi geçmeyen yakından temaslı televizyonlarımızda çıkan film artistleri,  sadece promterdan geçenleri okuyup artistliğe özenmeyen haber spikerleri ve birkaç şarkıcı dışında etrafımızdaki herkes çevrimiçiydi. Tanımadığımız milyonlarcasından bihaber yaşayıp onların da bizim gibi makul ve en az bizim kadar masum olduğuna inandığımız zamanlardı.

Sonra nasıl olduysa koptu bir fırtına ve hepimizi bir hortuma dolayıp çevirdikten sonra başka bir dünyaya fırlattı. Şimdi bizi sapkın bir hedonizme sürükleyen günümüzden bakarken, görünürlüğün yalnızca bir avuç  güzel ve yetenekli insana  nasip olduğu ve kimsenin ekranın öte tarafında dururken bu ayrıcalığı dert etmediği o geçkin zamanları özlüyorum. Günde defalarca elime alıp anlamsız bir merakla bakıp durduğum, yemeler, gezmeler, eğlenmeler, hastalıklar, başarılar, ideolojik saydırmalar, bilmeler ve bildiğini zannetmeler le dolu bu dünyanın neden bir parçası olduğumu, dahil olmadığımda neden eksik hissettiğimi merak ediyorum.

Pinterst’in  yaratıcılarından biri ve eski başkanı olan Tim Kendall  Sosyal İkilem adlı belgesel yapımda yer verilen ifadesinde “Gündüz işe gidiyor ve kölesi olacağım bir şey yaratıyordum. Kendime hakim olamıyordum. Perdenin ardında neler olduğunu bilmeme rağmen kullanım miktarımı kontrol altına alamamam çok ilginçti,” diyor. Kurguyu yaratanlar etik kaygılarla ya da başka bir nedenle ayrıldıkları o muhteşem (!) işlerinde neler döndüğünü anlatırken adeta günah çıkartıyorlar. Facebook ‘un bir zamanlar büyümeden sorumlu başkan yardımcısı Chamath Polihopitiya bunu şöyle açıklıyor:

“Hayatlarımızı mükemmelliyet algısı üzerine kuruyoruz. Bu kısa süreli sinyallerle, kalplerle, beğenilerle bir tür ödül alıyoruz. Sonra bunu değerle, gerçekle bağdaştırıyoruz. Ama aslında bu sadece kısa süren, sahte ve kırılgan bir popülarite. Ve itiraf edelim ki sizi eskisine kıyasla daha boş ve hissiz bırakıyor. Sizi bir kısır döngüye sokuyor ve “O hissi geri almak için ne yapmalıyım?” diyorsunuz. Bunu iki milyar insanla çarpın ve sonra başkalarının algılarına ne tepki verdiklerini düşünün. Bu gerçekten çok fena.”

Bugün akıllı cihazlara ve internet bağlantısına erişimi olan iki milyar insan iki boyutlu bu sanal dünyanın görünür kahramanlarından olmaya çalışıyor. 2011-2013 aralığında yapılan araştırmalar sonucunda  ilk kez sosyal medya ile ergenliğe geçiş yapan gençlerin durumdan oldukça kötü etkilendikleri, depresyon ve intihar oranlarında geçmiş dönemlere göre  %100’ ün üzerinde artış gözlendiğini belirtiyor. Bu bir Amerika istatistiği olsa da bizim toplumumuza sirayeti çok hızlı olacaktır. Ve hatta böyle bir araştırma yapılır ise bugün bile bu artış izlenebilir. Dünyadaki kutuplaşmanın ülkeler bazında paralel şekilde nasıl arttığı ve bu artışın sosyal medya kullanımın yaygınlaşma hızıyla nasıl örtüştüğü göz önüne alındığında sistemli olarak manipüle edilmiş insanlardan oluşan toplumların gelecekte nasıl yönetileceğine ilişkin kaygılanmakta da haklı olabiliriz.  Yanlış bilgi ve haberin doğru olana göre %60 daha hızlı yayıldığı, her kullanıcının haber ve fotoğrafların altına yaptığı yorumların, koydukları ifadelerin, bir videoyu izleme süreleri vb. masum görünümlü her tepkinin oluşturulan algoritma tarafından analiz edildiği ve bu veriler ışığında bazı davranış profilleri oluşturulduğu gerçeğini de görmezden gelemeyiz. Bu sayede ne sevdiğimiz, ne sevmediğimiz, hangi dünya görüşünü izlediğimiz, kime dost kime düşman olduğumuz gibi tespitler yapılarak bize özel reklam ve videolar ekranlarımızdaki akışa ekleniyor. Yani farkında olmadan kategorileştiriliyor ve manipüle ediliyoruz. Buradan bakınca kullandığımız sosyal medya uygulamaları bizi birbirimize bağlayan iyi niyetli teşebbüsler olmaktan çıkıp tüm tepkilerimizi ölçerek bizi yönlendiren, bizden talep eden, bizi şirketlere satabilecekleri veriler haline dönüştüren toplum mühendisliği aygıtlarına dönüşüyor.

