Hepimiz Mükemmeliz!

Hadi ama! Bırak kendini olduğundan farklı gösterme çabasını.

Bak burada yalnızız. Sen de iyi biliyorsun ki hepimizin karanlık yerleri ve o karanlık yerlerde sakladığı başka bir benliği var.

Sakın itiraz etme, tamam bana itiraf etmek zorunda değilsin fakat kendini de kandıramayacağını iyi biliyorsun.

Büyük bir şehir düşün. Modern bir şehir… Geniş yolları ve ışıltılı gökdelenleriyle insanın gözünü kamaştıran, toprakları üzerinde akan nehirleri, içerisinde yetişkin ağaçları… Ağaçları kuşlara, sincaplara yuva olmuş büyük parklarıyla cezbedici bir yaşam ortamı. Şehre gelen ziyaretçilerin hayran kaldığı, alkışlar ve ıslıklarla ayrıldıkları bir şehir. İşte o şehir sensin. Hoşuna gitti değil mi? Tebessümünü görür gibiyim. (Burada şehrin kültürel ve medeni gelişmişliğinden kesinlikle bahsetmiyorum!)

Şehirler de insanlar gibidir. Kendilerini teşhir ederler. Ne kadar çok insana kapılarını açabilir ve kendini gösterebilirse o kadar değişime yakın olurlar. Sen de öylesin unutma. Modern çağın prangasını kendine takı yapmış durumdasın. Kendini teşhir etmek ve bu teşhirin sonunda alabildiğince fazla alkış almak; hiç aramadığın ya da arayıp bulduğunu sandığın varlığının nedeni sorularının cevabı sana göre. Eğer hepimizin ulaşmaya çalıştığı yer(birçoklarına göre) “mükemmel insan” olmak ise, sen bunun formülünü bulmuşsun: kendini teşhir. Tek başına “kendini teşhir” ifadesi yarım bir ifade olabilir, bu yüzden bu yarımı tamamlayalım: “mükemmel kendini teşhir.”

Biliyorum daha açık yazmam konusunda beni uyaracaksın. Ama hayır, daha açık yazamam. Eğer fırlattığım ok gelip de tam alnının ortasına saplanıp kalırsa; hedefi vuramamış olurum. Eğer sağından ya da solundan havayı yararak kulağını rahatsız eden tiz bir sesle yoluna devam ederse, işte o zaman atışım başarılı olacaktır. Unutma! Ben kimseye yaşadıklarıyla ilgili yargıda bulunacak kadar ne hadsiz, ne de yetkinim.

Nerede kalmıştık? Evet, “mükemmel kendini teşhir”

Genel kabul görmüş evrensel kuralların uygulanmaya çalışıldığı, insan denen varlığa “insan” denilmesinin gerekleri değerlerin yansıtıldığı, izleyenin görmekten haz alacağı ya da kendinde de görmek isteyeceklerinin gösterildiği (bu maddelere kendin de ekleme yapabilirsin zira benden daha iyisin bu konuda) “mükemmel kendini teşhir” oyunları.

En büyük teşhir arenası sosyal medya platformları olmasının yanı sıra statünüe göre televizyon, gazete ve farklı mecralarda olabilir. Tabi günlük yaşantımız içerisinde bulunduğumuz mekânları da es geçmeyelim.

Nelermiş bu kendini teşhir göstergeleri? Diye sorma sakın. Zaten yazı uzadıkça dikkatin dağılıyor. Bir de uzun uzun bana onları yazdırıp fazladan bir sayfa uzattırma yazıyı.

Hem ben senin bu yönünle hiç ama hiç ilgilenmiyorum. Zaten bu yüzden uzaksın bana ve zaten bu yüzden uzağım sana.

Gelelim şimdi de o şehrin görünmeyen, insanların görmesinin istenmediği, karanlık, pis kokulu, kanalizasyon ve alt yapı bağlantılarının olduğu, o modern ve koca şehrin üzerinde yükseldiği, dışarıda teşhir edilen yüzünün ve cazibesinin sürdürülebilmesi için olmazsa olmaz, tüm açıklığı ve gerçekçiliğiyle yer alan bölümlerine; yer altına.

Burada yine bir şeye açıklık getirmem gerekiyor. Şehir ve insan örneğini birebir örtüştüğü için değil, sadece, çok net olmasa da küçük fikirler edinilebilmesi açısından verdim.

