Oyun

Uzun zamandır bir arkadaşımla şöyle bir oyun oynuyoruz; birbirimize bir cümle yazıp yolluyoruz ve bu cümle üzerine uzunca bir açılım yapıp tarafsız davranacağını düşündüğümüz yazar bir büyüğümüze gönderiyoruz. Tek kişilik jürimiz oylamasını yapıyor ve haftanın kazananını gerekçeleriyle bize bildiriyor.

Cümle her konuda olabilir. Herhangi bir kısıtlama yok. Tek kıstas; cümle ile ilgili açılım yaparken hayal gücümüzü kullanmak.

Bu hafta ilk cümleyi arkadaşım yolladı;

“Ben sevdiğin kadınım, bana âşık olduğunu söylediğin o ilk andaki bakışlarını anlat.”

Önce biraz garipsedim. Her zamanki cümlelerden farklıydı bu seferki. Sonrasında yaşayacaklarımızla eksik parçalar yerine oturacaktı fakat henüz değil.

İlk boş anımda oturdum bilgisayarımın karşısına, nasıl anlatılır ve tarif edilirdi ki böyle bir cümle? Ne kadar uzun olabilirdi ki bir bakışın tarifi ve ben bugüne kadar hiçbir kadına böyle bakmamışken?

Önümde açık duran Word sayfası üzerinde imleç yanıp sönüyordu fakat dakikalar geçmesine rağmen ben henüz bir harfe bile dokunmamıştım.

Kendimce zihnimde sahneler yaratıyor, karşımda duran kadının gözlerine bakıyor, hayal gücümü zorluyordum. Daha önce hiç hissetmediğim bir duyguyu yazmak, bu oyuna başladığımızdan bu yana hiç olmadığı kadar zorluyordu beni.

Konsantre olup bir yerden başlamalıydım. Tam o sırada kulağıma yaz mevsiminin misafirleri kırlangıç sesleri ilişti. Aklıma kuşlar geldi; kırlangıçlar, arı kuşları, kanaryalar ve daha birçokları. Geçmişten bugüne sayısız aşk hikâyesinin, efsanesinin kahramanıydı onlar. Neden benim kalemime de yol göstermesinler ki diye düşündüm…

Kelimeler de sürü gibi hareket ediyor bazen, ilkini özgür bırakmadan kâğıt üzerine diğerleri mıh gibi çakılıp kalıyor oldukları yere.

Ve ilk kelimeyi özgür bıraktım…

“İnsan vücudu artık en küçük yapı taşına kadar bilinmekte. İnsanlığın ürettiği teknolojik cihazlar ile görünmeyen noktalarımız bile ayrıntılarıyla incelenebiliyor. Gizlimiz saklımız yok kısacası…

Peki ya ruhumuz? Onu tam anlamıyla öğrenebildik mi? Hangi teknolojik cihaz ile görebiliyor, inceleyebiliyoruz?

Ölüm diye adlandırdığımız, ruh ve bedenin birlikteliğinin son bulacağı o ana kadar ikisi ayrılmaz bir bütün. Birazdan anlatacaklarımı sana bedenim üzerinden anlatamam. Ruhum üzerinden anlatmalıyım ki… Gizemli topraklarımda neler olup bittiğini izah edebileyim.

Çocukluğumdan beri ruhum üzerine tezahür eden düşünce; bu evrende bulunmayan, zaman, madde ve mekân algısının içinde yaşadığımız dünya ile karşılaştırılamayacak kadar farklı olduğu bir evren olmasıydı. Evrenin yöneticisinin hayal gücüm olduğu, bir parmak şıklatmamla şehirler kurduğum, bir parmak şıklatmamla dağlar yıktığım diyarlar.

Yine de bu diyarlarda olup bitenlerin, olup bitirdiklerimin, bedenimizin içinde yaşadığı dünya ve olaylardan tamamen bağımsız olduğunu söyleyemem. Dünya hayatında yaşadığın acı, korku, sevinç, mutluluk, hayal kırıklığı, pişmanlık ve benzeri duyguları, ruhunda, hayal gücünün gücü nispetinde farklı kurgular içinde yaşayabilirsin.

Şimdi beni iyi dinle…

Önceleri ruhum, ucu bucağı görünmeyen, rüzgâr esintilerinin toz kaldırdığı kurak topraklar gibiydi. Ara ara dar sokaklı mütavazı şehirler inşa eder, taş döşeli sokaklarında gezer, yaprakları kelimelerden bir şiir ağacı altında soluklanırdım. Çok uzun sürmez, ertesi gün yerlerinde yine kızıl toz zerreleri eserdi.

Bir gün geldi ki, o gün ruhumun diyarlarında rüzgâr esmez, etraf tozmaz oldu. O güne dek istikrarlı bir canlı hayatının olmadığı topraklarımda bir hareket hissediyordum. Önce yerler yeşerdi ve tüm toprak çimene büründü. Zaman ilerledikçe çimler arasında farklı böcekler ve minik kemirgenler belirdi. Yeni bir yaşam başlıyordu. Bu yaşamın dünyadaki bedenim üzerindeki izdüşümü; belki allaşan bir yanak, belki de daha hızlı atan bir kalp, belki de bir çift gözden kaçırılan bana ait bir çift gözdü!

Çok hızlı ilerledi her şey,  ruhum benim iradem dışında şekil alıyordu adeta.  Kuşlar! Ah evet kuşlar… Tüm gökyüzünü kaplamışlardı, küçüklü büyüklü rengârenk kuşlar. İspinozlar, turnalar, kırlangıçlar ve daha niceleri. Neler oluyordu, nereden gelmişlerdi, kim getirmişti?

Yaşadığımız dünyada seninle bedenlerimiz ne kadar yakınlaşır ve ne kadar uzun süre birbirlerine yakın dururlarsa, ruhumda da o denli değişiklikler meydana geliyordu. Fark ettiğim bir şey daha olmuştu, ruhumda gerçekleşen her bir olayın, bedenimde bir karşılığı vardı. Hem de her birinin.

