Bir otel odasında…

Sana yazarken özgür hissediyorum kendimi.

Yapay kuluçkalarda olgunlaşmasını beklediğim yumurtalar gibi değil de ardı ardına sıraya girmiş tırtılların seremonisi gibi bir bir kanat çırpışlarının sesleri duyuluyor kelimelerimin. Sen siyahsın, beyazsın deyip yargılamadan hiçbirini…

Sana yazarken çocuk hissediyorum kendimi.

Smokin giydirip, öyle okunduğunda kimsenin anlamadığı cümleler kurmuyorum mesela, aksine üstü başı kirli, gülüşü sihirli, kendisi sabi kelimelerimi tutuşturuyorum el ele…

Sana yazarken sonbahar hissediyorum kendimi.

Öyle vakur, güneşiyle ısıtan, beyazıyla göz kamaştıran, yeşiliyle neşe katan mevsimler gibi değil de bir yanı yaprak döken, bir yanı sararıp solan, bir yanı hüzne boğan, bir yanı yağan, bir yanı esen, bir yanı özleyen… Bak; işte ben! Diyebildiğim sonbahar gibi…

Sana yazarken çıplak hissediyorum kendimi.

Öyle esvaba bürünmeden, yalancı kokular sürünmeden, derinleşmiş çizgilerimi gizlemeden, saçlarımı taramadan; anadan üryan. Dokunur da ayva tüylerin tenime, değer göbeğin göbeğime, bedenimin titremesini, kanımın kaynamasını duy diye…

Ne göründüğüm gibi olabiliyor, ne de olduğum gibi görünebiliyorum bu hayatta… Işık vuran yüzeylerim aydınlık oluyor da diğer yanım hep karanlıkta kalıyor. Karanlıkta bir çocuk dolaşıyor, geçerim de aydınlık tarafa; büyürüm diye korkuyor. Sana yazarken göründüğümü değil, olduğumu emanet ediyorum sayfalarda… Aydınlığımı görüyorsun da gel dolaş diye karanlığımda!

Merak etme okumuyor kimse, önceleri sayfa sayfa saklardım da şimdilerde buruşturup atıyorum çöpe…

Sana yazmak, bana yazmak gibi…

Çok uzaktaymışsın da ama bir o kadar yakın gibi…

Sanki hep varmışsın da aslında hiç yokmuşsun gibi…

Zebercet simalı bir resepsiyon görevlisinin olduğu, karanlık bir Ekim akşamının, karanlık dar sokaklarında bir otel odasından yazıyorum sana bu satırları. Birazdan da buruşturup atacağım çöpe… Merak etme okumuyor kimse, bilmiyor da sana yazdığımı.

Sana yazarken hissetmiyorum kendimi.

Bedenim burada da ruhum sanki astral bir yolculukta,

Ben hep yazıyormuşum da sen hep okuyormuşsun gibi…

Sanki hep varmışsın da aslında hiç yokmuşsun gibi!

Aydınlık gibi… Karanlık gibi…

Bitti.

Özkan SARI

İnsan

Hepimiz insan denilen canlı türüne aitiz. Vücutlarımızın hayatını devam ettirebilmesi için ihtiyaç duyduğu her şey aynı. Hepi topu kırk bin kilometre çevresi olan küre biçimli bir toprak parçası üzerinde yaşıyoruz. Ama gece çöküp, modern mağaralarımıza çekilip ışığı karanlığa mağlup ettiğimiz an hepimiz bambaşka hayatlar yaşıyoruz.

Ben çok beceremem öyle insan üzerine felsefi konuşmalar yapmayı. Daha önceleri hiç düşünmedim bu konular üzerinde. Hatta hiçbir konu üzerinde düşünmedim desem yalan olmaz. Bir gün geldi ve öyle bir şey oldu ki; işte o gün bugündür insan üzerine düşünür dururum… Nasıl olur da her şeyiyle aynı olan bu canlı türü düşünsel ve duygusal düzlemde birbirinden bu kadar farklı olabilir. Nasıl olur da insan dışındaki diğer canlı türlerinin yaratılışlarına muhalif hareketleri çok nadir durumlar dışında gözlenemezken, insan denilen canlı türü hayvan deyip geçtiğimiz canlılar kadar bile istikrarlı olamaz. Bu durumu sadece; insanda “akıl ve düşünme gücü” mevcut diyerek açıklamak doğru bir yargı mıdır?

İşte, insanların bu farklılıklarının satır aralarında saklı bir yaşanmışlık sizlere aktarmak istediğim ve o insanları sizlerin de tanımanızı istemem.

