Karanlıkta Bir Işık, Işık’ta Bir Karanlık!

İki el birbirini eşit kuvvetle hiçbir zaman tutmaz. Biri daima daha sıkı tutar.

Küçük kız çocuğu daha sıkı tutuyordu genç kadının elini. Bu refleksi neden gösterdiğini muhtemelen bilmiyordu. Sinir sisteminden ziyade daha ruhani bir gücün etkisiydi. Daha çok bir içgüdüydü. Genç kadın bu durumu fark etti ve biraz daha sıktı avucu içindeki küçük elleri.

“Şimdi ne yapmak istersin Işık, nereye gidelim?” Diye sordu genç kadın. Aslında plan hazırdı. Bu sorunun amacı küçük kızı konuşturmaya yönelik bir yemdi. Küçük kız düşünmeye başladı. Ne yapılabileceği ya da nereye gidilebileceği konusunda bir fikri yoktu. Daha önce böyle bir soruyla hiç karşılaşmamıştı. Utandı. Bedeninde oluşan ani ısı artışı, avuç içlerinin nemlenmesine neden oldu. Önemli bir sınavda mutlaka bilmesi gereken bir soruyu cevaplayamayan öğrencinin yaşadığı strese benzeyen bir sıkıntı oluştu içinde, bir suçluluk psikolojisi. Ve ardından çözümleyemediği karmaşık duygular. Böyle durumlarda ağlamaya yakın bir bebeğin dudaklarında oluşan titremeye benzer hareketlenmeler olurdu dudaklarında. Yine o anlardan biriydi. Genç kadının olanları anlayabilmesi pek mümkün olmasa da küçük kızı anlamaya çalıştı ve yaşadığı bu strese son veren cümle çıkıverdi ağzından:

“Hadi bakalım Işık. Önce güzel bir kafeye gidip kahvaltı yapacağız. Ardından güzel bir çocuk parkına gidip oyuncaklara bineceğiz. Sonra da sinemaya gideceğiz. Tamam mı?”

“Tamam” Dedi küçük kız. Sesi gırtlağında değil de daha derinlerinde üretilmiş gibiydi. Beş harflik bu kelimeyi yüksek dalgalar gürültüyle taşımış fakat sahil kumları üzerine sessizce bırakıvermişlerdi.

Garson masaya kahvaltılıkları sererken, genç kadın gelen mesajlarını kontrol ediyordu. Küçük kız oturduğu sandalye üzerinde bir heykel gibi sabit duruyor, gözleri hep yere bakıyordu. Elleri ise birbirine kenetli, bacak aralarında duruyordu. Garsonun sıkılmış portakal sularını masaya bırakmasının ardından genç kadın gülen yüzüyle küçük kıza seslendi:

“Acıktık değil mi Işık? Şimdi hepsinin tadına bakacaksın. Karnımızı bir güzel doyuralım. Daha çok işimiz var.”

Küçük kız başını hareket ettirmeden gözlerini yukarı kaldırıp masa üzerine baktı. Masaya konulmuş küçük cam kâsedeki birçok şeyin ne olduğunu bilmiyor ve ilk kez görüyordu. Tanıdık yiyeceklere kaydı gözleri; peynir, zeytin, domates ve tabi ekmek. Genç kadın samimi ses tonuyla ve heyecanla durmadan bir şeyler anlatıyordu.  Küçük kız ise söylediklerini anlamakta zorlanıyor, o anda nasıl davranması gerektiğini kestiremiyordu. Hem aç da sayılmazdı. Bir açlık çektiği doğruydu fakat bunun midesine giren yiyeceklerle ilgisinin olmadığını öğreneli çok uzun zaman olmuştu. Ara ara genç kadının gözlerine kaçamak bakışlar atıyor, yakalanırsa; tebessüm ve hüznün kördüğüm olduğu bir ifade beliriyordu yüzünde. Biraz da yanakları kızarıyordu. Kalkmalarına yakın, garson masayı toplamaya başladı. Birçok yiyeceği nasıl koyduysa o şekilde geri aldı. Tek bir bozulma olmadan.