İşte o zamanlar fark ettim o kuş yuvasını…

İçinde tek bir yumurta vardı. Yuvayı hangi kuşlar yapmıştı, şimdi neredeydiler bilmiyordum? Her gün ziyaret ettim o yuvayı. Her gün avucuma alıp ısıttım yumurtayı. Yumurtayla aramda anlam veremediğim bir bağ vardı. Sanki bana emanetti!

Biliyordum! Elbet bu yumurtanın da bedenim üzerinde bir eyleme denk gelecek bir karşılığı vardı. Bir gün yumurta çatladı ve içinden minik bir yavru çıktı.

Nasıl besleyeceğim konusunda beyin fırtınası yaparken anladım ki onu besleyecek olan benim duygularımdı. Evet, duygularımdan besleniyordu.

Kısa sürede büyüdü ve uçmaya başladı. Hiçbir kuş türüne benzemiyordu. Avcuma aldığımda kalbinin çok hızlı attığını hissediyordum. Tüm ruhumu dolaşıyor, her bir ağaca konuyor, her bir kaynaktan su içiyor ve ruhumun her bir noktasına kanat sürüyordu. Yetişkin bir kuş olana kadar bu böyle devam etti. Parmağıma konduğunda gözlerini gözlerimle buluşturuyor, uzun süre öylece bekliyordu. Biliyordum! Zaman yaklaşıyordu ve emanet süresi doluyordu.

Bir gün oldu ki her zamankinden farklı çırpıyordu kanatlarını ve her zamankinden farklı bakıyordu gözlerime… Veda edercesine…

Ve uçtu gitti!

Ruhumun ufkunda kaybolana dek izledim onu! İşte tam o an ayak parmak uçlarımdan bedenime bir şeylerin girdiğini fark ettim. Bir ağrı gibi, bir sızı gibi ama daha önce hiç şahit olmadığım. O an seninle beraberdim. Bir sahil kenarında, usul adımlarla sessizce yürüyorduk.

Parmak uçlarımda beliren o sızı; ruhumu aşıp bedenime ulaşan kuştu. Tıpkı ruhumdayken yaptığı gibi şimdide bedenimin içinde kanat çırpıyor, istisnasız her bir hücreme kanat sürüyordu. Kâh damarlarımda dolaşıyor, kâh kalbimde, kâh beynimde. Kanat sürmediği tek bir noktam kalmamıştı.

O an bir anda durduk ve seninle birbirimize döndük. Göz gözeydik. Kıpır kıpırdı içim. Sana söylemem gereken bir şey vardı. Anlatmam gerekiyordu olan biteni. Gözlerim gözlerine köprü kurmuştu, mistik bir yol açılmıştı sanki. Donup kalmıştık. Bakışların öylesine davetkârdı ki; sanki birini bekliyorlardı.

Ve o biri belirdi gözlerimde, bakışlarımda. Gelip göz kapaklarıma kondu. Dedim ya her olan bitenin bir karşılığı vardı. İşte zaman, o zamandı. Konuşmuyorduk, sadece birbirimize bakıyorduk. Göz kapaklarımdan havalanan bakışlarım, köprünün üzerinden uçup senin göz kapaklarına kondu. Son bir kez geriye dönüp bana baktı… Ve ardından gözlerinden içeri girip kaybolup gitti. Tam o sırada titreyen dudaklarımdan iki kelime döküldü:

Sana Aşığım!”

Ödevim tamamdı. Galiba bitirmiştim ve benim için çok zor olmuştu.

Yazdıklarımı hemen arkadaşıma mail attım ve ardından ben de ona vereceğim cümle ödevini düşünmeye başladım. O da yazdıktan sonra iki yazıyı da jürimize gönderecek ve sonuçları bekleyecektik.

Ama yazmadı…

Bir daha hiç yazmadı…

Bir mail yolladı bana ve bir daha hiç yazmadı:

“Biliyorum kızacaksın, biliyorum bir anlam veremeyeceksin ama ikimiz için de bunu yapmak zorundaydım. Yalnız gitmiyorum merak etme; ruhunun her bir yerine, bedeninin her bir hücresine kanat değdiren kuşunu da götürüyorum yanımda… Senden hatıra…

Seni tanımak çok güzeldi.

Hoşça kal!”

Ve bir daha hiç yazmadı…

Özkan SARI

Mikrofon Açık!

Hani bazen mikrofon açık unutulur da konuşmacının tüm konuştukları duyulur… Aslında programın akışının dışında yaşanan bir olaydır bu ve istenmeyen sonuçlara neden olabilir.

Benim de ara ara böyle istenmeyen küçük kazalarım olur. Özenle, kelimeleri seçe seçe, tekrar tekrar üzerinden geçerek yayınladığım yazılarımı bitirmemin hemen ardından, kalemimin kapağını açık unuturum. Planlı yazım faaliyetimin dışında gelişen ve kimsenin okumayacağını düşündüğüm kelimeleri ardı ardına sıralar, el ele tutuştururum. Özenmem, kelimeleri seçmem ve tekrar üzerinden geçmem. Orası sahnenin arkasında, seyirciden uzakta kuralsız bir alandır.

Kalemimin kapağı açık kaldıysa ve karalamaya başladıysa yer yer beyefendi, yer yer serseri kelimeler… Ve siz okuduysanız bu başıboş cümleleri,  bunun bir iş kazası olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Argo kelimelerimin rahatsız edici haykırışlarını duyarsanız eğer, kusura bakmayın ama bu konudaki burun kıvırışlarınızı ciddiye alamam, çünkü siz de fazlasıyla kullanıyorsunuz onları mikrofonun kapalı olduğu zamanlarda. Değil mi?