Otuz iki yaşımdaydım kızım Müjgan’a hamile kaldığımda. Hamile kaldığımı öğrendiğim gün başka bir gelişme daha yaşandı. Uçak motor teknikeri olan eşime yurt dışından bir firmadan iş teklifi geldi. Daha önce ne ben ne de eşim hiç yurtdışına çıkmamıştık. Karar vermek çok zor oldu bizim için; yüksek sayılabilecek bir maaşla yurtdışında yaşayıp doğacak kızımıza daha güzel bir gelecek kurabiliriz diye düşünüyorduk ama bir taraftan da ailemiz ve yakınlarımızı bırakıp gitmek, yeni bir ülkede yaşamanın zorlukları karşısında tedirgin oluyorduk. Uykusuz geçen birkaç gecenin ardından kararımızı verdik; gidiyorduk.

Aradan henüz bir ay gibi bir süre geçmişti ki yeni bir dünya bize kapılarını açtı. Yeni yuvamız Finlandiya’ydı artık. Eşimin çalıştığı havacılık şirketine ait şehir dışında konuşlu, yaşayanların hepsinin şirket çalışanı olduğu yaklaşık otuz haneli bir köydü burası. Eşim çabuk uyum sağladıysa da ben aynı uyum başarısını gösteremedim. Hamileliğimin de katkısıyla engel olamadığım ağlama nöbetleri bir anda tüm neşemizi kaçırdı. Yaşadığımız köyün şehre uzak olması ve kuzeye yakın olmasından kaynaklı soğuk havası, komşularımızla iletişim kuramamam, eşimin uzun çalışma saatleri, evimizin kültürümüzden çok uzak mimarisi bile psikolojime olumsuz anlamda katkı yapıyordu. Karnımdaki bebeğimin sağlığından bile endişe eder olmuştum. Eşimin üzülmesini istemediğim için onun yanında neşeli olmaya çalışıyor, bir şeyler belli etmemeye gayret gösteriyordum ama nafile… Aniden boğazıma bir yılan gibi çöreklenen ağlama nöbetlerine engel olamıyordum. Kâbus gibi geçen ilk ayların ardından yavaş yavaş kendimi daha iyi hissetmeye başlayacaktım.  

Köyümüzde yedi kıtadan, tam on dört farklı milletten insan yaşıyordu. On günde bir şirketin düzenlediği akşam yemeklerine tüm köylü katılıyor, aileler birbiriyle yakınlaşma imkânı buluyordu. Dil bilmemem büyük bir sorun olsa da samimiyetin ve iyi niyetin ayrı bir dil olduğunu burada öğrenecektim. Hamile olmam ve köyün şehre olan uzaklığı dil öğrenme konusunda elimi kolumu bağlasa da vakit buldukça eşimle dil öğrenme üzerine çalışıyorduk.

Aylar birbirini kovaladı ve Müjgan’ı kucağımıza aldık. Babam doğumu Türkiye’de yapmadığım için bize darılsa da bu süreçte yalnız olmama razı olmadığı için annemi bir müddet kalması için yanımıza göndermişti. Müjgân hayatımıza yeni bir anlam katmıştı. Komşularımızın yakın ilgisi ve annemin yanımda oluşu bu süreçten güçlenerek çıkmamama yardımcı oldu.

Kışı atlatmış ve ilkbahara merhaba demiştik. Annem doğrudan bize söylemese de babamın daha fazla yalnız kalmasına üzüldüğünü anlıyorduk. Baharın ortalarında annemi yolcu ettik.

Artık komşularımla anlaşabiliyor, derdimi anlatabiliyordum. Hemen hemen otuz hanenin hepsi de bir bütün olmuş; dil, din, ırk farklılıkları, ortak değerin “insan” olduğu bu küçük köyde çoktan çöpe atılmıştı.

Köyün en küçük bireyi olan kızımız Müjgan, aynı zamanda tüm köyün maskotu oluvermişti. Yaz geçti… Sonbahar geçti… Kış geçti ve biz yeni bir ilkbahara tekrardan merhaba dedik.

Asıl hikâye de burada başlıyor. Sona yaklaştıkça duygularıma hâkim olamayacağımı biliyorum, üzüntü ve mutluluğun, umutsuzluk ve umudun harmanında, insan denilen canlının yeri geldiğinde ne olamayacağı, yeri geldiğinde ne olabileceğinin ayrımında duygularıma hâkim olamayacağımı iyi biliyorum. Titreyen parmaklarım, buğulu gözlerim ve doğru kelimeleri seçmede kalemime yardımcı olmakta zorlanabilecek kalbim adına şimdiden sizden özür dilerim.

Müjgan on sekiz aylık olmuştu. Önceleri fark edemediğimiz bir gariplik dikkatimizi çekmeye başladı. Henüz anlaşılabilir kelimeler söyleyemiyordu ve göz göze temasın dışında seslenişlerimize tepki vermiyordu. Önceleri olumsuz bir durum olduğunu kabul etmek istemesek de çok zaman geçmeden bir hastaneye gittik; kızımız Müjgan sağır ve dilsizdi.