Sıra oyun parkına gelmişti. İçinde boy boy, renk renk, ışıl ışıl oyuncakların olduğu bir oyun parkıydı bu. Küçük kız, karşısında duran bu masalsı dünya karşısında heyecanlandı. Yine başını çok kaldırmadan, gözleriyle bir bir süzdü oyuncakları. Hem oyuncakları hem de ağızları kulaklarına dayanmış, anne babalarının ilgiyle izlediği çocukları. Kolları gayriihtiyari olarak hep bedenine yakın duruyordu. Otururken bacak aralarında, ayakta dururken ise vücuduna yapışık!

Genç kadın, çok sayıda aldığı jetonları avucunda sallayarak yanına geldi küçük kızın. Küçük kız daha sık bakmaya başladı genç kadının gözlerine ve daha sık yakalanmaya… Artık yanakları kolay kızarmıyordu ama kördüğüm olmuş tebessüm ve hüznün birbirinden ayrılması da pek mümkün görünmüyordu. Genç kadın hangi oyuncağa binmek istediğini sorduğunda, küçük kızın zihninde yine bir karmaşa patlak verdi. Savaşa tutuşmuş duygular, ruhuna pranga takmış anılar, ucu sivri çengellere dönmüş acıtan sorular, bitmek bilmeyen karanlık rüyalar ve herhangi bir röntgen, mr, kesityazar gibi cihazların tespit edemeyeceği sızılar, acılar. Ağzı kulaklarına değercesine hepsine binmek isteyen ve hiçbirine binmek istemeyen birden fazla kişiliğin tepinip durduğu körpe bir beden…

Başkalarına ait oyuncaklara izinsiz biniyormuş gibi hissettiği bir ruh halinde sırayla oyuncaklara bindi küçük kız. Eklemleri kireçlenmiş ve taşlaşmışçasına yukarı kaldırmadığı(kaldıramadığı) başı hep önde ve bakışları sırayla genç kadın, çocuklar ve aileleri üzerinde…

Oyun parkından çıkıp sinema gişesinin olduğu yere doğru yürümeye başladılar. Bu sırada genç kadın “anne” diye hitap ettiği biriyle telefonda hararetli bir konuşma yapıyordu. Karşıdaki sesin ne söylediği belli olmasa da genç kadının telefonu kapatırken ne söylediği açık ve netti: “Anne o henüz sekiz yaşında! Neresi yanlış bu yaptığımın?”

Film başlar başlamaz salondaki tüm çocuklar kahkahalar atmaya, abuk sabuk sesler çıkarmaya başladılar. Perdede gördükleri animasyon karakterlerin suratları ve duruşlarındaki komiklik çocukları güldürmeye yetiyordu. Küçük kız alışık olduğu karanlık içinde kendini biraz rahatlamış hissediyor, perdede oynayan film karşısında yer yer dişleri ortaya çıkmadan gülümsüyordu. Yüksek sesle gülerse ve bu duyulursa sanki bir hata işleyecekmiş korkusuyla dudaklarını demir gibi kapalı tutuyordu. Belli bir kesit aralığında olsa da an be an film kendine çekiyordu küçük kızı. Sol eli bacak arasında, sağ eli genç kadının avuçları içindeydi. Filmin bitmesiyle salon ışıkları açıldı. Küçük kız karanlıkta görülmeyen yüzüne çeki düzen verip, film boyunca perdeye uzattığı başını şimdi tekrar öne eğdi.

Zaman ilerlemiş, geri dönme vakti gelmişti. Gün, bir pamuk şeker gibi eriyip gitmişti.