Peki, neden mikrofonun açık olduğu zamanlarda sarf ettiğimiz kelimelerle mikrofonun kapalı olduğu zamanlarda sarf ettiklerimiz çoğunlukla birbirine tezat oluşturur hiç düşündünüz mü? Kapalı olduğunda söylediklerimizin daha çok asıl ve samimi görüşlerimiz olduğu aşikâr iken, açık olduğunda söylediklerimiz neden gerçeklik ve samimiyetten uzak olur?

Fark, sahnenin neresinde durduğumuz ile ilgilidir. Sahnenin tam ortasında ışıklar altında ve seyircinin bakışları üzerimizdeyken, genellikle kendi benliğimizden uzak, seyircinin görmek ve duymak istediklerine yönelik sahte bir surete bürünürüz. Çünkü seyirci için sizin doğrularınızın ve acıtan gerçeklerinizin bir önemi yoktur. Ne kadar seyircinin duymak istediklerini dillendirir ve görmek istediklerini sahnelerseniz, seyircinin de takdirini kazanırsınız.

Sahnenin arkasında gözlerden uzak karanlık bir alanda ise kendi benliğimize bürünüveririz. Orada sadece bir seyirci vardır, o da kendimiz. Kendinizi kandıramazsınız. Seyirci koltuğunda otururken başka bir konuşmacının sizin duymak ve görmek istediklerinizi sergilemesi beklentisi içerisinde olabilirsiniz fakat konuşmacının(oyuncunun) da dinleyicinin(seyircinin) de siz olduğunuz bir ortamda kendinizi kandıramazsınız. İşte bu ortamda(mikrofon kapalı iken) başkaları tarafından fark edilirseniz, o başkalarının hayal kırıklığına neden olabilirsiniz. Buradaki ayrımı iyi yapmalıyız. Gerçeklerin sıklıkla kulağımızdan ve gözümüzden içeri girmesini istemeyiz. Gerçekler, özellikle akıl almaz insan ırkının şekillendirdiği bu gezegenin gerçekleri oldukça rahatsız edicidir. 

Biliyorum! Kalemimin kapağını(mikrofonu) açık unuttuğumu düşündünüz ve merakla serseri ve argo kelimelerimin izini sürdünüz. Ama yazarken kelimeleri yine özenle seçmeye çalıştım ve tekrar üzerinden geçtim. Yani aslında o yazı bu yazı değil…

Mikrofon açık!

Şimdi müsaadenizle sahneden iniyorum. Sahne arkasında küçük bir işim var.

Yine bazılarınız çok kapalı ve kafa karıştırıcı yazdığımı düşünebilir.

Ne yapayım?

Bu kadarını becerebiliyorum.

Özkan SARI

Ritim (0) Sıfır

Oraya nasıl geldiğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu. Öncesine ait hatırladığım ilk kare, salonun ortasında ayakta duruyor oluşumdu.

Salon içerisi zaman ilerledikçe kalabalıklaştı. Önümde uzun bir masa vardı. Masa üzerinde ne olduklarına dair bir anlam veremediğim onlarca farklı obje mevcuttu. Gül, üzüm, şarap, çatal iğne, neşter, makas, ruj, pamuk, tabanca, sigara, çakmak, zincir ve daha neler neler… Özenle masa üzerine yerleştirilmişti.

Oradaki herkes neden geldiğinin farkında gibi davransa da benim oraya nasıl geldiğim ve neyle karşılaşacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu.

Kısa süre sonra salona bir bayan girdi. Tek kelime konuşmadan masanın biraz ilerisine geçip beklemeye başladı. Hareketsiz, öylece bekliyordu ve üzerinde şöyle yazıyordu: “Ben altı saat boyunca burada ayakta duracağım. Bu objelerle bana istediğinizi yapabilirsiniz. Olacakların hepsinden ben sorumluyum.”

Neden altı saat boyunca hareketsizce bekleyeceğine, kendisine kimin neden ve ne yapabileceğine dair sorular zihnimin içinde dönüp duruyordu.

Kadın öylece bekliyor, içinde bulunduğum kalabalık öylece izliyordu. En küçük bir ses yoktu. Bu sırada gözlerimi masanın üzerine dikmiş, üzerinde bulunan farklı nesneleri inceliyordum. Bunlarla, hareketsiz öylece duran bir kadına ne yapılabilir ki diye düşünmeye başladım. Kadın adeta cansız bir manken gibi gözünü bile oynatmıyordu. Yaklaşık bir saat sonra bir bey masa üzerinde duran gülü alıp kadına uzattı. Herhangi bir tepki olmamıştı. Sonrasında adam, kadının ellerini açarak gülü avucuna yerleştirip yerine döndü.

Kısa süre sonra bu kez bir bayan masa üzerinden bir toka alıp kadının saçlarına taktı. Hemen ardından başka bir bayan masa üzerindeki ruju alıp kadının dudaklarını boyadı. Kadın hiçbir harekete tepki vermiyordu.

Kadının hareketsizliği, içimde, derinlerimde bir yerleri tetikliyor, benim de masa üzerinde duran objelerden biriyle kadın üzerinde bir harekette bulunma arzumu körüklüyordu. Başka insanlarda da aynı duygu belirmiş olmalı ki birçok kişi kadının etrafında çember olmuş üzerinde farklı eylemlerde bulunuyordu. Herkes eğleniyor gibiydi. Kadına zarar vermekten çekinerek hareket ediyorlardı. Bu gösteriyi daha fazla devam ettiremeyeceği kanısındaydım. Masadan tüy alıp kadına yaklaştım ve boynunun altını gıdıklamaya başladım. Buna tepkisiz kalamazdı muhtemelen, en azından boynunu hareket ettirir diye düşünürken; en ufak bir tepki vermedi. Galiba oldukça başarılı bir performans sanatçısıydı.

Zaman ilerledikçe hem ben hem de salonu dolduranlar daha da heyecanlanıyordu. Karşımızda hareketsiz, aslında canlı bir obje tüm etkilerimize tepkisiz kalıyordu.