Şimdi burada o an hissettiklerimi size aktarabilmem pek mümkün değil. Başına gelmeyen bir insanın benim hissettiklerimi anlayabilmesi de pek mümkün değil. Elbet hastalıklar ve ölüm bu dünyanın bir gerçeği, çoğu zaman bu gerçeği görmezden geliyoruz ve bu gerçek ile yüz yüze kalmış insanlar adına acımasız, fevri, empatiden yoksun düşünceler, söylemler vücuda getiriyoruz. Hepimiz yapıyoruz bunu ve hepimiz gün gelip bu gerçeklerin suratımıza okkalı bir tokat atabileceği ihtimalini görmezden geliyoruz.

Evet, kızımız Müjgan doğuştan sağır ve dilsizdi. Gerek doğum sonrası kontrollerde, gerek on sekiz aylık bir süreçte bizim bu durumu fark edemememizin azabı vicdanımızı dağlıyordu, belki de bu azap tesellimiz oluyordu, bilemiyorum. “Neden kızımız?” sitemi ve “Buna da şükür!” duası arasında savrulup durduk bir müddet. Sonuçta tedavisi yoktu ve bizi bambaşka bir hayat bekliyordu.

Müjgân iki yaşını doldurur doldurmaz işaret dili öğreten bir kursa kaydolduk. Düzenli aralıklarla kursa devam ediyor, kızımızla beraber işaret dilini öğreniyorduk. İki yaşındaki bir kız çocuğu ve bu kız çocuğunun ailesi olarak bizim için hiç de kolay olmadığını tahmin ediyorsunuzdur.

Bu süreçte komşularımızın tüm ilgisi ve iyi niyetine karşın onlarla görüşmüyordum. Topraklarımın hediyesi genlerimde taşıdığım; “Alay ederler”, “Hor görürler”, “Dışlarlar”, “Üzerler” gibi histerik düşünceler kızımı herkesten soyutlamama neden oldu.

Zaman ilerledikçe kızımla işaret diliyle anlaşmaya başladık. Büyük oranda kendini ifade etmeye başladı.

Ben kızımı tüm komşularımızdan kaçırmak istedikçe, komşularımız aksine daha da yakınlaşmak için kırıcı bakışlarımı görmüyor, rahatsız edici sözlerimi duymuyordu.

Çok uzun süredir katılmadığımız şirket yemeklerine eşimin ricasıyla artık katılmaya karar verdim. Ve o gün öyle bir şey oldu ki, işte bu satırları yazmama neden olan olayda buydu.

O gün yemek salonundaki herkes, tüm komşularımız, yedi kıtadan, on dört farklı milletten, yedi farklı dine mensup, ten renkleri değişiklik gösteren, ana dilleri birbirinden farklı, kültürleri birbirinden çok uzakta, ama hepsi aynı canlı türüne ait tüm komşularımız; kızımızla işaret diliyle konuşuyorlardı. En gencinden en yaşlısına hepsi kızımla anlaşabiliyor ve onu anlayabiliyorlardı. Gördüklerime inanamıyor, bunun bir rüya olduğunu düşünüyordum. Olduğum yere çöküp kalmıştım, kızımın gözlerindeki mutluluğu sadece hissetmiyor, adeta görüyordum. O an elimden tek bir şey geliyordu; o da hıçkıra hıçkıra ağlamak.

Tüm komşularımız bu süreçte eşimle birlik olup, benden gizli işaret dili öğrenmişlerdi.

Şimdi kızımız dört yaşında. Hiçbir zorluk çekmeden tüm komşularımızla iletişim kurabiliyor. O güzel insanlar ise; “insan” olmanın ne olduğunu yeniden tanımlıyor. Geçmiş geçti artık, gelecek ise ne getirir bilmiyorum. Tek bildiğim bugün insan kalabilmek için mücadele etmek.

Tüm bu organizasyonun ve birlikteliğin mimarlarından olan Yeni Zelanda’lı komşumuz Maru’nun kulaklarımda çınlayan sözüyle veda etmek istiyorum sizlere:

“Dünyayı iyilik kurtaracak masallarına inanmayı bırakalı çok uzun zaman oldu! Ama iyi bir insan olma çabasını ise hiç bırakmadım!”

O güzel insanlara… Saygıyla…

Özkan SARI

Bataklık

“Defol git buradan!”

Bu sözün üzerine ceketini alıp dışarı çıktı genç adam. Bu kez kararlıydı! Polis karakoluna gidip şikâyet edecekti ev arkadaşını. Ne kadar dil dökerse döksün, onun düşüncelerini değiştiremeyeceğine yavaş yavaş kendini inandırmaya başlamıştı.

Apartmanın dışına çıktığında akşamın ılık esintisi çarptı yüzüne, sokaklarda hareket eden araç ve insan sayısı azalmaya başlamıştı. Azalan insan sayısıyla ters orantılı olarak sokak kedileri ve köpekleri birer ikişer belirmeye başladı çöp bidonları etrafında. Ekmek kavgasına insanlar ara vermiş, bayrağı sokak hayvanları devralmıştı. Bulacakları “Ekmek” belki azdı ama “Kavga” çoktu ve çoktan başlamıştı. Kedilerin keskin uyarı çığlıklarına, köpeklerin tok havlamaları karışıyordu.

