İLK-sizlikteki SON-suzluk

Joseph Beg /Too Late Now

En zorudur oyunu açmak;


söze ilk başlayan,
ışığı yüzünde ilk hisseden olmak.

Bir müzik cümlesinin ilk motifini hayal etmek…

Mermere ilk kesiği,

tuvale ilk rengi ve kağıda ilk cümleyi atmak…

Çünkü güçlü başlangıçlar yapmadan beli doğrulmaz hiçbir eserin.

Çünkü,

ilhamını ilk hareketten alır gösteri.

İlk cümlenin arkasına saklanır heybetli bir şiirin en dile dolanan dizesi.

Yolu açmak, yoldan gitmekten zor olduğu için

bir başlangıç ya rezil ya da vezir eder sahibini.

İki insan arasında olan da bundan farklı değil sanki.

İçten bir gülümseme, güçlü bir tokalaşma, gözden göze akan sözsüz ama kararlı bir merhaba…

İlk temas…

Her şeyin güzel gideceği ya da hiçbir çabanın, o adı konulamayan asimetriyi düzeltemeyeceği an sinerjisi…

Belki de bu yüzden bir şeyi sonlandıran en önemli şeyin sırrını başlangıcında aramak lazım. İyi ya da kötü, sevgi ya da nefret fark etmeksizin bütün sonlar başlangıçlarından ilham alıyor gibi.

Fakat yine de tecrübeleri, istatistikleri yanıltan hal ve oluşlar var.

Yumurtayı kırdığımız andan itibaren asla doğru ilerlemediğimiz bir tariften, anlaşılmaz bir lezzet şölenine dönüşen deneysel bir kek misali…

Beyaz gömleğimize damlamış öğle yemeği arması ya da sıcaktan façası bozulmuş kalanımızla elini sıktığımız yunan heykeli adamlar ve tanrıça modeli kadınlarla süregelen mükemmel ilişkilerimiz var (!) 🙂

Hem o kadar seyrek bir mucize olsaydı bu, “Büyük aşklar nefretle başlar.” diye gezegensel bir vecizemiz olur muydu hiç?

Siz de fark etmişsinizdir;

onlarca cümle yazılmasına rağmen
başlayamamış bir yazı var burada.

Giriş cümlesini, sıradan bir anahtar ya da toka gibi nerede unuttuğunu bilemeyen bir heveskarın geliştirme ve sonlandırma telaşı var.

Eğer hala okuyorsan yazılanları, yalnızca “Şanslıyım.” derim.

Eğer benzer bir illetin yamacındaysan,

direnmeyi bırakmanı salık veririm.

Keza,

bir tür zihin spazmıdır yaşadığın

ve

gidilmez ondan.

Suyun ortasında bacağını yaran bileyli ağrı gibi yalnız bir kriz anıdır.

Çırpındıkça kenetlenen bir tutunmadır bu, duygu krampıdır

gidilmez…

Kendini hareketsizliğe teslim etmek gelirse aklına,

belki o gider senden.

Kuşatacak bir yer kalmadığında,

bittiğinde savaş,

vazgeçer.

İlk cümlesini, okyanusun içine düşürdüğü damla gibi yitirmiş bir yazının sonundan medet ummak saflık olur.

Böyle anlarda heveskar hep aynı üç noktaya tutunur.

Derya CESUR

Gel

Derya CESUR

Hadi gel çocuk

bırak güvenli, küçük dünyanı da

gürültüme gel.

Sen dışında başkaca bir şeye umut bağlayamadığım

zavallı büyük dünyama gel.

Gel,

bir sabah ışıltısına bakmakla doyamadığım,

bir akşam üstü pusundan önümü göremediğim gökyüzüme gel.

Hadi,

bırak çığlığını  kulağı yüzyıllardır kirli gezegenime de,

yığınlar içindeki ıssızlığıma,

günahlardan arta kalan saflığıma gel.

Hadi çocuk,

dalgasından bir gün huzur, bir gün öfke üfleyen denizime,

gözlerine en güzel renkleri

ve kulaklarına en çirkin sesleri aynı anda dolduracak olan

bukalemun derili hayatıma gel.

şevkati ve şiddeti yan yana soluyacağın

kızgınlıklarını beklenmedik sevinçlerle yıkayacağın,

ağlamakla gülmek arasındaki yollarda

ip cambazı maharetiyle yaşayacağın durağına gel.

Çağırdım seni bir kere.

Seninle gerçekleştirmek için kurduğum hayallerime,

“böylesini de bilmeli yürek” diye

beslediğim bencilliğime gel.

Bir piyano ezgisiyle arınan

ve bir dünyevi gerçeklikle anında kararan iç sesime,

can şenliklerime,

can kırıklarıma gel.

Hadi çocuk,

tamamla ilk yolculuğunu.

Talip oldum sevincine gülmeye ve kederine ağlamaya.

Kaygısızca gel,

söz verdim senden bir “insan” yaratmaya…

Derya CESUR