Birisi kadının ağzına sigara sokup ateşledi. Sigara öylece duruyordu dudakları arasında. Hemen ardından bir bayan gelip elindeki makasla elbisesinin kollarını kesip yere attı. Adeta herkes aklındakini uygulamak için sıraya geçmişti. Ben de sıradaydım ve bu kez elimde herhangi bir şey yoktu. Sıra bana geldiğinde kadının suratına sertçe bir tokat attım. Yine tepki vermedi. Tepkisiz kalması kafamı karıştırıyor, içimde hırlamaya başlayan ne olduğunu bilmediğim ruhsal bir yaratığı besliyordu. Farklı bir şey yapmak için masanın oraya döndüm.

Diğer insanların enerjisi de benimle aynı doğrultuda ve yoğunluktaydı. Salon içerisinde bir enerji alanı oluşmuş, herkes bu mistik gücün esiri olmuştu. Gösterinin son bulmasına daha üç saate yakın bir zaman vardı ve aklımdan türlü fanteziler geçiyordu. Sonuç olarak gönüllü bir avım vardı. Ve içimde dişlerini bileyen bir avcı!

Bir bayan, kadına yaklaşıp üzerindeki elbiseyi neşterle keserek parçalayıp attı. Üstü tamamen çıplaktı artık. Bir diğer bayan rujla meme uçlarını boyayıp ardından kollarına ve göbeğine yazılar yazdı. İnsanlar homurtular eşliğinde zevkle olan biteni izliyordu. Bir adam yanaşıp kadının rujla boyanmış memelerini emmeye başladı. Kudurmuş gibiydim. Elime neşteri alıp kadının boynuna ince bir kesik attım, kesikten aşağı doğru ağır ağır kan süzülmeye başladı. Bir başka adam yaklaşıp akan kanı emiyordu. Etki büyüyordu fakat hala en ufak bir tepki yoktu.

Elinde duran gülü alıp, gülün dikenini sol göğsünün üzerine saplayıp olanca gücümle aşağı doğru kaydırdım. Gülün dikeni tenini yırtarak ilerledi. Bu acıya katlanması ve tepkisiz kalışı beni daha da kamçılıyordu. Bir bayan, kadının çıplak fotoğraflarını çekiyor, çıkan görüntüleri eline tutuşturuyordu. Bu sırada kadının gözyaşları yanaklarından aşağı süzülmeye başladı. Sadece gözyaşı akıyor, ne bir ses ne bir hareket fark edilmiyordu. Bir bayan yaklaşıp kadının gözyaşlarını sildi. Bir başkası çıplak olan üzerine bir şal örttü.

Ardından iki kişi kadını olduğu yerden kaldırıp salonun farklı noktalarına taşıdık. Onun bu hali cinsel arzularımı da arttırıyordu. Birçok erkek kadının bedenini okşuyor, dudaklarını, boynunu ve memelerini öpüyordu. İki elimle kadının belini kavradım ve tırnaklarımı var gücümle derisine batırdım. Ardından bedenini kaldırıp masa üzerine uzattım. Pantolonunu indirip tecavüz etmek istedim fakat çıkarmayı başaramadım. Bir taraftan da başkaları beni kenara çekiyordu. Kadını kaldırıp sandalyeye oturtup ayaklarını sandalye ayaklarına bağladılar. İnsanlar delirmiş gibiydi ve gözlerinin içleri parlıyordu. Hepimiz görünmez o koyu komutanın askerleriydik. Bunca etki karşısında kadının göstermediği tepki, artık kendisine uygulanacak en ağır eylemlerin bile resmi tasdikiydi bizim için.

Masa üzerinde duran tek mermiyi tabancaya yerleştiren biri, kadına yaklaşarak tabancayı şakağına dayadı. Salona bir anda büyük bir sessizlik hâkim oldu. Herkes dikkatle tabancaya ve onu elinde tutan adama bakıyordu. Tetiği çekmesini ve arkadaki duvarı boyayacak olan kanı seyretmeyi bekliyordu adeta kalabalık ve tabi büyük bir merakla ben de!

“Yeter artık!” diye bağıran bir adam gelerek tabancayı aldı. Galerinin sahibiydi bu… Ve gösterinin artık bittiğini haykırdı. Yaklaşık altı saat olmuştu. Zaman nasılda geçivermişti. Ellerim titriyor, canavarlaşan duygularım açlığının giderilmesini bekliyordu. Bu sırada herkesin gözü kadındaydı…

O kadın, yani Marina Abramovic; kafasını kaldırdı ve karşısındaki kalabalığa bakarak yürümeye başladı. Kalbime şiddetli bir korku hâsıl oldu ve sanki öldüğüne emin olduğum bir insan mezarından kalkmış üzerime yürüyordu. Kendi yarattığımız eser ruhumuza korku salıyordu. Büyük bir çoğunluk birbirini itekleyerek kaçışmaya başladı…

Kan ter içinde uyandım. Gördüğüm kâbusun uzun süre etkisinden kurtulamadım. Aklımda tek bir soru vardı:

Bu gördüklerim gerçek olsa aynı şeyleri yapar mıydım?

Cevabı da buraya bırakayım:

Marina Abramovic’in 1974 yılında sergilediği “Rhythm 0” adlı gösterisinde insan, bunların hepsini yaptı!

Özkan SARI

Mezarlıkta Bir Gece

Yatak odamın sarı ışığı altında, kelimeler gözlerimin önünden akmaya devam ederken önce kalbime, sonra beynime ulaşamaz oldular. Göz bebeklerime çarpıp yere düşmeye başladıklarında ise, elimdeki kitapla olan tek bağım sadece elimde olmasıydı. Kitabı kapatıp artık uyumayı düşünüyordum ki bana seslenen bir sesle irkildim:

“Artık bırakmalısın, okuduklarından bir şey anlamaz oldun, aşk ile ilgili düşüncelerimin olduğu bölümdesin, kaçırmanı istemem.”

Ayakucumda durup bana bakan adamı görüyor, yaşadığım şokun etkisiyle ben de sadece ona bakıyordum. O ise suratımın korku ve şaşkınlıkla büründüğü ifadeye bakıp için için gülüyordu.