Genç adamın kulağına ilişen sesler biraz önceki kararlılığının katılığını yumuşatıyordu. Hem polise gidip şikâyet etse ne olacaktı ki? Somut hiçbir kanıtı yoktu elinde. Öyle ya; bin tavşan bir at etmeyeceği gibi, bin şüphe de bir kanıt etmiyordu. Ne olursa olsun yine de arkadaşıydı. Biraz sakinleşince gider bir daha konuşurum diye düşündü.

Ceplerini yokladı. Sigarasını evde unutmuştu. Hızlı adımlarla sokak başındaki bakkal dükkânına yürüdü. Hasan Abi’yi tam kapıyı kilitlerken yakaladı: “Hasan abi dur kapatma gözünü seveyim. Bana oradan bir paket sigara veriver sana zahmet.” Hasan bakkal imamlıktan emekli olduktan sonra evde boş oturmayayım diye açmıştı bu dükkânı. Tok satıcıydı, akşam ezanıyla beraber kapatırdı dükkânı. İçinden; “Fesupanallah” deyip kilitlediği kapıyı geri açtı.

Genç adam, daha dükkândan çıkmadan açtı paketi ve bir dal sigara götürdü ağzına. “Bizim serseri evdeki paketi fark ederse hepsini içer.” Diye geçirdi aklından. Önce ciğerlerinde, sonra semaya doğru yolculuğuna devam ediyordu dumanlar. Genç adam ise kesme taşlı kaldırım üzerinden ihtiyar çınar ağaçlarının oradaki kahveye doğru yol alıyordu.

Çayından bir yudum çekip, ıslanmış tabağının içine koyduğu peçete üzerine bıraktı bardağı. Ev arkadaşını düşünmeye başladı. Uzun süredir: “Öldürelim kendimizi kurtulalım şu hayattan!” Deyip duruyordu. Artık korkmaya başlamıştı.

“Ah be güzel kardeşim. Neden kızar durursun ki bu dünyanın düzenine, sen mi değiştireceksin sanki. Gir kalabalığın içine işte. Kalabalıklar içerisinde yadırgamazsın hiçbir şeyi, sağın, solun, önün, arkan hep birbirine benzer. Birbirine benzeyenler de birbirlerini rahatsız etmezler. Birbirlerinden rahatsızlık duymazlar. Aynı bataklığın içindeler zaten, birbirlerine çamur atsalar ne değişir. Yedikleri de çıkardıkları da aynı pislik.

Uğraşma bu pislikten kurtarmaya kendini, her yeri görebileceğin tepeler arama, seni o tepelere çıkaracak patikaların yerlerini gösteren kitaplar okuma, zehirler seni kitaplar, zehirli soru işaretleri ekerler çorak topraklarına. Sonra yeşerir o sorular, kök salarlar derinlere, dal çıkarırlar göklere, dallarına kuşlar konar, gövdesine yuva yapar. Meyve verir ağaçların, güzel kokar çiçeklerin. Arılar musallat olur çiçeklerine, öz toplar, bal üretirler. Bir amansız rüzgâr süzülür üzerinde, tohumların uzaklara, başka zihinlere yayılır, yeni soru işaretleri tomurcuklanır uzaklarda. Çıktığın o tepelerin patikalarında insanlar belirir. Herkes bir gün o tepelere çıkacak diye ümit edersin ama yanılırsın. Yalnız kalırsın.

Çabuk fark edilirsin o tepelerde. Alıştırma kendini çiçek kokusuna, kuş cıvıltısına… Kuşlarını vururlar, çiçeklerini ezerler. Bu dünyada iyi olmak, Yeşilçam romantizminden ötede bir şey değildir. İyiliktir herkesin etiketi, ama kötülüktür elbiselerinin kumaşı. Gel güzel kardeşim… Yakalım kitaplarını, söküp atalım ektiğin o zehirli tohumları.”

İyice sakinleşti genç adam. Ev arkadaşına söyleyeceklerini derleyip topladı. Tedirgindi. Anlam veremediği bir biçimde avuç içleri terliyordu. Cebinden çıkardığı birkaç metal parayı masanın üzerine bırakıp kalktı. Düşünceliydi…

Önce zili çaldı. Açan olmadı. Anahtarıyla kapıyı açıp içeri girdi. Sigara paketi vestiyerin üzerinde duruyordu: “Demek fark etmemiş burada unuttuğumu.”

Heyecanlıydı. Sadece avuç içleri değil alnı da boncuk boncuk terlemeye başladı. Olan bitene bir anlam veremiyordu. Akşamüstü esen rüzgârın dokunduğunu düşündü. Salona girdi ve söze başladı:

“Ah be güzel kardeşim. Neden kızar durursun ki bu dünyanın düzenine…”

Apartman sakinleri duydukları tabanca sesiyle irkildi. Bir anda apartman merdivenlerinde uğultular başladı. Herkes ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Biri hiç vakit kaybetmeden polisi aradı.