Genç kadın ve küçük kız el ele tutuştukları o ilk noktaya vardılar. Önlerinde kocaman, kızıl tuğlalardan örülmüş bir bina yükseliyordu. Girişinde bulunan demir parmaklıklı kapı açılmış, mavi önlüğüyle bir kadın kendilerine yaklaşıyordu. Küçük kız o gün hiç kaldırmadığı kadar başını yukarı kaldırıp karşısında durduğu ve birazdan içeri gireceği kızıl bina üzerindeki yazıya dikti gözlerini: “Anadolu Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu”

Genç kadın ara ara yaptığı gibi o gün de bir çocuğu izinle dışarı çıkarmış ve biraz olsun farklı bir gün geçirmesini sağlamıştı. Annesinin ve eşinin tüm itirazlarına rağmen bunu yapmaya devam ediyordu. Henüz bir çocuğu yoktu fakat olduğunda bu alışkanlığına devam edip etmeyeceğini bilmiyordu. Ne aldığı yüksek eğitim, ne okuduğu onca kitap, ne seyahat ettiği onca ülke, ne de her daim beraber olduğu seçkin çevre, dünyayı ve insanı anlama noktasında ona yeterli gelmiyordu. Hayat hiç de ona öğretilen gibi değildi. Nasıl oluyordu da evren içerisinde her şey birbirinden bu kadar uzak ama birbirine görünmez iplerle aynı derecede bağlı olabiliyordu. Hayır hayır! Dünya bir tane değildi. Doğan her insan aynı dünyaya değil, ayrı bir dünyaya doğuyordu. Yer yer kesişse de herkes ayrı bir hikâyenin rotasında yürüyordu. İnsan, medeniyetini geliştirip yücelttiğini düşün(dür)üyor, bunu boyalı, kınalı cam kutulardan servis ediyor, aslında her geçen gün keskin çizgilerle birbirinden uzaklaşan sınıfların daha da keskinleşen ve kalınlaşan çizgilerini gizliyordu. Parlak, sapsarı bir madalyonu bize sallarken, kararmış, kömürleşmiş ve kokuşmuş diğer yüzünü çevirip kimse bakmak istemiyordu.

Yazar ise öykünün uzadığını fark etti. Artık bitirmeliydi. Benliğinden taşan, kelime olarak beyaz bir kâğıtta yer almak için sırasını bekleyen hislerini zor zahmet geriye itti. Elbet orada sonsuza kadar kalmayacaklardı. Bir şiir, bir öykü içinde onlar da kendine bir yer bulacaktı.

Genç kadın görevliye teslim ettiği küçük kızın uzun uzun gözlerine baktı. Ellerini elleri arasına alıp, yanaklarından öptü. Muhakeme gücünü yitirmiş bir akıl hastası gibiydi. Kim daha aciz, kim daha çaresizdi? Kim daha suçlu, kim daha güçsüzdü? Kocaman harflerle yazılmış “esirgeme” kelimesine takıldı gözleri. “Ne’yi, kimi, ne’yden, kimden esirgiyordu bu kızıl bina?”

Genç kadın uzaklaştıkça, küçük kız yatakhanesine yaklaştı.

O gece bir rüya gördü küçük kız. Gittiği oyun parkındaydı. Neşeliydi, ağzı kulaklarına değiyordu. Avazı çıktıkça kahkahalar atıyor, kendisini izleyen annesine ve babasına bakıyordu. “Anne”, “Baba” diye haykırıyor, onlara el sallıyordu. Sonra birden üzerinde bulunduğu oyuncak durdu. Aşağı inip koşarak annesi ve babasına yöneldi. Tam sarılacakken içlerinden geçip gittiğini fark etti. Geri dönüp karşılarında durdu. Konuşmuyorlar, sadece küçük kızın gözlerine bakıyorlardı. Küçük kız önce annesine dikti bakışlarını, göğsüne saplanmış büyükçe bir bıçağın açtığı delikten sızan kanlar, annesinin elbisesini kızıla boyamıştı. Sonra babasına kaydırdı bakışlarını, sağ bileğine takılmış kelepçeyi fark etti, diğer kelepçe ise annesinin sol bileğine takılıydı. Geriye dönüp oyun salonunun elektrik panosunun olduğu yere yöneldi küçük kız. İlerledikçe boyu kısalıyor, yaşı küçülüyordu. Panonun karşısına geçtiğinde dört yaşında bir kızdı. Ayakları üzerinde yükselip, lambaların bağlı olduğu şarteli indirdi ve ortalık zifiri karanlığa giyindi. Ve hemen oraya kıvrılıp uykuya daldı Işık.