Gelelim şimdi de ruhunun görünen ve ışık vuran yüzeylerinden ziyade kimseye göstermediğin karanlık bölgelerine. İkimiz de iyi biliyoruz ki o karanlıkta saklanan farklı bir sen daha var. İşte o sen; teşhir ederek gözümüze soktuğun ve beni zerre kadar etkilemeyen, yalancı, yabancı, soğuk, suni, samimiyetsiz, vb. senlerden çok daha gerçek, çok daha samimi.  

Hadi ama! Bırak kendini olduğundan farklı gösterme çabasını.

Bak burada yalnızız. Sen de iyi biliyorsun ki hepimizin karanlık yerleri ve o karanlık yerlerde sakladığı başka bir benliği var.

Biliyorum… Yayımı bırakmamla süratle ileri atılan okum hiç birinize isabet etmeyecek. Çünkü sizin karanlık mağaralarınız ve o mağaralarda sakladığınız karanlık bir benliğiniz yok. Tüm benliğiniz teşhir ettiğiniz mükemmellikten ibaret. Merak etmeyin benim de öyle.

Hadi ama!

Bırakın şimdi bu saçmalıkları…

Hepimiz mükemmeliz.

Özkan SARI

Muhayyelat…

Düzensiz, kendi başına dar anlamlara tekabül eden fakat bir araya geldiklerinde geniş, çok geniş, her daim genişleyen evren gibi sınırlarını tezahür dahi edemeyeceğimiz çıkarımlara gebe cümleleri oluşturacak kelimeler patlak vermekte bu aralar zihnimin topraklarında.

Tohumluklarının kendilerine biçilen zamanı sona ermiş, tomurcuklanıp taze bir fidana yüz tutmaktalar. “Bizi besleyip canlı tuttun, ölmemize izin vermedin ve şimdi karanlık içinden başımızı çıkarıp güneşin tam gözlerinin içine bakma vakti’’ dercesine yarıp yırtmaktalar toprağı. Karanlıktan sıkılıp isyan edercesine değil de suskunluktan sıkılıp bir cümle içerisinde yer ararcasına.

Çok uzun zamandır beslemekteyim bu kelimeleri, sanma ihtiyaçları su ya da oksijendir. İhtiyaçları kulaklarımdan süzülüp gelen bir ses, gözlerimden misafir edilen bir görüntü, hayal gücümün armağan ettiği bir kurgudur.

Şimdilerde kimse tohumunu ekip, onları besleyip tomurcuğa, oradan da fidana ulaşmasını sağlayacak zaman ve emeği harcamıyor. Ünlü şairlerin ve yazarların kitap aralarında yıllardır, yüzyıllardır hazır halde bulunan ölümsüz ağaçlara evrilmiş cümleleri alıp hediye ediyorlar istediklerine. Ya da nerede ve ne zaman duyduğunu bile hatırlamadıkları, kendince güzel buldukları cümleleri. Kendilerine ait olmayan…

Fidanlarım her geçen gün büyüyüp büyülü bir ormana evrilmekteler. Tazeliğin ve onlara gıda olan bir sesin, görüntünün, hayalin mistik kokusunu yaymaktalar ruhumun dar kaldırımlı sokaklarına.

Her bir genç ağaç, bir kelime…

Bir araya gelip oluşturdukları orman ise bir sevdanın kitabı adeta. Zaman ve mekândan izole bir kitap, ne orman içerisindeki kelime sayısı belli ne de ormanın oluşturduğu kitabın sayfa sayısı.

Bak bu; “gör’’ kelimesi, hemen ilerideki de “kal’’,  şu gür yapraklı olan ise “masal’’ kelimesi, hemen yanındaki ise “mutlu’’, onun arkasındaki “tutku’’, önündeki “arzu’’, sağındaki “gözyaşı’’, solundaki ise “muhayyelat’’.

Hepsi tamam. Biri dışında…

Tohumu hala patlamadı. Cesaretim yok gömülü olduğu yeri kazıp içine bakmaya, cesaretim yok kurumuş olabileceği ihtimali ile yüzleşmeye…

Sadece bir kelime diye düşünebilirsin. Tek bir kelime eksik olsa ne olur diye sorgulayabilirsin.

