Koku

Bohemian Rhapsody – Brooklyn Duo ft. Dover Quartet

Birinden ilk anda tiksinmenize ya da birine ilk anda çekilmenize neden olan az şey vardır.

Karizmatik, yakışıklı ya da güzel…

Saçı, dudakları, gülümsemesi, kahveyi içerken elini fincana götürmesi, yürümesi, giydikleri, sürdükleri…

Bunlardan yalnızca biri ya da hepsi, birine doğru çekilmenize ya da ondan uzak durmanıza neden olabilir. Fakat durum ne kadar zorlayıcı olursa olsun tiksindirici olmak için yeterli değildir.

Ses örneğin…
Birinin sesi, yüzünü önemsemeyeceğiniz kadar önceliği ele geçirebilir ya da mesafe aldırabilir; ancak tiksinti, sesle ilişkisi olamayacak kadar  güçlü bir geri çekiliştir .

Ya koku ?

Güzelinin ardından  rüzgarda savrulan tüy gibi uçup gitmek isterken, çirkininden uzak kalmaya çalışan ekşi suratlarınız zamanın göreceliğine küfürler edebilir.

Az sonra içeceğiniz kahvenin, yiyeceğiniz tatlının tadına sirke sıkar kötü koku.

Ve eğer
son dakikada konforu eksi beşe düşürülmüş bir otobüsün cam kenarı koltuklarından birine sıkışmışsanız durum daha da zorlu bir hal alabilir. Tam da o anda, o kıstırılmışlığın çaresizliği içinde nöronlarınız dahiyene köprüler kurar. Çantadan, yüzyılın en işlevsel buluşlarından biri olan ıslak mendil çıkar, açılır, ıslaklığı geçmeye yakın, filtre niyetine her iki burun deliğine özenle tıkanır. Nasıl göründüğünüzün, ne kokladığınızdan daha az önemi olduğu anestezik bir andır bu.  Saniyede bir nefes alıp veren ve çoğu ağzı açık uyuyan yaklaşık elli küsür insanın, otuz beş metrekarede kaderlerinin birbirine bağlandığı bir çeşit hapis zamandır.

Koku…

Güzele çağıran, kötüden uzak tutan, tutkuyla ve kederle, heyecan ve özlemle kilitlenebilen bir duyu…

Bir insanla, bir odayla, bir şarkıyla çıkagelen,
takvimlerden haber yokken  10 yıl 5 ay  21 gün önceki bir koordinata nokta dönüşler yaratan mucizevi bir kodlama yolu…

Uzak durduğumuz ve yakın bulduğumuz düne ait her şeyi geleceğe ekleyen…
Zihnimizin ışıksız odacıklarında üst üste istiflenmiş binlerce kaset gibi bekleyen…

Aşka çağıran, tehlikeden koruyan, özlediklerimizi hatırlatan, ruhumuzu mengeneye alan an parçacıklarına yaptığımız küçük ziyaretlerin tartışılmaz yönetmeni.

Sıradan yürüyüşleri, kapılardan geçişleri, yeni boşalmış odalara girişleri çarpıntılı anlara dönüştüren  bir “acaba?” perisi.

Koku …
Bize, iyi ya da kötü hissetmemiz gerektiğini en kesif şekilde söyleyen,  havada çözülmüş kimya bulutu.
Anne kurabiyesinin, ömrün her deminde havaya aynı huzuru saçtığını hissettiren bir zaman afyonu.

Koku…

Şimdiki zamanda eziyetim, belki gün doğduğunda açıklanamayan sevincim…

Bugün “kahretsin !”, yarın  “iyi ki” dolu hayat kesitim…

Son dakikada konforu eksi beşe düşürülmüş bir otobüsün cam kenarı koltuklarından birinde sıkışmış dizlerim, oturağından rahatsız belim, düşmeye ramak kalan gözlerim…

Üç noktalı, yüklemi eksik cümlelerim…

Burnumda anı kurtaran ıslak mendil,

başımı  devirmek üzere olduğum yastık tek ümidim.

Gecede bir yol,
yolda yolcular,
yolcularda ekşi, baharatlı, nikotinli, terli kokular,
gözümde deli uykular…

Derya CESUR
Yolda
Ekim 2019

Zamansız

Zaman?