“Ne arıyorsun benim yatak odamda, in misin, cin misin?”

“Hayır, ne inim ne de cin. Ben Haruki Murakami’yim. Kitaplarımı okuyarak beni sen çağırdın unuttun mu?”

Galiba rüyadayım diye düşündüm fakat rüyaya benzemiyordu. Öldüm mü desem, o da değildi. Bir müddet sonra merak etmeyi bırakıp ne de olsa rüyadır diyerek Murakami’ye seslendim.

“Buraya nasıl geldin diye sormayacağım ama neden geldin?”

“O zaman lafı çok uzatmadan anlatayım. Biliyorsun! Ben hala bu dünyada yaşayan yazarlardan biriyim ve ölmüş yazarlarla bu dünya arasında bir köprü görevi görüyorum. Biz bu yazarlarla belli aralıklarla, belirli bir yerde toplanıp bazı konular üzerinde kısa sohbetler ediyoruz. Bu sohbetlere, yine hala dünyada yaşayan ve tüm bu yazarlarla ortak bir bağı olan birini de davet ediyoruz. Bundan sonraki toplantımız için ise seni seçtik. Toplantımızı senin şehrinde ve senin belirleyeceğin bir yerde yapacağız. O gün geldiğinde gece tam 01:00’da herkes orada olacak.”

“İyi ama benim o yazarlarla ne gibi bir bağım olabilir ki? Anlattıkların çok saçma ve mümkün olmayan şeyler. Sana inanmamı beklemiyorsun herhalde.”

“Bak evlat! Sen istemeseydin eğer zaten seçilmezdin. İnanıp inanmamak senin seçimin. O gün ki toplantımızın konusu ‘aşk’ olacak. Senin belirlediğin yeri biz biliyor olacağız ve tam söylediğim saatte orada olacağız. Haftaya pazartesi gecesi unutma. Hatta konunun ilk açılışını da ben yapayım. Kim âşık olmuşsa, kendisinin eksik parçalarını arıyordur. Bu yüzden âşık, maşuğunu düşündükçe acı çeker. Bu tıpkı, uzun zamandır görmediğin birinin odasına girdiğinde bulduğun anılar gibidir.”  Dedi ve gözden kayboldu.

Sabah uyandığımda başım ağrıyor, hemen yanımda Murakami’nin kitabı duruyordu. “Ne rüyaydı ama” dedim içimden. Her zamanki gibi yine kitabın etkisinde kalıp rüya görmüştüm. Daha iki gün önce de rüyamda Goethe’yle birlikte Genç Werther’in mezarını ziyaret etmiştik.

Rüyanın üzerinden bir hafta geçmiş ve pazar akşamına gelmiştik. Uyumadan önce yeni bir kitaba başlama düşüncesiyle kütüphanemi karıştırdım. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri ayarlama enstitüsü’ kitabını raftan indirip yatağıma uzandım. Hep yaptığım gibi önce kitabı kokladım. Huzur kokusunu tarif et deseler, kitap kokusu derdim galiba. Kitabın bilgi ve önsöz sayfalarını geçip ilk sayfasını açtığımda içinde bir not kâğıdı buldum. Çok eski bir kâğıda çok eskiden yazılmış gibiydi ve okumaya başladım:

Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki, eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde, fakat daima ödersiniz. Yarın gece saat tam 01:00’da unutma! Ahmet Hamdi”  Yazılıydı kâğıtta.

Allah’ım sen benim aklıma mukayyet ol. Galiba artık kafayı yemek üzereydim. Güneşin doğmasıyla beraber çoktan toplanılacak yeri bulmak için arayışlara başlamıştım. Nereyi bulacaktım ki, kimler gelecekti, nasıl bir düzen istiyorlardı. Yemek ya da içecek bir şeyler isterler miydi? Zihnimde dolaşan onlarca sorunun arasında aklıma bir yer gelmişti; Mezarlık! Ne de olsa mezarlıklardan korkmuyordum. Asıl korkacaklarımız mezarlığın dışındakilerdi.

Akşam saat  22:00’da hazırlanıp evden çıktım. Mezarlığa ulaşıp içindeki parsel yollarından birinin üzerindeki banka oturup beklemeye başladım. Etrafta tam bir ölüm sessizliği ve karanlığı mevcuttu.

Kendi kendime seslendim:

Allah’ım ben ne yapıyorum böyle… Ve Ey aşk! Sen nelere kadirsin!

Zaman, gecenin koyu karanlığı içinde bir yılan gibi sessizce  akıp gitmekteydi. Zaman ilerledikçe zihnimin içinde tepinip duran sorulara bir yenisi daha ekleniyor, akıl sağlığım ile ilgili şüphelerim artıyordu. Mezarlık, ölü yazarlar, aşk ve ben. Bu dört kelimeyi cümle oluşturması için insanlara dağıtsak, birçoğu dokunmadan geri teslim ederdi muhtemelen.

Karanlığın içerisinde ışık olarak beliren tek nokta kol saatimin akrep ve  yelkovanı üzerindeki fosfordu. Akrep 1’e doğru yaklaşırken, yelkovan 9’un üzerindeydi. Kalan on beş dakika ömrümün en yavaş ilerleyecek olan on beş dakikası olabilirdi. Börtü böceğin mezarlık içerisinde kurumuş otlar arasında çıkardıkları sesler, muhtemelen biraz sonra şahit olacaklarına seyircilik yapmak için ön saflardan yer kapma telaşından kaynaklanıyordu. Kalın gövdeli meşe ağaçları ise baykuşları davet etmiş, dallarında misafir etmekteydi. Sahne ve seyirciler hazırsa, geriye tek eksik kalıyordu; oyuncular.