***

Aradan çok uzun yıllar geçti.

O eksik kalan kelime hiç yeşermedi. Ben de ekili olduğu yere hiç bakmadım. Bakamadım.

O eksik kalınca diğerlerini bir araya getirip cümleler kurmadım.

O eksik kelimenin koca bir ormanı nasıl da anlamsız, cansız ve ıssız bıraktığına şahit oldum.

Zihnimin topraklarında, solgun ağaçlarıyla, kurumaya yüz tutmuş bir kelime yığını yer almakta, bayat ve kokuşmaya başlayan. Ve kötü bir koku ruhumun dar kaldırımlı sokaklarında…

Böyle işte…

Elimde tuttuğum baltayı sorarsan eğer, koca bir çınarı(kelimeyi) devirip geldim. Ayırdım gövdesini köklerinden. Sonra ateşe verdim tüm ormanı.

Yıktığım o kelime:

“muhayyelat’’ dı.

Hiç yeşermeyen ve eksikliği koca bir ormanı anlamsızlaştıran ise:

“sen!’’

Özkan SARI

Röntgende Görünmeyenler

Aynanın karşısında son kez kendine baktı. Her şey tamamdı. Duşunu almış, tıraşını olmuş, parfümünü sıkmıştı. Abisinin düğününde aldığı takım elbisesini de giydi fakat kravatını bağlamayı beceremediği için kravatı takmadı. Takım elbisesi biraz sıkmıştı ama başka seçeneği yoktu. Bugüne kadar düğünden düğüne lazım olmuştu zaten. Hazırlığı bitince annesine seslendi ve birlikte evden ayrıldılar.

Yolda kısalan her mesafe heyecanını daha da katmerliyordu. Bu ay sevdiği kadınla üçüncü buluşması olacaktı. Saat 10:30’da randevuları vardı. ‘’Acaba bugün gönderdiğim çiçeği teslim aldı mı?’’ diye geçirdi içinden. Bugüne kadar gönderdiği tüm çiçekleri, çalıştığı çiçekçi dükkânın da kendisi hazırlamıştı. Uzun uzun uğraşır; çiçek düzenleme sanatındaki yeteneklerini sergilerdi. Güller, papatyalar, lisyantuslar, lilyumlar, orkideler adeta birbiriyle boy ölçüşen mankenlere benzerdi. Tüm hayatını adadığı çiçeklerinden şaheserler meydana getirirdi. ‘’Beğeniyor mu acaba çiçekleri mi?’’ diye sordu kendince.

Randevulaştıkları yere gelmiş, annesiyle beraber bekleme salonunda beklemeye başlamışlardı. Geçen her saniye terlediğini fark ediyor; bu duruma çok sinir oluyordu. Avuç içleri daha da terliyor; kendi üzerine silemediği için oturduğu koltuğun kumaş bölümlerine sürüyordu. Kalp ritmi hızlanmış, ateşinin yükseldiğini hissediyordu. Sevdiği kadını görecek olmanın mutluluğu ve stresi birbirine karışmıştı. Durmadan bacaklarını sağa sola sallıyor, elini kolunu istemsizce aşağı yukarı hareket ettiriyordu. Hareketlerinden rahatsız olan annesi: ‘’Oğlum iyi misin? İnşallah bu sefer bir sonuç alırız.’’ diye seslendi. Annesinin sorusunu duymadı bile, kalkıp tuvalete gitti. Duvarda aslı duran kâğıt havludan bir miktar çekip avuç içlerini sildi. Ceketinin iç cebinden kalem parfümünü çıkarıp üzerine sıktı. Aynaya baktı: ‘’Sakin ol! Sakin ol!’’ diyerek yüksek tonda bağırdı aynadaki görüntüsüne.

Bekleme salonuna bakan kapılardan biri açıldı, beyaz önlüklü bir bayan salonda oturanlara seslendi : ”Lemi Bey!”

Lemi hızla yerinden kalktı ve odaya yöneldi. Heyecandan elleri titriyor, bakışları bulanıyordu. Odaya girdiğinde hızlıca odaya göz gezdirdi. Geçen hafta gönderdiği aranjmanlar ve saksı çiçekleri odanın bir köşesinde, dün gece geç vakitlere kadar hazırladığı teraryum sevdiği kadının oturduğu masanın sol köşesinde duruyordu. ‘’Demek ki beğendi bugünkü hediyesini’’ diye düşündü ağzından yanaklarına süzülen bir tebessümle.