Çok geçmeden tabanca sesinin geldiği daireyi anladılar. Kapıyı açan yoktu. Çağırdıkları çilingir sayesinde kapı açıldı. Salona girdiklerinde, perdeleri kapalı pencere önündeki koltukta genç adamın cansız bedenini buldular. Sol elinde bir kalem, sağ elinde ise işaret parmağına takılıp kalan tabancası vardı.

Genç adama yaklaşan polisler, koltuğun yanındaki sehpa üzerinde iki ayrı not kâğıdı gördüler.  Polislerden biri not kâğıtlarını eline alıp inceledi.

Birinde;

“Ah be güzel kardeşim! Çok anlattım ama dinletemedim!”

Diğerinde ise;

“Ah be güzel kardeşim! Çok anlattın ama anlayamadım! Yazılıydı.

Genç adamın komşularına dönen polis, evde başka birinin daha yaşayıp yaşamadığını sordu.

Komşuların cevabı ise oldukça net ve kesindi;

“Yalnız yaşardı!”

Özkan SARI

Başak

“Acı: görülen, duyulan ve başkaları üzerinden anlaşılan bir duygu değildir! Acı bireyseldir ve sadece hissedilir. Hissettiğinizde de başkalarının acılarını anlamaya başlarsınız!”

17 Ağustos 1999 Marmara depremi meydana geldiğinde 13 yaşımdaydım. Televizyonlar, yaşanan felaketin görüntülerini aralıksız aktarıyordu. Büyük bir merakla ekran başına geçiyor, ekranın bir köşesinde yazan ve kısa aralıklarla değişen ölü sayısının artışı konusunda kendimce tahminler yapıyordum. O zamanlar, yaşanan bu felaket benim için bir anlam ifade etmiyordu. Ölen insanlar ise sadece sayıdan ibaretti.

O yılın Eylül ayı içerisinde okullar açılmış, ilk ders zili çalmıştı. Sekizinci sınıfa başlamıştım. Marmara depremi tüm sıcaklığını koruyor, evde, sokakta ve okulda tüm gündemi deprem oluşturuyordu.

Okulun açıldığı ilk hafta, deprem tatbikatları yapmaya başladık. Sınıflarda oturduğumuz bir anda öğretmenlerimizden bazıları koridorda deprem! Diye bağırıyor, biz de güle eğlene okul binasını terk edip okul bahçesinde toplanıyorduk. Bu bizim için bir oyundu ve çok eğleniyorduk.

Okulların açılmasının üzerinden üç ay geçmiş, Aralık ayına gelmiştik. Soğuk bir Pazartesi günüydü… Ders işlendiği bir sırada kapı açıldı ve içeriye okul müdürüyle bizim yaşlarımızda bir kız çocuğu girdi. Kızın sağ bacağı sargılı ve sağ kolunda da bir koltuk değneği vardı. Ders öğretmeninden müsaade isteyen okul müdürümüz bizlere döndü ve:

“Evet arkadaşlar; sizleri yeni sınıf arkadaşınızla tanıştırmak için geldim. Başak arkadaşımız bundan sonra bizim okulumuzda, sizin sınıfınızda okuyacak. Arkadaşımız Kocaeli’nden geliyor, geçirdiği küçük bir ameliyat nedeniyle sağ bacağını bir müddet kullanamayacak. Arkadaşımızla iyi anlaşacağınızı, ona yardımcı olacağınıza eminim. Başak! Hadi kızım tanıt kendini arkadaşlarına.”

Başak, koltuk değneklerine dayanıp bir adım öne çıktı. Gayet sakindi. Yüzünde herhangi bir duygu ifadesi yoktu. Fakat bakışlarındaki derinlik hemen anlaşılıyordu.  Belli ki deprem dolayısıyla buraya gelmişti, bunu anladığımı belli etmek için arkadaşlarımla göz göze gelip birbirimize göz kırpıyorduk. Zor bir matematik problemini çözmüşçesine kibirlice göğsümüzü kabartıyorduk.

Ve Başak konuşmaya başladı:

“Herkese merhaba! Adım Başak, soyadım Tunç. Anneannem buralı ve artık onunla birlikte bu şehirde yaşayacağım. Buraya Gölcük’ten geldim. Yalnız geldim. Yalnız geldim çünkü annem, babam ve kardeşim gelemedi. Onlar artık yok!”

Başak konuşmasını bitirdikten sonra, kısa bir süre sessizlik oldu sınıfta. Sessizliği okul müdürünün tok sesi bozdu:

“Tamam kızım. Hadi geç otur şu boş sıraya. Çocuklar! Hepinize iyi dersler.” Dedi ve sınıftan ayrıldı.

Sonraları öğrendik ki Başak’ın ailesiyle oturduğu bina yıkılmış. Ailesi kurtulamamış. Kendisinin kolon altında kalan bacağına bir dizi ameliyat yapılmış.