Saat 01:00

“Aşk, aslında hiç doğal olmayan bir olgudur ki kendini nadiren tekrar eder; ruh yeniden bakire kalamayacak hale gelir ve bir başkasının ruhundaki okyanusa dalacak gücü kendinde yeniden bulamaz.”  Sözlerinin ardından bileğinden sonrasının olmadığı bir el bana uzanıyordu, o an anladım ki gösteri başlamıştı. Bana uzanan eli tutmamla beraber James Joyse’nin bedeni belirivermişti ve : “Hey! Genç dostum tam bir hayal kırıklığı içerisindeyim. Ben ‘ölüler’ kitabını yazarken bile mezarlığa gitmedim. Sen aşk üzerine olan bir toplantı için mezarlığı mı seçtin?”

Ben daha cevap olarak ne söyleyeceğimi düşünürken hemen ardımdan bir ses daha belirdi: “James! Sakin ol dostum, sadece sen değilsin bu toplantının tek misafiri ve ben mezarlıkları çok severim. Ne şiirlerime ilham olmuştur mezarlıklar ve ölüler, onlara olan hasretimdi intihar etmeme sebep ve sen genç dostum kulak asma, kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı.” Kalın paltosu ve elinde bastonuyla Oscar Wilde karşımda duruyordu. Keskin bakışları göz bebeklerimi delebilirdi. Tebessüm ederek devam etti: “Aşk bile salt fizyolojik bir sorundur. Bizim öz irademizle hiç ilişiği yoktur. Gençler sadık kalmak isterler, kalamazlar; yaşlılar sadakatsizlik etmek isterler, edemezler. Söylenecek söz bundan ibaret. Ben mazarlığı gezeceğim müsaadenizle”

“Hey Oscar! Bizi karşılamadan mı gidiyorsun. ‘İşkence’ üzerine sohbet ettiğimiz Prag’daki müzede de işkence aletlerini inceleyeceğim diye gözden kaybolmuştun. Merhaba genç adam, ben Milan Kundera, son okuduğun kitabımı sıkılıp bitirmediğini bilmediğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Madem konumuz aşk dinle öyleyse: Bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur, sadece farklı değil aynı zamanda da zıt tutkular. Aşk çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur.” Milan Kundera sözünü bitirip şapkasını çıkardı ve bizi selamlayarak yanıma oturdu.

Ben ise içinde bulunduğum paranormal olay karşısında sınırları belli beynimin, kontrolü, sınırları sonsuz ruhuma vermesi için dua ediyordum. Derken bir elin başımı okşadığını fark ettim ve ılık bir ses dalgasının kulaklarımın kıyılarına çarpışını:

“Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-Li-Ta; Dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-Li-Ta. Bu sadece kitabımdan bir alıntı genç adam, aşk ile ilgili asıl söyleyeceğim şu ki; Aşk yalnızca cinsel olamaz; çünkü o zaman bencilcedir ve bencilce olduğu için de yaratmaz, yıkar. Ben Vladimir Nabakov, biraz kenara kayarsanız yanınıza oturabilirim.”

Mezarlık içinde toplanmaya başlayan ölü yazarların üzerinden şiddeti düşük, gözü rahatsız etmeyen çok loş bir ışık dalgası yayılıyordu. Yazarların çoğalmasıyla ışık da çoğalıyor, artık gözler yüzleri seçebiliyordu. Yazarlar ardı ardına beliriyor. Kimi mezar taşlarına sırtını vermiş yerde oturuyor, kimi meşe ağaçlarına dayanmış ayakta duruyordu. Tabi yerden biraz yüksekte havada asılı duranlar ve bana temas halinde yanımda oturanları da belirtmeliyim.

“İki insan birbirini seviyorsa, buna mutlu bir son yoktur.” Dedi elinde tuttuğu siyah beyaz renkteki kedisiyle Ernest Hemingway.

Mezar taşına sırtını dayamış yerde oturan İtalyan şair Cesare Pavase söze girdi Hemingway’in ardından. “İnsan kendini bir kadına duyduğu aşk yüzünden öldürmez. Aşk bizi tüm çıplaklığımız, sefilliğimiz, düşkünlüğümüz ve hiçliğimizle açığa vurduğu için öldürür. İşte ben de kendimi öldürdüğümde sadece kırk iki yaşımdaydım genç dostum” dedi bana seslenerek.

“Hey! Bırakın şu ipe sapa gelmez aşk üzerine düşüncelerinizi ve beni dinleyin. Hey Genç Türk! Sen daha fazla aç kulağını, diğerleri dinlemeyecek çünkü. Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran bir yüzey bulur; bizi gidişten daha fazla büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir. Fransız yazar Marcel Proust’tu sırasını salan.

“Ülkeme hoş geldiniz dostlar! Ve sen genç arkadaş, sen de aramıza hoş geldin.” Dedi Oğuz Atay ve devam etti: “Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi, boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna. Dedi ve sustu.

Mezarlık her geçen dakika kalabalıklaşıyordu. Virginia Volf, Jane Austen, Mary Shelley, Harper Lee gibi birçok kadın yazar da kalabalığın içindeydi. Bazen aşk üzerine konuşmalar karşılıklı atışma şeklinde, bazen herkesin kulak kesildiği kısa bir anektod şeklinde  devam ediyordu.

Bir ara kalabalığın arasından aksakallarıyla göğe doğru bir yazar yükseldi. Tüm konuşmalar kesildi ve herkes o yöne doğru bakıyordu. Bu Tolstoy’du. Gür ve bilge sesiyle seslendi: İnsanlar, aşk üzerindeki görüşlerini değiştirmelidir. Kadınla erkek, cinsel aşkı şimdi olduğu gibi şiir havasına büründürmekten kaçınmalıdır. Bunun yalnızca insanı alçaltan hayvanca bir iş olduğu kabul edilmeli.