Sonra sevdiği kadına baktı gözleri, sadece bakmadı; gördü onu. Gözleri değil, beyni, damarları, kalbi, derisi, her bir hücresi gördü onu. Ayak uçlarından bir saka kuşu kanatlandı ruhunun içinde, her bir hücresine kanat değdirip, her bir dokusunun selamını yüklenip gözlerinden dışarı süzüldü. Lemi’nin gözlerinden, sevdiği kadının gözlerine doğru kanat çırptı…  Zaman durmuştu adeta, geçen mikro saniyeler günlere, saliseler aylara evrilmişti. ‘’Hep böyle kalalım.’’ Dedi içinden.

Zaman dolmuştu. Bindiği büyülü fayton kabağa dönüşüvermişti. Sevdiği kadının sesi ise gördüğü rüyadan uyandırdı onu :

‘’Lemi Bey hoş geldiniz. Sizden istediğim tetkik sonuçları elime ulaştı. Bu sonuçlardan da görüyorum ki bir rahatsızlığınız gözükmüyor. EKG, ekokardiyografi, kan basıncı holteri ve son olarak damar röntgeni… Benim yapabileceğim her şeyi yaptım. Dilerseniz başka bir bölüme sevk edelim orada arasınlar sorunun ne olduğunu. Bana bir daha gelmenize gerek yok.’’ Dedi doktor hanım. Lemi gözlerini dikmiş, aşkla baktığı kadının kendine seslenişini dinliyordu. Neler söylediğini anlamıyordu. O an tek düşüncesi, sevdiği kadının rujlu dudaklarından çıkan kadife sesini kulaklarından buyur edip, kalbinde misafir etmekti.

‘’Keşke size açılabilsem, gönül kayığımın sizin okyanuslarınızda fırtınalarınıza yem olmayacağından emin olabilsem. Bana bir daha gelmenize gerek yok dediniz ya doktor hanım, keşke gitmenize gerek yok deseydiniz. Beraber aramaya devam edelim dertlerinizin dermanını deseydiniz.  Benim derdimin dermanının sizin kadife sesiniz, okyanus gözleriniz olduğunu bilseydiniz. Ben sizi görmezden gelirim ama, yüreğim selamı kesmiyor.’’ diyemedi Lemi… İçinden geçirdiklerini ses tellerinde yoğurup dışarı atamadı. Boğazının ortasında eritip içine akıttı.

‘’Lemi Bey iyi misiniz? Cevap vermediniz.’’

‘’Kalbim acıyor. Röntgende de göremediniz demek.’’ dedi Lemi. 

‘’Durumu anlattım size Lemi Bey… Çıkabilirsiniz.’’ dedi doktor hanım.

Lemi çoktan kök salmıştı oturduğu koltuğa, kökleri yeraltına inip doktor hanımın tüm vücudunu sarmıştı. Nasıl kalkabilirdi ki, nasıl ayrılabilirdi o odadan, nasıl ayırabilirdi gözlerini köprü kurduğu sevdiğinin gözlerinden.

Eline aldığı baltayla tek tek kesti köklerini, terk etti kurumaya, nefessiz kaldığını hissetti. Direnmedi daha fazla. Kalktı oturduğu koltuktan ve kapıya yöneldi. Tam çıkacakken doktor hanıma döndü: ‘’Ne kadar güzel, ne kadar özel çiçekler bunlar doktor hanım. Çok şanslısınız.’’ Doktor hanımın yanaklarında tatlı bir heyecan zuhur etti, gamzeleri belirdi. Kimlerin gönderebileceğini aklından geçirirken cevap verdi: ‘’Teşekkürler, güle güle…’’

Lemi dışarı çıktığında annesi merakla sordu: ‘’Ne oldu oğlum yine mi bir şey çıkmadı sonuçlardan?’’ ‘’Hayır anne çıkmadı, gidelim artık.’’ ‘’Peki, ne olacakmış?’’ Lemi’nin göz bebeklerinde oluşan titreme sonunda göz kapaklarının içine doluşan ıslaklık, yanağından süzülmeye başladı. Annesine döndü ve cevaben :

”Alışacakmışım anne… Alışacakmışım!”