Günler geçtikçe Başak ile iletişim kurmaya başladık. Bizim için bir eğlenceye dönüşen, depremle ilgili yaşadıklarını ve gördüklerini anlatmasını istiyorduk. Dersin dışında ve sıradan kısa muhabbetler dışında hiç konuşmadı Başak. Depremle ilgili de hiçbir şey anlatmadı. Okul çıkışlarında kendisini, genellikle krem renkli uzun bir palto giyen, eşarplı ve gözlüklü yaşlı bir teyze bekliyordu. Sabahları da okula o bırakıyordu. Anneannesiymiş. Bir müddet sonra Başağın bacağı iyileşti, koltuk değneğini de attı. Yine de her sabah ve akşam o yaşlı teyze hep okulun kapısındaydı.

Ortaokuldan sonra liseyi de aynı okulda, aynı sınıfta okuduk. Çok nadir yarım tebessümleri dışında Başak’ı ağız dolusu gülerken hiç görmedim. Ağlarken de hiç görmedim. Hâlbuki ne çabuk ağlardı sınıfımızın kızları. Yazılıdan tam puan alamayan Hande her seferinde ağlardı, arka sırasında oturan Ümit saçını her çektiğinde Gülçin ağlardı. Sınıfın yakışıklısı İsmail onunla konuşmuyor diye Çiğdem ağlardı, hem de salya sümük. Ama Başak’ı hiç ağlarken görmedim.

Lise de bitti ve mezun olduk. Sınıfımızdan altı kişi üniversiteyi kazandı. Bu altı kişiden biri ben, biri de Başak’tı. Lise mezuniyeti için organize edilen baloda son kez bir aradaydık arkadaşlarımızla. O günden hatırımda kalan en net karelerden biri ise en dıştaki masalardan birinde oturan, krem renkli paltosuyla, eşarplı ve gözlüklü yaşlı teyzeydi. Nedense gözüm sık sık ona takılıyordu. Gözlüğü masanın üzerindeydi, takmamıştı. Takmamıştı çünkü gözlük varken silemiyordu gözyaşlarını.

Gecenin sonunda sınıf arkadaşlarımızla son kez bir araya toplandık ve fotoğraf çekildik. Ardından nemli gözlerle veda ettik birbirimize.

Bugün 17 Ağustos 2019…

Marmara depreminin üzerinden dile kolay tam yirmi yıl geçmiş. Yirmi yıl önce anlam veremediğim o felaket şimdilerde zihnimin içerisinde taptaze duruyor. O insanların yaşadıklarını anlamak için çaba sarf ediyorum, bir inşaat mühendisi olarak aynı acılar yaşanmasın diye doğanın ve fiziğin kurallarına göre hareket ederek atıyorum her adımımı.

Şimdi beş yaşında bir kızım, üç yaşında bir oğlum var. Kızımın adı Saadet, oğlumun adı Halil… Kızım hiç görmediği anneannesinin, oğlum hiç görmediği dedesinin adını taşıyor.

Bugün mezarlarını ziyaret ettik. Ben de hiç tanımadım onları. Ama yıllardır her gelişimde hüngür hüngür ağlarım mezarları başında.

Biri var ki onu ağlarken hiç görmedim: Eşim Başak! Sakince duasını eder ve sessizce uzaklaşır oradan.  Yıllardır olduğu gibi… Bugün olduğu gibi… Sessizce…

Bugün bir şey daha öğrendik ve ilk size söylüyorum: Bir kızımız daha olacak!

Sağlıkla kucağımıza alabilirsek eğer adı şimdiden hazır: Ayşe!

Mekânı cennet olsun, krem renkli paltosuyla, eşarplı ve gözlüklü yaşlı bir teyzenin adı!

Her şeye rağmen hayat devam ediyor…

Yaşıyoruz ve yaşlanıyoruz!

Sessizce…

Özkan SARI

*Deprem felaketlerinde yaşamı son bulan ve geride yarım kalan tüm insanların anısına… Saygıyla…

Saklambaç

Annem ve babam, yaşadığım şehre otuz km uzaklıkta şirin bir köyde yaşıyorlar. On beş günde bir akşam yemeğine gitmem ve bayramlar dışında, sıkça uğradığımı söyleyemem. Sıcakların iyice etkisini göstermesiyle, yaz boyunca işe köyden gidip gelmeye karar verdim. Gerekli elbiselerim ve kitaplarımdan başka yanıma hiçbir şey almadım. Hem, az geliyorsun diye hayıflanıp duran annemler sevindi bu duruma, hem de şehrin boğucu kalabalıkları ve gri egemenliğinden sıkılmış olan ben.