O sırada yatakhanenin ışıkları açıldı. Küçük kızın yatağı başına gelen görevli bir kadın usulca seslendi:

“Işık uyan!”

“Bugün bayram…”

Özkan SARI

O Vakit

Tomurcukların pıt pıt çatladığı,
polenlerin oradan oraya uçuştuğu ılık bir bahar akşamıysa
verandasından yeşil bahçeye,
terasından kızaran göğe ya da balkonundan mavi denize bakıyorsa
huzuru koyar masasına yazar.

Yağmurlu bir ağustos ikindisinde
toprağın kadim rayihası sarmışsa havayı,
bir aşktır gelmiş ve bir yalnızlıktır kalmışsa geriye
hasreti demler,
ince belliye kırmızı bekleyişler döker yazar.

Gramofonda eski bir alaturka
batan güne dalar iken,
bir iç geçirmelik zamana
bir ömürlük masal dizer yazar.

Bir düş görür bir güz vakti,
düşünde kanatsız bir kuş kızıllığın ortasından süzülür.
Ufkun belinden yarım bir güneş doğar sonra.
Bir yalnız taka çıkagelir,
kıpırtısız suyun üstünde
bir kaybolur, bir görünür.

Terli alnıyla yatağından doğrulup
hayra uzanmış anlamlar arar.
Bulursa
düşüne minnet duyar,
bulamazsa
o kuşa kanat takıp
yeni uykulara gönderir yazar.

Herkesle aynı yolu yürür
lakin ne kaldırım ne apartman
ne de mazgal aynı görünür.
Çarpan kapıları, kornalaşan arabaları,
içinde her şeyi eriten gri uğultuları
hiç denenmemiş renklere boyar,
duyulmamış notalara sarar,
herhangi şeyleri
şarkılı ölümsüzlüklere ilikler yazar.

Hangi denize bakıyorsa
onun dalgasına kapılır içi.
Hariç değildir ne yazdan ne de güzden.
Hangi kıtanın göğünde almışsa nefesi
onun rüzgarına takılır sesi.

Ve elbet
düşerken zamanın kumları
çoğu kez sarsılır toprak.
Toprak dediğin,
altı-üstü ateşten çanak.
An gelir,
sancılanır dünya,
daralır bütün genişlikler.
“Yaşanmasa da olurdu” diye bahsedilen
hazsız ama dertsiz dünler,
mahcup özlemlerle kol kola girer.

İşte o zaman
çarpan kapılardaki zebaniler görünür.
Kaldırımlar uçurumlara,
arabalar huzur avcısı kemirgenlere dönüşür.

Rüyadan kovulup kabusa düşer yazar.
O vakit,
cehennem mürekkebe akar,
ateş eli,
el kalemi,
kalemin ucu kağıdı yakar
o vakit.

Derya CESUR
Mart 2020
Samsun

Müzik: Awaiting The Night – Kristin Amarie

Saat

Saatimin alarmını sana kurmuşum bilmeden.
Beklemiş durmuşum da içine pil koymadan
o hiç çalmamış,

ben ise hiç uyanamamışım.
Rüyalar görmüş,

hayra yormuşum durmadan.

#özkansarı

Vakti gelmemiş uyanmanın,
rüyalardan düşüp de gerçeğe karılmanın.
Saatler hep sevdada dursun,
hayali de yeter yare uzanmanın.

#deryacesur

O

Bibo no Aozora – Ryuichi Sakamoto

Bitiyor işte eylül.