“Zaman; ölçülmüş veya ölçülebilen bir dönem, uzaysal boyutu olmayan bir süreklilik.” Der sözlükler.

“Zaman; oluş, gelip geçiş, değişme ve süreklilik biçimi; dönüşü olmayan bir doğrultuda birbiri ardından gitme.” Der felsefe.

Fizik başka şeyler söyler, Matematik başka şeyler. Edebiyat ise bambaşka…

Zaman, fiziksel kurallar çerçevesinde her insana eşit davransa da ruhsal açıdan bir o kadar farklı davranır. Burada elbet suçu zamana atarak kendimizi temize çıkaramayız. Zamanın üzerimizde nasıl bir etki yapacağını ve bırakacağını çok özel şartlar dışında yine kendi tercihlerimiz belirliyor galiba.

Biz zaman içerisinde yol alırken bize getirdikleri olduğu gibi bir de götürdükleri oluyor. Şimdide duralım ve geriye dönelim. Geriye dönüş mümkün olmadığı için “geriye dönelim” cümlesi yanlış oluyor. O zaman düzeltelim; şimdide duralım(şimdide durmak da mümkün değil fakat idare edin artık, sonuçta fizik dersi işlemiyoruz) ve geriye bakalım, zamanın bize getirdiklerinden, bizden götürdüklerini çıkaralım, elimizde pozitif ya da negatif anlamda kalanların miktarı bize büyük olasılıkla zamanın üzerimizde bıraktığı etkiyi okumamızda yardımcı olacaktır.

Buraya kadar kusuruma bakmayın lütfen, heyecanımı yenmek için yaptığım bir girizgahtı sadece.

“Roman, şehirle başladı.” Demişti adını hatırlayamadığım bir edebiyat insanı. Ne de hoşuma gitmişti bu söz. Hoşuma gitmesinin elbet nedenleri vardı. Bu nedenlerden biri, kabuk bağlayan ama hiç iyileşmeyen bir yaramı tatlı tatlı kaşındırmasıydı. Bilirsiniz bu kaşıntıyı, bir kere başladınız mı parmaklarınızı durduramazsınız, iradenize hükmedemezsiniz. Ve o yara eninde sonunda kanar.

İşte o yara sonunda kanadı. Kanadı kanamasına da bu yara dizimde, dirseğimde ya da müdahale edebileceğim vücudumun herhangi bir yerinde değildi. İçimde bir yerlerde, derinlerde, belki de zamanın içinde bir yerlerdeydi. Kaşımak ve kanatmak çok kolay olduysa da kanamayı durdurmak neredeyse imkansızdı.

“Roman, şehirle başladı.” İşte o şehirler, insanlara olay örgüsü belli ve birkaç karakterle sınırlı hikayelerden oluşan hayatlardan çok ötesini sundu. Karmaşık kurgular içerisinde, sınırsız sayıda karakterlerin tesir ettiği bir romana dönüştü insan hayatı. İşte o şehirler, kendi kimliklerini yarattı. Nefes alıp veren, hisseden, yaşayan, yaşatan… Bir ruha sahip varlıklara dönüştü şehirler.

İşte böyle bir şehre yirmi beş yıl sonra tekrar döndüm. Dürüstçe kendime itiraf edemesem de belki dönmek istedim, belki de başka bir şeyi bahane edip yolumu bu şehre düşürdüm. Bilmiyorum! Belki biliyorum ama emin değilim! Belki eminim ama dürüst değilim!

Eylül akşamının ılık havası eşliğinde şehre adım attığımda, yine bir eylül akşamı babasının Opel marka arabasının arka camından geride bıraktıklarına son kez buğulu gözlerle bakan bir genci görür gibiydim hayal meyal.

Şimdilerde pedagoglar ve psikologlar avaz avaz bağırmakta; çocukluk ve gençlik yıllarında yaşanan travmaların, ömür boyu bireyin taşıyacağı izler bırakması yüksek bir olasılık. O zamanlar pek bilinmezdi bunlar, “alışır”, “unutur”, “daha çocuk” gibi sözlerle teşhis konulur, tedavisi ise işin uzmanı olduğu düşünülen bir varlığa, kavrama(artık adına ne derseniz deyin) bırakılırdı: zamana!

Yirmi beş yıl! Namı diğer çeyrek asır.