İş çıkışlarında hiç vakit kaybetmeden köye gitmeye başladım. Güneş batana kadarki zamanı çam ormanlarına bakan terasımızda kitap okuyarak geçiriyor, güneş battıktan sonraki zaman diliminde de annem ve babamla sohbet ediyorduk. Bu sohbetler daha çok benim ve kardeşlerimin küçüklüğüne dair anılardan oluşuyordu. Annem ve babamın ilerleyen yaşlarının getirdiği duygusallıktan olsa gerek; anlattıkları birçok anı bazen nemlenen gözleri eşliğinde araya giren bir suskunluk, bazen de derin bir nefes alıp veriş eşliğinde araya giren bir tebessümle bölünüyordu.

Bazı akşamlar kardeşlerimin de dâhil olduğu sohbetlerde, dijital dünya sonrası tozlanmaya yüz tutan aile albümlerimizi inceliyor, birçok fotoğrafta gülüşmelerimize anlam veremeyen eşlerinin: “Hadi artık, kalkalım!” talimatlarına yine gülerek karşılık veriyorduk. Hatta ben, aramızdaki samimiyete sığınarak: “Getirmeyin oğlum bir daha şunları” diyerek kızlarımızın burunlarını iyice şişiriyordum.

Hafta sonları da bir yere gitmiyor, zamanımın hepsini köyde geçiriyordum. Kahvaltı kültürü çok gelişmemiş biri olarak, sofrada bulunan hemen hemen her şeyin bizimkiler tarafından üretildiği kahvaltı sofralarından kalkmak istemiyordum.

Aslında asıl hikâye de bu kahvaltı sofralarının kurulduğu bir sabah başladı. O gün sabah annemin kendi tavuklarına ait kaynamış yumurtalarından birini soyuyordum ki; demir avlu kapısı büyük bir şıngırtıyla sarsıldı. Komşumuzun yedi yaşlarındaki oğlu ve on yaşlarındaki kızı koşarak içeri girdiler. Avlunun bir köşesinde duran, annemin devasa boyutlardaki saksılarından birinin arkasına saklandılar ve bize işaret parmaklarıyla sus işareti yapıyorlardı. Önce ne olduğuna anlam veremedim ve korktum. Böylesine heyecanla kimden kaçıyorlardı ki?

Duruma alışık olan annem ve babam gülümsüyordu. Ben ise aval aval olan biteni seyrediyordum. Kısa bir süre sonra avlu kapısından içeri başka bir komşumuzun çocuğu girdi: “Şükran teyze Aysel ile Necip burada mı?” diye sordu. Annemin: “Burada kimse yok!” cevabının ardından koşarak çıkıp gitti.

İnanın hala olan biteni anlayamıyordum. Sonrasında; anlayamamam üzerine kendimle yaptığım muhakemelerde, olayla ilgili tahminlerim içerisinde neden gerçek sebebin olmadığını içim acıyarak irdeledim. O gün o sandalyede köyümün çocuklarından biri oturuyor olsaydı; muhtemelen ilk tahmini doğru çıkacaktı. Peki, benim tahminlerim neden yanlıştı? Nedeni basitti aslında. Güncel belleğim içerisinde, o olayı anlamlandırabilecek en ufak bir kırıntı yoktu. Kısa süreli düşünme safhasında ise beynim, kaynak olarak güncel belleğimi kullanıyordu. Asıl gerçek bilinçaltımın çok derinlerinde, anılarımın çok gerilerinde saklıydı.

Ne olup bittiği üzerine tahminde bulunduysanız eğer o zaman söyleyeyim: o çocuklar saklambaç oynuyordu!

Çok uzun zaman olmuştu saklambaç oynayan çocuklar görmeyeli. Yaşadığım şehirde hiç görmedim desem yalan söylemiş olmam. Bırakın saklambacı, kendine ait oyun alanları olan siteler dışında artık sokaklarda çocuk bile görmez oldum.

Nerede kalmıştık? Ha evet, saksının arkasında bırakmıştık en son çocukları. Nasıl heyecanlı, nasıl da kendilerini kaptırmışlardı… Koşuşturmaktan yüzleri al al ve terliydi. Bulandıkları toz ve topraktan elbiseleri kirliydi. Ama o gözleri var ya o gözleri… Işıl ışıl parlıyordu. Onları o halde görünce benim de içimde bir şeyler kıpırdamaya başladı. Ben de heyecanlanmıştım. Kahvaltıyı sofrada öylece bırakıp yerimden kalktım. Annemin: “Oğlum yapsana kahvaltını, nereye gidiyorsun?” sorusuna, “Sokağa çıkıp çocukları seyredeceğim biraz” diyerek cevap verdim.

Sobelenmeler bitmiş ve yeni ebe, yüzünü beton direğe dönerek, diğerlerinin saklanması için saymaya başlamıştı ki: “Çocuklar ben de oynamak istiyorum!” dedim çocuksu bir heyecanla. Benim ebe olmam şartıyla kabul ettiler. Bu kez ben yüzümü direğe dönmüş ve saymaya başlamıştım: “Önüm arkam sağım solum sobe! Saklanmayan ebe!”