Az sonra ekim gelip,

torbanın dibinde kalan yazdan azıcık üfleyip gidecek.

Sonra,

kasım görünecek yokuşun başından;

elinde baston şemsiye, başında fötr, boynunda kravatla

sepia bir zamanda salınıp, güzü ayaza itecek.

Bir kapı aralanacak peşinden.

Bir aralık ki, sırtı battaniyeli çocuklar

ellerinin buzunu, buharlı soluklarıyla çözecek.

Sobanın isinden griye çalmış duvarlarda,
üç beş yaprak kalacak takvimlerden.

Ayağı çıplak uykularda,

karbonmonoksit rüyalara dalarken battaniyeli çocuklar,

geri sayım sesleri yükselecek  gece yarısı

plastik çam ağaçlarına kırmızı toplar kondurulmuş evlerden.

Ve o

yerleşecek sokaklara,

kedinin patisine,

çatıdaki kiremite.

Arabanın direksiyonuna göz dikip

ellerimizden gövdemize yürüyecek sabahları.

Silecekle camın arasına ilişip çıtırtılı ahkamlar kesecek.

Kırmızı ışıkta mendil satan mülteci kadının,
terlikli ayağından sokulup etek uçlarına yerleşecek,

bozuk para için canını yolda bulan okulsuz keratanın
kabansız göğsünü kesecek.

O
yüz çizgileri oynamayan kaskatı bir adam gibi bekleyecek dış kapıda.

Derimizdeki  bedava sıcaklığın sosyalizmine son verecek.

Derya CESUR

Yolda…

Tyke

Merhaba insan. Benim adım Tyke… Ben bir filim.

Size bu satırları demir parmaklıklı, bedenimin anca sığdığı, herhangi bir yöne doğru özgürce hareket edemediğim hücremden yazıyorum.

Şu anda 19 yaşımdayım. Nerede doğduğumu bilmiyorum fakat küçüklüğümden beri bu dar ve pis yerlerde tek başıma yaşıyorum. Sirklerde ve eğlence parklarında çalışıyorum.

Bazen rüyalarımda daha önce hiç görmediğim yerler görüyorum. Ucu bucağı belli olmayan yeşil düzlükler, masmavi rengiyle geniş göller, tenimi yakarcasına bana dokunan ulu güneşi görüyorum. Büyüklü küçüklü yüzlerce fil görüyorum… Uyandığımda ise sıvasız bir duvar, yanımda kendi pisliğim, önümde ara sıra biraz saman görüyorum.

Yoruldum…

Her gün, gündüzleri terbiyecim ve bakıcım tarafından çivili sopalarla ve demir çubuklarla dövülüyorum. Akşamları yüzlerce insanın karşısında tehlikeli gösteriler yapmaya zorlanıyorum. Eğer benden istenilen hareketleri yapamazsam, ışıltılı gösteri gecelerinin sonunda, karanlıkta önce dövülüyor sonra aç ve susuz bırakılıyorum.

Acı çekiyorum…

Her hafta yüzlerce kilometre, dar bir kafeste sağa sola çarparak yolculuk yapıyorum. Ayaklarım dayanamıyor. Doymuyorum, kuru ottan başka bir şey vermiyorlar. Kana kana su hiç içemedim. Vücudumun her yerinde yaralar oluştu. Tedavi etmiyorlar ve gün geçtikçe daha çok canım yanıyor.

Bazen rüyalarımda daha önce hiç yemediğim şeyler yiyorum. Farklı farklı ağaçlardan yapraklar, gür çayırlıklarda çeşit çeşit otlar. Billur nehirlerden hortumumdan taşarcasına su içiyorum. Ve hortumumdan sırtıma püskürtüyorum. Çamurlarda doyasıya uzanıyorum… Uyandığımda içi boşalmış bir su testisi, hortumumda içi derinleşmiş acı veren bir yara görüyorum.

