Yarım

Ülkemin kadınlarına,
kaybolan çocuklarına,
toprağa düşen askerlerine,
hunharca zarar verilen sokak hayvanlarına,
kuşlara, ormanlara….
Vaktinden önce dünyadan AY-I-RILAN, yarım bırakılan tüm hayatlarına…

Açtı beyaz kanatlarını
güvenle süzüldü boşluğa.
Baktı….Baktı…
Küçük gözlerinden içeri doldu dünya.
Mavi mavi attı kalbi,
yeşil yeşil cıvıldadı sesi.

Bahardı.
Çiçekler patlıyordu renk renk,
sarılara, morlara boyandı dili.
Çağıl çağıl nehirlerden içti,
fısıl fısıl rüzgarlardan geçti,
düzlere, bayırlara,
bir çobanın ayak ucuna değdi diri gölgesi.

Uçtu…Uçtu…
Kondu bir şehrin akşam üstüne.
Ne nehirler, ne ağaçlar…
Alı solmuş, güneş yanığı çatılar,
elektrik telleri,
uğul uğul sokaklar…

Yoruldu,
bir nefeslik bıraktı pençesini
bitmemiş bir duvar üstüne.
Niyeyse,
çekildi içinin maviliği,
aktı gitti sıvasız tuğlalar üzerinden.

Açtı genç kanatlarını
uçtu…uçtu….
Derken,
ne oldu nasıl oldu,
sol yanından acıdı.
Ilık bir kırmızı kustu kar beyazı kanadı.
Yankısız, yarım vuruşluk bir tık sesi duyuldu.
Hala aklındaydı başı,
toz toz buluttu etraf.
Kaldırıp boğazından tutan el çamurdu.
“Buldum !” diye bağıran ses davul davuldu.
Son kez baktı gökyüzüne,
uyudu.

Derya CESUR

İnfial

Ağır bir ihtilalin sonrasındayım ben!
Derin bir infialin tam ortasında…

Yakasından tuttuğum gibi sürgün ettiğim kelimeler var;
insan dilinin fahişesi olmuş kelimeler,
benden duymak istediğin kelimeler.

İnsana kızıp kelimeler kovulur mu? Diye sorma.

Pireye kızıp;
yorgan yakmışlığım var benim.
Literatüre kızıp;
devrim yapmışlığım.

Fahişe kelimelerin yücelttiği o narsist aşklarınız ne romantik!

Oysa benim cümlelerim nihilist, sevdalarım ise kaotik!

Ağır bir ihtilalin sonrasındayım ben!
Derin bir infialin tam ortasında…

Şimdi sen söyle, nasıl anlaşırız biz?

Senin cümlelerin aksak…
Benim; kelimelerim eksik!

Özkan SARI

Masa

Bazı şairler var, şiir falan yazmıyorlar.
Yazı dilinde sohbet ediyorlar bizimle.
Bir kır kahvesinde oturup “Bize iki çay ver oğlum!” dedikten sonra  yaslanıp sandalyelerine,
o gün başlarından geçenleri anlatıyorlar ötekine.

Nasırlarından ve güzel havalardan dert yanıyorlar.
Süheyla’ya nasıl vurulduklarından, konu komşu Fahriye Abla’dan, sütten  yumurtadan söz ediyorlar.
Bir de, üstüne koy koy dolduramadıkları masalardan…

Mesela, masaya yaşama sevincini koyuyor adam.
Anahtarları, pencereden gelen ışığı,
ekmeğin ve havanın yumuşaklığını koyuyor.
Dinliyor öteki, “Ben anlatsam bunları boş laf olur, adam sokağın gürültüsünden şiir yazıyor.” diye iç geçiriyor.

Edip Cansever’in masasına diktim gözümü bu gece.
Bisiklet ve çıkrık sesini,
aklında olup bitenleri tek tek dizdiği o meşhur masaya iliştim.
Her gelip geçen bir şey koymuştu üzerine. Öyle kalabalık, öyle dağınıktı ki masa, ne uzanıp da koyduğu ‘sonsuz’ görünüyordu ne de pencereden sızan gün ışığı.

Oturmuş beklerken, eliyle sımsıkı kavradığı sarışın, mavi gözlü bebeğiyle küçük bir kız çocuğu çıkageldi. “Benim bebeğim” diye gururla göstererek koydu masaya. Başka çocuklar gelip “Aaaa ne kadar güzel bebek!” dedikçe yukarı doğru kıvrıldı dudakları, gözleri boncuk boncuk ışıldadı.

Bir genç kız geldi ardından. Aşk dolu bir şarkı vardı sesinde, aldı, onu koydu masaya.
Bir delikanlı gelip, yakışıklı bir tebessüm bıraktı o şarkının yanına.
Orta yaşlı ve takım elbiseli adamlardan ilki, üstünde adının yazdığı bir kartvizit bıraktı. Bir diğeri, pahalı bir arabanın anahtarı ile birkaç deste para koydu. Öteki geldi, yumruğunu koydu masaya.
Şık bir kadın geldi, gerdanındaki kolyeyi koydu  gözlerini hiç ayırmadan.
Güzel mi güzel bir kız geldi, elindeki aynayı koydu.
Bir teyze dua,
bir amca beddua,
bir anne umut,
bir baba hasret…
Yükseldikçe yükseldi, bir heyula oldu.
Korkular, heyecanlar, hayaller, öfkeler, kızgınlıklar, özlemler, dilekler, sorular ve cevaplardan koskoca bir dağ oldu, yine de yıkılmadı masa.

“Amma dayanıklıymış!” dedim. “Masa da masaymış hani!” Kim gelse buyur etti, çevirmedi geri.
Tam gitmek üzereydim ki, arkamdan seslendi;

– Eeee, sen ne koyacaksın peki?
“Bilmiyorum.” dedim gayri ihtiyari.
– Bilmeye çok yakınsın. Hadi biraz düşün, sonra dön geri.
“Peki.” dedim, sırt dönüp gittim.
Bir şeye dokundu cebimdeki elim,
Çıkarıp baktım, gülümsedim.
Dönüp geri, “İşte bu” dedim. “ Bunu getirdim; kalemim.”

Derya CESUR
(Haziran 2020)