Aradan geçen iki günün ardından doktor hanım sabah odasına girdiğinde masasının üstünde bir teraryum daha buldu. Özenle düzenlenmiş, özenle süslenmişti. Teraryumun içine monte edilmiş minik bir bank üzerine kazınmış yazıyı fark etti ve okudu:

”Alışırım alışmasına da, unuturum sanma! Hoşça kal.”

Özkan SARI

Haberin Var mı?

Askeri okul yıllarım. Katı, acımasız ve soğuk yıllar. Hasta olup yataklara düştüğümde, gece inleyerek gözlerimi açıp annemin bana bakan gözlerini göremediğim, alnımda elini hissedemediğim yıllar. Öyle okuldan eve gelir gelmez çantayı fırlatıp sokağa koşamadığım yıllar. Söküğümü kendimin diktiği, çamaşırımı kendimin yıkadığı yıllar.

Elbet o yıllarla ilgili anlatacak, yazacak çok şey var. Bilinçaltımda o yılların eseri sıra dağlar var. Yalnız kaldığım zamanlarda bazen o dağların zirvesine çıkar, izlerim manzarayı. Özlemekle, nefret etmek arasında takılı kalır terazimin topuzu.

Hormonlarımızın mevsimler gibi değiştiği yıllar. Duygusal kırılmalarımızın en derinden hissedildiği zamanlar. İşte o zamanlar bir kadını sevdim. Askeri disiplinin bunalttığı ruhumu ancak onun sesi ferahlatıyordu. Günler geçtikçe ona olan ilgim, hayranlığım ve sevgim çığ gibi katlanıyordu. Arkadaşlarım da yakından şahit oluyordu bu ilişkiye, her ne kadar onaylamasalar da umurumda değildi. O’nun bana yaşattığı hisleri daha önce hiç yaşamamıştım. Daha önce biri aklıma geldiğinde kalp atışlarım hiç hızlanmamış, avuç içlerim hiç terlememişti. Aramızda on yaşa yakın bir fark vardı, benden büyüktü ama bu durum da umurumda değildi. İnsan sevince dil, din, ırk, yaşın çok fazla bir önemi olmuyordu galiba, o zaman ki hislerim bana bunları söylüyordu. Geceleri rahat uyuyabilmem için O’nu her gün mutlaka görmeli, yatmadan önce sesini mutlaka duymalıydım; yoksa zehir olurdu bana geceler.

Duygusal açlığımın zirveye çıktığı dönemlerde tuttu elimden. Annemin, babamın ve kardeşlerimin eksikliğini O gideriyordu. Ha… bir de kardeş bildiğim arkadaşlarım, onlara haksızlık olmasın.

Merak etmiş olmalısınız, kim bu kadın? Nasıl oluyor da her gün görüyorsun, her gün sesini duyuyorsun? Diye.

O kadın Funda ARAR’dı. Evet, Ona âşık olmuştum ve bunun aşk olduğunu biliyordum. Başka hiçbir duygu böylesine etkileyemezdi insan ruhunu ve bedenini.

Boş zamanlarımda Funda ile geleceğimizin hayalini kuruyor, beni gördüğünde neler hissedecek merak ediyordum. Gazeteden fotoğraflarını kesip ajandamın arasında saklıyordum. Ders bitimlerinde koşarak televizyonun bulunduğu alana gidiyor, klibinin çıkmasını sabırsızlıkla bekliyordum. O zamanlar televizyonda müzik kanallarından başka bir kanal açık olmazdı. Bir klip biter ardından yeni bir klip başlarken heyecanım artardı. Birkaç klibi zorla izledikten sonra hasret biterdi. Ve O çıkardı sahneye… Yüzü ay gibi belirir, gözlerini bana diker, başlardı irademi avuçlarına almaya:

Haberin, haberin var mı?
Terk etmedi sevdan beni
Aç kaldım, susuz kaldım gecelerce
Geceler geceler
Yastığımda, düşümde, içimdesin
Bir hain bıçak gibi kalbimdesin
Dermanı yoktur bilirim
Tütünsüz, uykusuz kaldım
Terk etmedi sevdan beni
Aç kaldım, susuz kaldım gecelerce

O şarkısını söyledikçe bana seslendiğini düşünürdüm hep. “Ben de… Ben de…” diyerek karşılık verirdim: ”Yastığımda, düşümde, içimdesin. Bir hain bıçak gibi kalbimdesin.”