Kendi neslimle ilgili tüm yanılgıları, sarsıntıları, eksen kaymalarını bir kenara bırakıp bu sahte trafiğin içine doğup onsuz nasıl yaşanır bilmeyen çocuklarımızın derdiyle sarıldım. An’da kalmayı ve onu duyumsamayı hiç öğrenemeden donmuş, gerçekliğinden izler taşımayan, filtreli an parçacıkları ile akranlarından onay almayı bekleyen, alamadığında kendini “yok” hisseden bu körpe insanlara ne olacak? Güya ailesinin yanında ama aslında odasının içinde başka bir dünyanın görünür ve sevilir  kişisi olmaya muhtaç bir ‘geleceğe’ bakıyoruz. Onlardan çaresizce bol sohbetli, oynamalı, koşmalı, gerçek arkadaşlı, değer odaklı ama yapay zeka ile boy ölçüşebilecek yeteneklerle donandıkları, eski dünya aromalı uzay çağı insanları olmalarını istiyoruz. Peki bu mümkün mü sahiden?

Bir hizmet ücretsiz olarak sunuluyor ve aklımızın alamayacağı şekilde hayatımızı kolaylaştırıyorsa anlamalıyız ki bu hizmetin bedeli birileri tarafından ödeniyor ve biz de satın alınan birer ürünüz. Yüklediğimiz her fotoğraf, paylaştığımız her durum bilgisi asıl müşteriye (finansörlere) kim olduğumuz ve neyi talep edebileceğimizle ilgili daha net bilgi vermeye yarıyor. Bizi önce tanıyor, sonra tanımlıyor  ve en sonunda kaçınılmaz şekilde yönlendiriyor ve dönüştürüyorlar. Dünya üzerinde müşterilerini “kullanıcı” olarak tanımlayan iki sektör var; yasa dışı uyuşturucu sektörü ve yazılım sektörü.[1] Uyuşturucu kullanıcıları neyin içinde olduklarını ve bağımlılıklarının muhtemel sonuçlarını yazılım kullanıcılarından daha fazla biliyor olabilirler. Bu sizce de ürkütücü değil mi? Burada bir teknoloji düşmanlığı yapmaya ve bunu yaymaya çalışmıyorum. Bu, uygulama safhasında beni de ikilemde bırakan karışık bir konu. Bahsi geçen belgeselde yer alan Google Eski Tasarım Etikçisi Tristan Harris’in de söylediği gibi bu hem ütopya hem de distopya. Bu yazılımlar sayesinde yakın geçmişte asla aklımıza getiremeyeceğimiz bir hız ve kolaylıkla binlerce km ötede yaşayan sevdiklerimizle kıtalararası bir mesafeden görüntülü görüşüyor, haftalarca sürecek yazışmaları dakikalar içinde hallediyor, parmağımızın tek hareketiyle kendimizi tüm gezegene açabiliyoruz. Yıllardır yüzünü görmediğimiz insanlara ulaşabiliyor, birlik olup ihtiyacı olanlara yardım etmek için anında örgütlenebiliyor ve tek bir ses olup bir suçlu ya da masum hakkında alınacak kararları etkileyebiliyoruz.

Şimdi çok önemli olduğunu düşündüğüm bir konu hakkında yazıp duruyorum ve siz büyük olasılıkla bunu kaç paragraftır dövüp durduğum Facebook üzerinden okuyorsunuz.  Bu mecra üzerinden yazıp dururken iletişime geçtiğim güzel oluşumlar, sağduyulu ve yetenekli insanlarla yaptığım şanslı tanışmalar da var. Onlarca yaşın ve belki biraz da merakın kaçınılmaz olarak getirdiği iyi-kötü, doğru-yanlış farkındalığı sayesinde balçıktaki altını görmeye, temizleyip sefasını sürmeye biraz daha yatkın olabilirim. Tüm eylemlerimin beni hatları daha da belirginleşmiş bir pazar malı haline getireceği bilgisiyle daha dikkatli olup kendimi ortaya koyma biçimimi yeniden düşünebilirim. En az riski alarak ve mümkün olan tüm stres kaynaklarını ekranımdan uzak tutarak kendimi sağlıklı bir alanda tutabilirim. Bir yetişkin olduğum ve yetersizliklerimle, kusurlarımla bir nebze de olsa barışabildiğim için kendimi hırpalamadan köşemde durabilirim. Peki çocuklar?