Koşuşturmaktan bu kez de benim yanaklarım al al olmuş, saçlarım terden birbirine yapışmıştı. Çocuklara oranla çok daha iri cüssemi saklamak daha zor oluyordu. Yine benim ebe olduğum bir bölümde çocukları aramaya koyulmuş, saklanmış olabilecekleri yerleri hızlıca kontrol ediyordum. Geniş gövdeli bir dut ağacı arkasından beni izleyen bir baş dikkatimi çekti. Süratle oraya koştum ve ağaç arkasında bekleyen çocuğu gördüm…

Olduğum yerde kalakaldım. O benim gözlerimin içine, ben onun gözlerinin içine bakıyordum. Tüm saflığıyla bana gülümsüyordu. Bu çocuk oyun oynadığımız çocuklardan değildi. Şimdi o an hissettiklerimi anlat deseniz anlatamam, yaz deseniz yazamam, çiz deseniz çizemem. Sahip olduğum hiçbir yetenek bunu size aktarmamı sağlayamaz. Boğazımın tam ortasında bir yumru, ne aşağı iniyor ne de yukarı çıkıyor. Bir hayalet görmüşçesine dikilen tüylerim, titremeye başlayan dudaklarım, neden olduğu buğu görüşümü bulanıklaştıran gözyaşlarım ve az sonra patlayacakmış gibi atan kalbim… Ve yaklaşık yirmi metre uzaklıktaki beton direk üzerinde şaklayan eller, zafer kazanmış bir komutan edasıyla, haykırırcasına “sobe” kelimesine hayat veren diller.

Çocukların yanıma gelip hep bir ağızdan: “İyi misin Özkan Ağabey?” soruları çınlatıyordu kulağımı. Kendime gelmem biraz zaman aldı. Beynim ve kalbim normal işlevlerini sürdürebilecek yeterliliğe ulaştıktan sonra, bir kaç el daha oynadık. Kendimi iyi hissetmiyordum. Çocuklardan müsaade isteyip ayrıldım. Biraz ilerledikten sonra geriye dönüp çocuklara baktım, yeni ebeyi belirliyorlardı aralarında… Ve o çocuk ise; aynı tebessümle, dut ağacının gölgesi altından bana bakıyordu.

O gün ağzımı bıçak açmadı. Annem ve babamın: “Neyin var oğlum?” soruları ise cevapsız kaldı. Erkenden uyudum… Ve o çocuk rüyamdaydı; aynı ağacın altında, aynı tebessümle.

Ertesi sabah ben daha kalkmadan hazırlamıştı annem kahvaltı sofrasını. Düne göre daha iyiydim. Sokaktan çocuk sesleri geliyordu. Avluya yuva yapmış kırlangıçların seslerine karışıyordu çocuk sesleri. Belli ki yine oyun oynuyorlardı. Kısa zaman sonra avlunun kapısında Aysel belirdi: “Özkan Ağabey körebe oynıcaz gelsene” deyip koşarak uzaklaştı. Annem bozdu sessizliği: “Oğlum kazık kadar adamsın, el âleme güldürcen kendini!” Anneme dönüp sadece gülümsedim.

Çok zaman geçmemişti ki bir çocuk daha belirdi kapıda. Kıpırdamadan öylece bana bakıyordu. Gülümsüyordu. Tanıyordum onu, o da beni tanıyordu… Daha fazla dayanamadım. Dişlerimi sıkmayı denedim, elimle ağzımı kapatmayı denedim, hatta üzerimdeki tişörtümü çıkarıp yüzüme bastırmak istedim fakat hiç birini yapamadım. Titreyen göğüs kafesimde saklamaya çalıştığım her şey büyük bir gürültüyle, baraj duvarlarını yarıp geçen su gibi yardı geçti boğazımı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Tüm bunlara annem ve babamın feryat figan telaşı eklendi. Çocuk ise hala tebessümle bana bakıyordu. Tanıyordum onu, o da beni tanıyordu. Ve o gülümseyen dudakları birbirinden ayrıldı:

“Gelmiyo musun?” dedi.

“Geliyorum, geliyorum!” dedim hıçkırarak ne dediğim anlaşılmamacasına.

Annem ve babamın telaşı artmış, korku ve tedirginlik eklenmişti.

“Oğlum nereye bakıyorsun, kiminle konuşuyorsun böyle?” dedi babam.

Sustum… Ağladım… Ağladım…

Ağlamam bittiğinde ise kan çanağı gözlerimle kendimi sokağa attım. Hava kararana kadar da eve dönmedim. Neler oynamadık ki çocuklarla; körebe, istop, saklambaç, yakar top ve daha neler neler. İçimi tarifsiz bir ferahlık ve huzur kapladı. Seslerimiz kuş seslerine karıştı. Akşam ezanı okunmaya başladığında ise herkes bir yöne doğru evlerine dağıldı.

Bir hafta daha kaldım köyde…

O çocuğu bir daha görmedim.

Benden başka da görebilen olmadı zaten.

Olamazdı da…

Özkan SARI