“Konu aşk olunca, haliyle katılan çok olmuş.” Dedi sağ kolunu omzuma dolayan Nazım Hikmet. “Unutma evlat, başka hiçbir konu başlığı bu kadar ölü yazarı bir araya toplayamazdı. Daha sabaha çok var ve güneş doğana kadar burada olacağız. Herkes aşk ile ilgili kısa düşüncelerini paylaşacak. Şu ana kadar duyduklarına dikkat et hepsi farklı. Neden? Çünkü burada gördüğün herkes kendi oldu da ondan. Oscar Wilde’nin dediği gibi “kendin ol; diğerleri çoktan kapıldı.” Ve kendi aşk tarifini kendin yap. Her gönlün, her zihnin aşka verdiği tepki farklıdır. Kimi yok oluşu tadar, kimi yeniden doğuşu.”

Güneş yüzünü göstermiş, mezarlık içerisindeki kısa çalıların üzerlerinde biriken çiğ tanelerini uyandırmaktaydı. Uyanıp buharlaşan çiğ taneleri mezarlığı sis bulutu içinde bıraktı. Kimse kalmamıştı. Gecenin karanlığında şahit olduklarımın büyüsünü gün ışığının tırnakları törpülüyordu. Eve gitmek için ayağa kalktığımda, sol çaprazımda ki mezar başında biri uyumaktaydı. Yüzümde ince bir tebessüm belirdi; bu Haruki Murakami’ydi. Uyandırdım.

“Sen neden buradasın?”

“Unuttun mu, dün gece burada olanların arasındaki tek yaşayan yazar benim. Yani hala buraya aitim. Hadi sana gidip kahvaltı yapalım. Ardından Tokyo’ya uçacağım. Beni havaalanına bırakır mısın?”

“Hı hı… Tabi ki…”

“Herkes söyledi fikirlerini, sen ne diyorsun bu aşk olayına?”

“Aslında söyleyecek bir şeylerim var. Gece burada olan yazarların birçoğunun aşk üzerine olan düşüncelerini okumuştum. Yıllardır her bulduğumu kazana attım, yıllardır fokurdar. Ve bir gün yeter dedim bu kadar kaynadığı. Daldırdım avuçlarımı içine ve bir yudum içtim. Sordum ruhuma, nasıl tadı diye… Anlat dedim bir cümleyle.”

“Eeeee meraklandırma insanı, ne dedi?”

“Aşk, âşık ve maşuk arasında ağzı açık makas arasında durur. Makas kapanmadığı sürece canlıdır. Yani, bedenler birbirine yaklaştıkça, ruhlar birbirinden uzaklaşır.”

Murakamiye döndüm ve: “Yatak odama geldiğin gece, bu sohbetlere yine hala dünyada yaşayan ve tüm bu yazarlarla ortak bir bağı olan birini davet ediyoruz demiştin. Peki neydi bu yazarlarla benim aramda olan ortak bağ?”

Murakami tüm bedenini bana doğru döndürerek japon usulü selamladı ve ardından cevap verdi:

“Aşk”

Özkan SARI

Son Palyaço

Yanılmıyorsam onlu yaşlarımın başındaydım. Küçük ve yoksul bir Anadolu kasabasında yaşıyorduk. Babam terziydi. Yeni bir elbise almanın kasabada yaşayan çoğu insan için hayal olduğu, söküğünü diktiren, yırtığını yamatanların çoğunlukta olduğu bir ortamda kazandığı üç beş kuruşla evini geçindirmeye çalışırdı babam.

Yılda bir kez kasabamıza panayır kurulurdu. İmkânı olanlar alışveriş yapıp kurulan oyun ve oyuncaklarda eğlenirken, imkânı olmayanlar da eğlenenleri izleyerek eğlenirlerdi. Sonuç olarak herkes panayır kurulduğu zamanlarda daha bir sevinçli olurdu. Kasabaya çöken yoksulluk sisi ve kokusu birkaç günlüğüne dağılıverirdi.

Bir gün kasabada hızla bir söylenti yayılmaya başladı; panayıra palyaço gelecekmiş. Ne olduğunu bilmiyorum tabi. Sandım ki değişik bir hayvan gelecek. Gelecekmiş gelmesine de bir çadırın içinde sadece parasını ödeyenler görebilecekmiş. Bu da demek oluyor ki ben göremeyeceğim. Bu duruma biraz can sıksam da çabuk unuttum. Zaten sonrasında bu palyaçoyu görecek şanslı çocuklardan çoğu kasabada ballandıra ballandıra anlatacaklardı. Onlardan dinlerdim.

Bir akşam yemeğinden sonra babam, üç kız kardeşime ve bana en güzel elbiselerimizi giymemizi söyledi. O zamanlar sadece iki çift elbisemiz olurdu, biri günlük giydiğimiz, diğeri bayramlarda. Bayramlık elbiselerimizi giydikten sonra evden ayrıldık. Babamızın ellerinden sımsıkı tutup panayır yerinde bir çadıra geldik. Yıllar sonra öğrendim ki babam bizi oraya getirmek için dedemin hatırası cep saatini satmış. Bir daha da öyle bir etkinliğe götüremedi babam bizi.

İşte o gün tanıştım ben palyaçoyla. Yüzü gözü boyalı, yuvarlak, kocaman burunlu, renk cümbüşü bir elbise içindeki bu canlının insan olduğunu algılamam epey bir zaman aldı. O gün güldüğüm kadar belki de hiçbir zaman gülmedim. O gün sevindiğim kadar belki de hiçbir zaman sevinmedim. Göz bebeklerinin içi gülüyor derler ya… İşte ben göz bebeklerimin gülüşmelerini bile duyuyordum.

Kusuruma bakma lafı uzattım biraz…

On dokuz yaşıma geldiğimde kasabadan ayrıldım ve büyük şehirlerden birinde yaşayan halamın yanına yerleştim. O zamanlar köyünü kasabasını terk edenler, şehirlerde yaşayan akrabalarının yanına giderlerdi. Kimi kısa, kimi uzun bir süre misafiri olurdu o evlerin. Şimdi ise yatıya bir gün bile kabul etmiyor birçokları. Ben, halamın evinde iki çocuğu ve eniştemle beraber tamı tamına iki yıl üç ay yaşadım. Bir gün bile yabancı olduğumu hissetmeden. Şimdi ise daha misafir eve gelmeden ne zaman gideceğine kafa yoruyoruz.