Korkuyorum…

Artık bedenim yorgun, gönlüm yorgun, benden istenileni yapamaz oldum. Yapamadıkça dövüyorlar… Hastayım, anlamıyorlar… İnsanlara zarar vermekten korkuyorum. Kaçıp gideyim diyorum buralardan, belki rüyalarımda gördüğüm yerleri bulurum!

Bir süre önce Pennsylvania’da, dayanamayıp sahneden kaçtım ve binanın kapılarını kırdım, yakaladılar. Ardından üç ay sonra Dakota’da terbiyecimin beni çivili sopayla dövdüğü sırada yine dayanamayıp terbiyecimi ezdim kaçtım, yakaladılar.

Kendimi buraya ait hissetmiyorum…

Bu acılara, bu işkencelere, bu açlığa-susuzluğa, bu sevgisizliğe, bu acımasızlığa, bu derin yaralara, bu bitmez yollara, bu soğuk duvarlara, bu insanlara daha ne kadar süre dayanabilirim bilmiyorum.

Bazen rüyalarımda daha önce hiç görmediğim yerler görüyorum. Uçsuz bucaksız yeşil düzlükler. Masmavi geniş göller, nehirler… Yüzlerce fil görüyorum omuz omuza çamur deryalarında. Tam 86 tane ateşten Anka kuşu görüyorum, beni olduğum yerden kaldırıp bulutların üzerine bırakıyorlar. Kapattığım gözlerimi açıyorum… Ve karşımda annemi görüyorum…

Kaçıp gideyim diyorum buralardan… Belki rüyalarımda gördüğüm yerleri bulurum!

(1993 Tyke / Hawthorn sirki)

Buraya kadar olan bölümü Tyke kendi yazdığı mektupla bize anlattı. Mektubu yazdığından bir yıl sonra yaşananları da ben anlatayım size:

1994 yılıydı, Honolulu’da gündüz yapılan bir sirk gösterisi sırasında yaşadıklarına artık dayanamayan Tyke kendini kaybetti ve yüzlerce seyircinin önünde terbiyecisini ayaklarıyla ezerek öldürdü. Tyke’i sakinleştirmeye gelen bakıcısını da ağır yaralayıp kaçarak çıkış kapısına doğru koşmaya başladı. Kaçmasını engellemek için demir kapıyı kapatmaya çalışan sirk görevlisini de yaralayarak ana caddeye ulaştı. Yoğun trafikte araçlara ve insanlara aldırmadan var gücüyle koştu. Çok zaman geçmeden polis ekipleri Tyke’in etrafını sardı. İki araç arasında bekleyen Tyke’a tabanca, av tüfekleri ve hafif makineli silahlarla ateş etmeye başladılar. Tyke’in vücuduna tam 86 adet mermi isabet etti. Kanlar içerisinde olduğu yere yığılan Tyke yaklaşık iki saat sonra 20 yaşındayken öldü.(Tyke’in vurulma ve ölüm anındaki canlı görüntülerini cesaretiniz varsa Youtube’den izleyebilirsiniz.)

Tyke’in ölümünün ardından birçok vatandaş Honolulu belediyesine, devlete ve Hawthorn şirketine yüzlerce dava açtı. Sirkler konusunda geniş çapta protesto ve boykotlar gerçekleşti. A.B.D’de hayvanlar açısından sirk koşullarının iyileştirilmesine yönelik yeni yasalar çıkarıldı.

Yine de günümüzde gelinen noktaya baktığımızda birçok sirkte hayvanlar terbiye edilmek için işkencelere maruz kalmakta ve kötü beslenme, barınma koşullarında doğal yaşam alanlarından uzakta hayatlarını sürdürmekteler.

Eğer bir gün bir sirke gitmek isterseniz aklınıza lütfen TYKE gelsin.

Yukarıdaki fotoğraf Tyke ölmeden dakikalar önce çekildi.

Umarım şimdi rüyalarında gördüğü yerlerdedir.

Özkan SARI