Geçmiş yüzyıllara bakıldığında insanın zihinsel dönüşümünün oldukça uzun sürelere yayıldığını ve bu sayede yeni araç ve uygulamalara sindirerek adapte olduğunu görürüz. Oysa son 10 yıl içinde yaygınlaşan internet ve yazılım mühendisliğindeki ilerleme bizim uyum sağlama  süremizin oldukça üzerinde bir hızla gerçekleşiyor. Olanı anlayıp açmazlarına çözüm bulamadan bir yenisi ile yüzleşiyoruz. Bu da bizi yalnızlık, değer yozlaşması, duygu durum bozukluğu, dikkat eksikliği, unutkanlık, anlam yitimi vb. pek çok sosyal ve psikolojik sorundan oluşan bir bulutun içine sokup yolu seçemez hale getiriyor.

Aslında bunlar iyi günlerimiz bile olabilir. Bugünün gidişatından geleceğin dünyasını okuyarak  yazılan film ya da dizi senaryolarına  bakacak olursak facebook, instagram, snapchat, pinterst vb. uygulamaların oldukça masum yazılımlardan sayılacağını öngörebiliriz. Birkaç bölüm Black Mirror izleyen herkes bunu kolaylıkla anlayabilir.  İşte bu noktada okullara ‘sosyal medya kullanıcılığı’nı bir başlık olarak sokmak zorundayız. Çocuklarımızın yaratıcı ve yenilikçi yeni yüzyıl insanları olmalarını isterken etik duvarları yıkılmış ya da hiç oluşmamış yetişkinler olmalarının önüne geçmek, ruhaniyetleri sağlıklı meslek çalışanları olmalarını sağlamak bir ön koşul olarak görülmek zorunda. Entegre olacakları küçük ya da büyük her sistemde etiği önceleyen ve ona ters düşeni ayıklayan bir bilinçle çalışmalarını telkin eden bir eğitim yolu, kanalı oluşturmak mecburundayız. Aksi halde gurur duymak yerine, kırdığını nasıl birleştireceğini bilemeden tühlenen ‘sorumlular’ olacağız.

Derya CESUR


[1] Edward Tufte

8. Gün

Neden sekiz?
ne olup bittiğini anlamak, anlar gibi olup da sindirmek zaman alıyor.
Benzer bir tecrübeye sahip olmayan akıl önce idrakte, sonra uyumda gelgitler yaşıyor.

Anlıyor ki, düşmanını görebiliyorsan şanslısın.
Anlıyor ki, gözünden kaçıp burnundan içine sızabilecek şeylerden,
duyularının algılayabileceği diğer tüm tehtitlerden daha fazla korkmalısın.

Günlerdir mensubu olduğum onlarca sanal gruptan bombardıman halinde gelen  senaryoları, tedbirleri, reçeteleri okuyup, imkansız-belki ve mümkün diye sınıflayıp başkalarına yolluyorum. Yazılan mesajlardan, video ve görsellerden yorgun düşen zihnim oradan oraya savrulup duruyor.
Ne maruz kalmanın ağırlığına ne de uzak kalmanın sözde kayıtsızlığına dayanabiliyorum.

Benden öncesinin tarihi milyon kere yıkımla dolu ama  bu benim gözümü açtığım Dünya
ve benim şahitliğimde ilk kez tuhaf bir eşikten geçiyor.
Fırsat buldukça birbirini ötekileyen, tehtitler savuran ve gücünü perçinlemek için her türlü oyuna başvurabilen politikacılar gelişmişlik ayırt etmeksizin halklarının yaşamını ve pek çok dünyevi şeyi kilitleyen mikroskobik bir düşmanla ortak bir savaş veriyor. Rengi, inancı, varsıllık düzeyi, enlem ve boylamı fark etmeksizin aynı kabusun teriyle uyuyup uyanıyor.