Halamdan ayrıldıktan sonra kendim bir ev tuttum. Farklı birçok işte çalıştım. İşsiz kaldığım bir dönemde kendime sorduğum “ne yapabilirim?” sorusu üzerine düşünürken, zihnim beni yıllar öncesine götürdü. Palyaço gören küçük bir çocuğun gülüşen göz bebeklerinin ta içine… Hüzünlü bir tebessüm yerleşti yüzüme. O zamanlar içimde taşıdığım duyguların saflığını ve şeffaflığını düşündüm. İşte o zaman aklıma düştü palyaço olmak.

Önce kendime bir kostüm diktirdim. Ardından yüz boyaları ve gerekli aksesuarları aldım. Sonraki günlerde aralıksız her gece hazırlanıp aynanın karşısına geçtim. Aynaya her baktığımda iki farklı kişi görüyordum; biri on yaşlarında küçük bir çocuk, diğeri ise bir palyaço. Aklımda tek bir soru vardı?  Ne yapmalıydım ki aynada gördüğüm palyaço, yine aynada gördüğüm çocuğun göz bebeklerini güldürebilsin? İşte bu hedef doğrultusunda haftalarca o ayna karşısında çalıştım.

Gazeteye palyaço ilanı verdiğim üçüncü gün ilk işim için yola çıkmıştım. Sana o günü nasıl anlatsam bilemiyorum. Şöyle ifade etsem zihninde bir şeyler canlanır sanırım: göz bebeklerinin içi gülen bir palyaço, o gün orada bulunan tüm çocukların göz bebeklerinin içini güldürmüştü.

İşte gülen o gözler ve içinde henüz nokta kir barındırmayan hisler taşıyan o kalpler benim bunca yıldır yakıtım oldular. Sayısız organizasyona katıldım ve sayısız çocuk tanıdım.  Ve çocukların, yetişkinlerin hiçbir zaman anlayamayacağı hayal dünyaları benim evim oldu. Yirmi yedi yıl böyle bir çırpıda geçiverdi.

Yaşadığım şehirde bir palyaço efsanesi haline gelmişken son yıllarda işlerim kademeli olarak azaldı. Tanıyanlar beni davet etmeye devam ederken tanımayanlar; “Biz erkek palyaço istemiyoruz.” Dediler. Zaman ilerledikçe tanıyanlar da beni davet etmemeye başladı. Önce bunun yaşımın ilerlemesiyle alakalı olabileceğini düşünüyordum fakat gördüm ki genç de olsa kimse erkek palyaço istemiyordu. Keşke bu kulaklarım duymasaydı ama insanların; “o kadar çocuğu bu herife mi emanet edeceğiz.” ,“Hayatım görmüyor musun her gün küçük çocuklara tecavüz haberleri izliyoruz. Sen ne olduğu belirsiz adamı mı eve getireceksin?”, “Ben kesinlikle bayan palyaço istiyorum.” Vb. Sözlerini sıkça duymaya başladım. Böylesine çürümüş bir toplumda haksız da sayılmazlardı.

İşte böyle… Şu an elli iki yaşımdayım. Artık ücretli palyaçoluğu bıraktım. Biliyorum sana bunları anlatırken yer yer gözlerim doldu, yer yer dolmayla kalmadı taştı.

Bundan sonra en büyük tesellim etrafımı sarıp yanaklarıma öpücükler konduran çocuklarımla çektirdiğim basit bir fotoğraf kağıdına basılı hatıralarım olacak.

Çok üzgünüm evet! Ama inan kendime değil. Ben bir iş bulur yine geçimimi sağlarım. Peki ya yıkılıp yerle bir olan insanın insana olan güveni nasıl tekrar sağlanacak? Bundan sonra belki de hiç!

Son olarak sana şunu söyleyeyim: Bak evlat! İnsanı anlamak için yüzündeki ifadeler (üzgün, şaşkın, sinirli, tebessüm vb.) gerçek anlamda hiçbir şey ifade etmez. O ifadeler kasların eseridir ve kaslarını beynin kontrol eder. İnsanı anlayabileceğin tek yer göz bebekleridir. Göz bebeklerinde beliren işaretler ise gönlünün yansımasıdır. Tabii artık insanlar birbirlerinin gözlerine değil sadece yüzlerine bakıyor!

Müsaadenle… Kal sağlıcakla…

***

Oturduğu ahşap sandalyeden kalkıp ağır adımlarla uzaklaştı Şeref Abi. Konuşmamız boyunca gözlerini gözlerimin derinliklerinden hiç ayırmadı. Ben ise anlayamadığım bir refleksle gözlerimi kaçırdım durdum. Bir çay daha söyleyip uzunca bir süre oturdum belediyenin çay bahçesinde. Telefon numarasını neden istemedim diye kızdım kendime. Garsonlardan birine sordum telefon numarasını. Telefon kullanmıyormuş ama iki güne bir mutlaka gelirmiş çay bahçesine. Teşekkür edip kalktım.

İki gün sonra tekrar aynı yere gelip aynı masaya oturdum. Aynı garsona Şeref Abi’yi sordum:

“Abi dün geldi Şeref Amca. Hepimizle vedalaşıp gitti.”

“Nereye?” diye sordum şaşkın ve gür bir sesle.

“Valla kasaba masaba bir şeyler söyledi. Panayır mı kuruluyormuş, panayır mı kuracakmış… Herkese ücretsiz mi olacakmış… Buna benzer şeyler söyledi gitti.”

“Peki, hangi şehir hangi kasaba?”

“Bilmiyorum abi!”

“Peki ya telefon numarası falan?”

“Bilmiyorum abi!”

Yerimden kalkıp iki gün önce Şeref Abi’nin gidişini izlediğim kesme taşlı yola doğru döndüm ve usulca seslendim:

Güle güle Palyaço!

Özkan SARI