Yine kendime açık açık itiraf edemesem de bu şehirde önce bir mahalleyi, ardından bir sokağı bulmak için kendime bahaneler uyduracak, beni uzaklardan buraya çektiğine inandığım bir mıknatısın daralan çekim alanına yaklaştıkça, kendimi çekip çıkarmamın imkansızlığı bilinciyle belki de çırpınmayı bırakacaktım.

Ben bu satırları yazarken, yazdıklarım çoktan gerçekleşmiş olsa da kelimelerimle rotasını çizdiğim yolu bir mahalleye, bir sokağa hala götürememiş olmamın en büyük nedeni; titreyen parmaklarım, parmaklarımın titremesine neden olan sinir sistemimi kontrol etmekte zorlanan beynim, damarlarım içerisinde akan kanda fırtınalar oluşmasına sebep olan kalbimdir. Böyle zamanlarda kusursuz bütünlüğünü kaybeden insan bedeni ve ruhu, insana kusurlarla dolu başka bir boyut sunar.

Elbet o mahalleyi ve o sokağı buldum. Zaman denilen öğütücünün insanla yaptığı işbirliği sonucu dişleri arasına aldığı kendi geçmişini nasıl geri döndürülemeyecek biçimde yok ettiğini gördüm.

Niyetim, size o sokakta gün boyu yaşadıklarımı, karşılaştıklarımı anlatmaktı. Elimden tutan genç bir oğlanın, kuş tedirginliğiyle atan kalbi eşliğinde genç bir kızı nasıl aradığını ve bulamadığını aktarmaktı. Yapamadım.

Son olarak, birilerinin beni tanıyabileceğine hiç ihtimal vermeden, yirmi beş yıl öncesinin hayaletlerinden kaçarak uzaklaşıyordum ki arkamdan gelen sesle irkildim:

“Adnan!”

Geriye dönüp bana seslenen insana baktım. İnsan zamana yenik düşüp değişse de gözleri hep aynı kalıyor. Gözleri hiç değişmiyor.

“Adnan! Sen ha!”

Tanımam çok zor olmadı komşumuz Ayfer Teyzeyi. Sarıldı bana. Yirmi beş yıl önce beni uğurlarken nasıl sarıldıysa, sanki hala öyle kalakalmışçasına…

Tüm olan biteni ağlayarak anlatmaya başlamıştı ki “öğrendim” diyerek susturdum.

“Roman, şehirle başladı.” Dedim Ayfer Teyzeye

Biraz şaşkın, çokça da anlamamışçasına gözlerime baktı. Neler gördüyse gözlerimde, sesi okşarcasına sordu:

“Neler oldu yavrum sana?”

“Ne olacak Ayfer teyze,

zaman yağdı üzerimize!”

Özkan SARI

Hiçbir Şeyi Özlemek


What A Wonderful World  / Brooklyn Duo

“Boşluğa dikkat edin.”

Tam olarak böyle yazıyordu. Parkenin üzerine bıraktığı arkası dönük şeritleri ritmik bir düzende ve hep aynı devinimle açıyor, birkaç saniye duruyor ve sonra yürüyüp, mekandaki boş alanlara yapıştırıyordu. Oturduğumuz zemine, duvarlara ve kapılara…

Hepsinde farklı bir mesaj olduğunu düşünüp, yüzü bize çevrilen her şeridin aynı şeyi söylediğini gördüğümde, kaçırdığım ne türden bir bağlantı olduğunu bulmaya çalışmıştım.

Dans başladı sonra.

Hatta, dans olup olmadığına karar veremediğim bir tür devinimler serisi…

Tek bir bedende karşıtlıkları buluşturan, oldukça dramatik ve algımı zorlayan hareketlerdi bunlar.

Hep acele eden, heyecanlı ve ısrarcı bir sağ elin, ağırbaşlı fakat kararlı solu tarafından dizginlenmesiyle başlayan ve giderek tüm vücuda yayılan boşluksuz bir mücadele…

O boşluklara iliştirilen üç kelimelik cümle ile ilişkiler kurmaya çalıştım dakikalarca.

O gün, o saat gördüm,

bugün, bu vakitler anladım ki, boşluklar mühimdir. Hatta mühimi az gelir;

boşluklar hayatidir.

