7 Dakika

Bahçesaray’dan az sonra
İdlib’den biraz önce


Şehrin meydanında teyze yanı bir banka bırakıyorum kendimi.
Sırtımdaki çantayı,
içimdeki telaşı,
geçsin diye beklediğim zamanı da bırakıyorum.

Esmer yüzlü çocukları görüyorum önce.
Boya sandığında yetenek yarıştırırken nasıl eğlendiklerini izliyorum.

Rengarenk, her biri bir başka çizgi kahramandan mütevellit koca bir balon demeti beliriyor arkalarında. Baloncu, sattıklarının altında siyah beyaz bir figür gibi duruyor.

Kırmızı kapaklı bir defter çıkınca ortalığa, teyze şöyle bir süzüyor profilden seyrettiği yüzümü, kalem tutan elimi.
Görmüyorum,
belki sadece
hayal ediyorum.

Gelip geçiyor birbiri ardına başlar, omuzlar, kollar ve ayaklar..
Annesinin, küçük elinden çekiştirerek yürüttüğü ufaklık giriyor sahneye. Henüz bizimle tanıştırmadığı yaygarası boğazından döküldü dökülecek.

Arkamda
şıngırdayan zincirin sesiyle kavga eden bir havlama başlıyor.
Müziğin notaları arasına düzensiz aralıklarla diziyor kerata, bunu da seviyorum.

Rüzgar…
Ben diyeyim mayıs şefkati, sen de ekim merhameti.
“Sana yakışıyor mu bu haller?” diyesim var şubata, onun olayı benden karışık, susuyorum.

Her gördüğümde yolumu değiştirdiğim el ilanı dağıtıcılardan biri atlıyor sahneye. Her uzattıklarında kararlı bir “istemiyorum” la hız kesmeden devam ederim yola, şimdi, bana doğru gelmesin diye gözlerimi onsuz bir yerlere kaçırıyorum.
“Ona da yazık!” diye bir fısıltıya yakalanıyorum her keresinde ama
 yaştan olsa gerek epey eksilttim ortalığa saçtığım kabulleri. Bu yüzden, beni yenmesini beklemeden sonraki kareye geçiyorum.

Havanın şaşkınlığına şaşırmış sarı beyaz bir köpek serilmiş yatıyor orta yere, gelip geçeni izliyor, sanırım keyiflice.

Sıradan bir hafta içinin sıradan bir öğle arasında , kulaklığımdan içeri sızan güzel bir melodi, sıradan olan her şeyi yazılası bir hikayeye dönüştürüyor.

Bedava bir huzur yerleşiyor göğüs boşluğuma.

Sonra telefon çalıyor,
bitiyor.

Derya CESUR
Şubat 2020
Samsun

Müzik: Windmills Of Your Mind / George Skaroulis

Şimdiki Zamanda Bir Akşam Üstü

Vakit ikindiyi az geçmiş, gün karanlığa yürüyor.
Tenhalaşıyor oyunlu avlular.
Kavşaklarda kalabalıklar büyüyor,
beyazdan arabalara doluşuyor buhar üfüren çocuklar.

Bir kuş sürüsü gökyüzünde senkronik dönüşler yapıyor,
bir kadın kahve kokulu bir dükkanın önünden geçiyor, elinde kağıttan bir çanta, çantada yeni aldığı beyaz gömlek, aklında son anda yerine bıraktığı çiçek desenli etek…

Son zille sınıflarından çıkan çocukların neşeli çığlıkları sıkışan trafikteki korna seslerine karışıyor.
Ara sokak kahvehanelerinde okey taşlarını masaya çarpıyor müdavimler.
Yetmişlerinde bir adam balkonun korkuluklarına yaslanmış yoldan gelip geçeni izliyor sırtı üşüyerek.
Bir temizlik işçisi boşalan okulun koridorlarını paspaslıyor.
Tekerlekleri dönüyor sarı ışığı gören arabaların,
bir yaya
yolun ortasında
kendi adımlarından kaçıyor.

Bir sürücü aynaya bakmadan yola giriyor,
şehrin öbür yakasındaki kırmızı bereli kız çocuğu balonunu rüzgara kaptırıyor.
Düz yolun kolaylığında bir el,  vites topuzunu son seviyeye taşıyor.
Balonu uçan çocuk bir sokak bankının üstünde içli gözyaşları döküyor.
Beyaz minibüs yoldan çıkıp karşı şeride savruluyor, yolunda giden masum bir sürücü hava yastığının üstünde kırmızı lekeler bırakıyor.
Işıkları söndürüyor temizlik işçisi, paspasları yıkayıp her zamanki yerine kaldırıyor.
Ağır çekiminde zamanın, koşuyor insanlar.
Kuşlar, şehir meydanındaki en büyük çatıyı siyah bir örtü gibi kaplıyor.
Siren sesleri cağıldıyor ambulansların.
Balon artık görünmüyor gökyüzünde,
kız çocuğu eline tutuşturulan çikolatayla teselli buluyor.
Telefonu çalıyor bir babanın,
hesabı ödüyor kahvehanede kaybedenleri masanın.

Susuyor sesler
şehrin batı yakasında saatte on kilometre hızla akıyor trafik.
Acil serviste sedyeler, sedyelerin yanında yeşil önlüklü insanlar telaşla deviniyor.
Gün teslim olurken akşama, şerefelerden birer birer sesleri duyuluyor müezzinlerin.
Veda ediyor çocuklar.
Gün ışığında kapıları yeniden açılıp kapanacak olan koridor “bir varmış bir yokmuş” oluyor.

Kahve kokulu dükkanın önünden başka kadınlar geçiyor,
yetmişlerindeki adam oturma odasında, üşüyen sırtını sıcak koltuğuna yaslayarak ömrünün kim bilir kaçıncı trafik kazası haberini izliyor.

Hiçbirini görmüyor yazar
fakat yine de olduklarını biliyor;
böyle yahut
benzer biçimde.
Hüznünü dağıtmak için açtığı televizyona bakarken “Bir çocuk öldü” diyor içindeki konuşan,
dışındaki susan dinliyor.
Uyku konuyor ağzına, duymazdan geliyor.
Ama uyuyacak birazdan, biliyor.
“Çok acayip !” diyor içindeki konuşan.
“Akşam yemeği için tabakları sofraya konmuş çocuklar evlerine varamıyor,
yine de herkesin uykusu geliyor.”

18 Aralık 2019 ‘da kaybettiğimiz Batuhan’ımız ve güzeller güzeli Işıl’ın ardından…