Neredeyse on gün önce, ajandalarımızın içinde gün gün, saat saat planlanmış son derece önemli toplantılarımız, etkinliklerimiz, buluşmalarımız ve yarışmalarımız arasında gidip geliyor ve daha fazlasını yetiştirebilmek için uykularımızdan kırpıyor, ne kadar hızlı olsak da bir türlü tamamlanamıyorduk.

Üç ay sonra falanca tarihte nerede olacağımız, kiminle görüşeceğimiz, o görüşmede ne giyeceğimiz kesinleşmişti. Konuşma metinlerimiz, tanıtım ve pazarlama sloganlarımız, şartnameler falan hep hazırdı. Uçak biletleri alınmış, otel rezervasyonları yapılmış, evraklar tamamlanmış,…..mış, ….mış, ….mıştı.

Sonuç?
Şahı görmeden mat olduk.

Ne oldu o sıkışık programlara?
Yapılmazsa olmaz işlere,
önemli seyahatlere,
hırsla hazırlandığımız yarışlara,
koşar adım yetiştiğimiz toplantılara ne oldu?

Şu oldu;
gezegen bizi konforlu (!) duvarlarımıza hapsetti, kendini temizliyor.

Şimdi,
okullar sessiz, mağazalar ışıksız, ibadethaneler duasız, sahiller ıssız…
Hayalet kasabalar olur ya filmlerde, öyle işte.
Evlerin ışıkları yanıyor sadece.
Odadan odaya seyahat ediyor işkolikler.
Ne yapacağını bilmiyor dışı kalabalık ama içi kimsesizler.
Dört dönüyor uykularında borsada kaybedenler, işverenler, işten azledilenler.

Ben?
İzliyorum.
Kendi derslerimi çıkarıyorum gizli saklı.
Daha başındayız
lakin
dönüşeceğim, biliyorum.

Kıymetli şey
son bulacağın anı bilmeksizin yaşamak.
Kapıdan çıkabilmek,
yağmura, rüzgara değip,
ağaç altı bir banka gönlü ferah yaslanabilmek.

Ederi yok dediğimiz nice yağmurlu güzün, güneşli yazın,
“of ıslandık”, “ ah çok yandık” zamanların,
en gösterişsiz, en öylesine anların dilencisiyiz şimdi.

Giderek sertleşen kısıtlamalar yakın zamanda sokağa çıkma yasağını da mümkün gösteriyor.
Her daim kendini merkeze alan ,
kendi ekseninde dönen ve tutunduğu evrenden bağımsız yaşadığını düşünenler sayesinde
giderek genişleyen bir tehlike ile
önümüzdeki en kötü örneğe doğru yaklaşmakta olduğumuzu düşünüp zayıflıyorum.

Şu dünyada her şeye ve herkese rağmen yaşayan
ve iki ayakları üstünde dururken
yaratılmış en zeki canlı taklidi yapanlar yüzünden bakalım kaç insanlık bedel ödeyeceğiz?

Bu, meşhur virüsümüz başrolü ele geçirdiğinden beri okuduğunuz 1534. yazı olabilir.
Size ulaştırmanın ötesinde bir amacım var yazarken.
Günlerdir zihnimde tekerleme gibi dönüp duran, dışarı çıkmak için bileğimi dürten sayıklamalar bunlar.

Kendimi eve kapatmak, sosyal medya paylaşımlarını takip etmek, filmler izlemek, kitaplar okumak ve geçmeyen sinüzitim için ilaçlar almak dışında yapabileceğim tek şey bu;
yazmak…
Bu şekilde kendi dünya tarihime, kendi cümlelerimle not düşmek…

Görünen o ki yeni başlıyoruz.
Azı gitti, çoğu kaldı denilecek türden bir temassızlık var önümüzde.
Tünelin ucundaki ışık için daha kaç gün, kaç hafta bekleriz bilinmiyor.
Biz artık dışarı çıkabilir olduğumuzda, bizi nasıl bir hayat bekler, biz nasıl oluruz meçhul.

Kim bilir, belki bir kahraman çıkar ve kurtarır hepimizi.
Ölenler ölmüş, kalan sağlar yeni bir düzende ve birbirini gözeterek yaşayacak olur.
Kalp ritmimizi coşturan o heyecanlı kurtuluş filmlerinde olduğu gibi
kapılardan dökülüp kucaklarız birbirimizi,
kim bilir?

Derya CESUR
Mart 2020
Samsun