“Ne için?” sorusu tarafından yutulmadan bulması gereken cevapları var insanın.

Cevaplar nerede bilen var mı?

Yok!

Çünkü bizi onlara götüren sorular da firarda.

Çünkü, kayıp hazinenin haritası da kayıp.

Çünkü, durursa öleceğini düşünen bir el var hayatımızda. Bütün boşluklara atıyor kendini. Bütün eslerimize depresif notalar yazıyor.

Vakit yok artık yağmur sonrası ağaç altı bir çimene  sırt verip bulut bulut saymaya ve nereden gelir bu dünyanın bereketli gözyaşı diye sormaya.

Mavisine kanıp, sularına dalıp, avucumuza doldurduğumuz saydam denizin  bizi nasıl kandırdığını anlamaya, hiçbir yere yetişmeden, yalnızca yürümek ve solumak için çıktığımız sokağın sene be sene nasıl da eskidiğini fark etmeye de vakit yok.

Yarışlarda, yükselip alçalmalarda ve fark edilmeye çalışılırken verdiğimiz savaşlarda yitip giden parçamızın ne olduğunu, neye benzediğini ve eksikliğinin hangi iyileşmeyen yarayı açtığını bilen de yok.

Bir ağacın gövdesine içi yanmadan balta sallayan ve bir ömrü yaşamaya değer kılan boşlukları kasıtlıca yok eden aynı el.

Huzurla bırakıp yer çekimine gövdemizi, gökyüzünü ve ötesini akıl almaz bulduğumuz saatleri bize çok gören, bir romanın içinde dertsizce gezinip, sevdiğimiz paragrafı defalarca okuyup, telaşsızca sayfaları çevirmekten alıkoyan da.

Özlüyorum ben.

Doludizgin ve seslice…

Gözümü güne açıp dakikalarca gerinmeleri ve “Kalkayım artık.”  deyip ardından yüzlerce yıl vaktim varmışçasına yorganı yeniden başıma çekmeleri.

Mecburi şeylerin arasına serdiğim ve gün geçtikçe uzunluğu kısalan kendime seslenişleri, hayali bedava gezmeleri, gerçekten düşe döşediğim serseri geçişleri…

Biz nereye sahi?

Nereye böyle kabus hapı içmiş gibi?

Bu neyin kavgası, neyin yarışı ve hangi bilinmez ödülün tırmanışı?

Boşluklarım nerede benim? Hiçbir şeyim hangi mazgalın kirinde?

Özlüyorum ben;

umutsuzca ve hücre hücre…

Var olma nedenimi duyumsatan,

beni  uçsuz bir evrenin akıllı  parçacığı yapan şeyi düşünebildiğim her değerli boşluğu özlüyorum.

Bu yüzden filmi ağır çekime almak istiyorum.

Bazılarımız için koşarken yelkovan pistinde hayatın,

durarak yaşamayı seçenler için,

görecesinde yitsin istiyorum akrep zamanın.

Özlüyorum ben;

Sözün içinde nefessiz kalan hece gibi.

Harf harf çoğalan ve önümde uzanan

 gündüze kavuşmayı bekleyen gece gibi.

Hiçbir şeyi…

Derya CESUR

90’lar Ben ve O Şarkı

Daha dün gibi derler ya hani,

öyleymiş sahi.

O şarkılar olmasa inanmaz insan

bunca yoldan, bu kadar çabuk dönülebileceğine geri.

90’ lı sayılarındaydık bin dokuz yüzlerin

ve elimizde yaş on yedi günlükleri…

Havalı şeydi büyümek.

Çocukluğu tatlı bir keyifle teslim ederken mişli geçmiş zamana

kalbimize yeni telaşlar sokuyorduk gizli gizli.

Güzel şarkılar karışıyordu damarlarımızdaki deli kana

ve platonik aşklar kıvranıyordu karnımızda.

90’ lar mıydı güzel olan yoksa ilk gençliğin peri tozu muydu bilemiyorum .

Gökyüzü ve sular daha az kirli,

harçlıkları zor toparlayıp aldığımız kasetlerdeki şarkılar

daha az dijital ve daha çok hisliydi.

Bugün bile dinlerken gönlümün pembe teline basıyorlarsa eğer

yanılıyor olamam değil mi?

Ben tam bir Tarkan fanatiğiydim.

Herkesin bir idolü vardı ve ben de  onu seçmiştim.

O günlerde bağıra bağıra eşlik ettiğim, ayarları bozulmuşçasına dans ettiğim şarkıları bugünlerde yeniden dinliyor ve aynı deli duyguları yeniden yaşıyor olmam bir mucize gibi.

Hele artık pek çok şeyin benden geçtiğine ikna olmuşken,

uzun zaman önce kaçırmışken kelebeklerimi

ve bu yaşamak bozgununda küstürmüşken keyif meleklerimi

avaz avaz söylüyorum aynı sözleri

“…Unutmamalı o güzel günleri 

Anılarla gönülleri hoş tutmalı avutabilmeli

Hatırlamalı sevgiyle anmalı

Ümitlerle yarınları hoş tutmalı, ayırmamalı…”

İnsan üzülüyor naifliğini yitiren dünyaya.

Uzaktan görmek bile yeterdi sevileni, güzel bir gündü diyebilmek için.

Güncelerimiz özlem dolu satırlarla dolardı.

Yorganı çekip başımıza sessizce ağlar, gözlerimiz yanmaya başladığında uykuya dalardık.

Duvarlarımız, kalbimizi çalan yıldızların  boy afişleriyle  dolar ve bu yüzden ebeveynlerle ergenlik kavgaları yapardık.

Bizim de çarpılan kapılarımız, sağa sola savrulan eşyalarımız vardı elbet

Ama bu türden bir yalnızlığımız yoktu.

Sabahlara kadar, parlayan bir ekrana bakıp, asla değmeyecek şeyler ve kimseler uğruna düzleştirdiğimiz boyunlarımız ve yozlaşmış arzularımız da yoktu.

Bazı yoklukları sevmem sanırım bu yüzden.

O defalarca dinlediğim ama yirmi sene sonra anladığım şarkıda söylediği gibi;

Ele geçirmeye çalışma hiç böyle beni 

Sen bana ben sana benzersek ne olur

Nasıl dayanır ki aşk bu kadar aynılığa

Beni neden sevdiğini hatırla ne olur

Aşk incelik ister canım hoyrat olma 

Beni böyle sev değiştirme boş ver anlama

Bir güç savaşı değil bu kendi haline bırak

Galibi yoktur ki hiç aşk bu unutma “

Keşke mesele yalnızca aşk olsa..

Büyük bir anlam kayması yaşıyoruz aslında.

Çocuklar oyunlarını, gençler masum sevdalarını ve yetişkinler mütevazi hayallerini kaybedeli epey oldu.

Ellerimizle yarattığımız canavarlar tarafından yutulmak üzereyiz.

Hayatlarımızı cihazlara teslim etmiş ve efendilikten köleliğe geçiş yapmış zavallılarız artık biz.

İlkel dürtülerin tüm duygusallığımızı mağlup ettiği, romantizmin itibarsızlaştığı, değerlerle yaşamanın soyu tükenmişlik sayıldığı bir modülde nefes alıp veriyoruz.

Hal böyle iken hala dününü hatırlayan bazılarımız, hüzünlü özlemler biriktiriyor göğüs kafeslerinde.

Bu yüzden geçmişin göreceli iyiliğiyle sarsılıyoruz o şarkıları dinlerken. Bu yüzden ben 90 ları geri çağırmak istiyorum, bir diğeri 70 leri belki.

Hasılı kelam, bugünden daha güzel bağlarım var eskiyle. İlk gençliğimin masum yürek atışları   benzemiyor şimdinin ucuz ve astarsız ilişkilerine.

Sertap’ın güzel sesinden çıkıp içime dökülen  o şarkıda olduğu gibi aslında.

İncindim, incitildim derinden

 Terk ettim kendimi

Tesadüfen karşılaştım içimde

Kendimle yeniden

Bir minicik  kız çocuğu hâlâ

Anlatamam gördüklerimi

O neşeli çocuğa

Artık beni asla yaralayamaz

Hayat eğer istemezsem

Yıllar beni kolay yakalayamaz

Ben durup beklemezsem

Siz yine de incelikli davranın

Benim kadar değilse de

Ben bu yüzden, incelikler yüzünden

 Belki daha çok üzüldüm

Nokta

Derya CESUR