Klip biter, kum saati tersine çevrilirdi. O’nunla tekrar buluşacağım zaman akmaya başlardı erircesine.

Akşamları koğuştaki yatağıma yatar, radyomu açar, kulaklıklarımı takardım. Parmaklarım radyonun frekans değiştirme tuşunu canından bezdirirdi. Funda’nın şarkısına denk gelene kadar durmadan atlardım frekanstan frekansa. O’nun şarkısı denk geldiğinde, gecenin karanlığı ve sessizliği içinde huzur dolu dakikalar başlardı.

Âşıktım. Gönlüm neyi emrederse onu yaşıyordum. Aklımın fişini çekmiştim prizinden. Sonu ne olur, nereye gider düşünemiyordum bu ilişkinin. Biliyordum, O da benim varlığımı hissediyor olmalıydı. Bir gün karşılaşacağımız günü bekliyor olmalıydı.

Böyle geçti günler, aylar… Bir 28 Haziran günüydü… Sabah etüdü için sınıftaydık. Gazete okuyan arkadaşlarımdan biri gazeteyi havaya kaldırarak bana seslendi: ”Kardeşim duydun mu? Funda Arar, Febyo Taşel ile evlenmiş.”

Gözlerimi gazetedeki fotoğrafa diktim. O an neler hissettiğimi ben hatırlamıyorum ki burada size anlatayım. İnanmak istemedim. Gazeteye bakmak istemedim. Herkesin içinde ağlamak istemedim.  O günden sonra yemeden içmeden kesildim. Günlerce doğru düzgün yiyip içemedim. Zamansız gelen ağlama nöbetlerine engel olamadım. Bu durum herkesin dikkatini çekiyordu. Kendimi aldatılmış, terk edilmiş ve değersiz hissetmeye başladım. Bendeki değişimin farkına varan komutanım bir gün beni odasına çağırdı; bağırdı, çağırdı, tokat üstüne tokat attı. ”Sen askersin, kendine gel!” dedi. Gelemedim… Uzun bir süre gelemedim. İnsanın duygularının; aklını, ruhunu, zihnini nasıl yerle bir ettiğine şahit oldum.

Ama geçti… Meğerse kalbimde aşk diye taşıdığıma ne kadar da uzakmışım.

Bilinçaltımda o yılların eseri sıra dağlar var. Yalnız kaldığım zamanlarda bazen o dağların zirvesine çıkar, izlerim manzarayı. Özlemekle, nefret etmek arasında takılı kalır terazimin topuzu.

Özkan SARI

Böcek Yumurtaları…

İnsanın cevaplayamadığı soruları, nihayetlendiremediği düşünceleri olur. Çabuk çoğalan ve dayanıklı böcekler gibi ele geçirirler insanın zihnini. Genç adamın da zihni bu böcekler tarafından istila edilmiş, mücadele edemediği bu yaratıkların zihnini kemirmesine seyirci kalmaktaydı. Modern dünyanın köleliğine ara verdiği bir pazar sabahıydı. İnsandan ve betondan uzaklara, tekerleklerinin tırmanabildiği son noktaya kadar sürdü motorunu.

Niyeti; zihninde yuvalanan ve arsızca üreyen böcekleri baharın müzisyenleri kuşlara yem etmek, güneşte kalmış bir kiremit sıcaklığında ve renginde dudaklarıyla boynuna bir öpücük konduran sevgili misali, gözlerini kapatıp esmesini beklediği bahar rüzgârına katıp uzaklaşmalarını izlemekti.

Ulaştığı yeşil tepelerin sakinlerini homurtusuyla tedirgin eden motorunun kontağını kapatıp üzerinden indi. Sadece usul usul esen rüzgarın ezgisi ve yabancıyı fark edip hoş geldin serenadı olduğunu düşündüğü çeşitli kuşların ötüşleri duyuluyordu. Bu pozitif buluşmanın enerjisi, böcekler üzerinde negatif enerjisini çoktan göstermeye başlamış, rahatsız olan böcekler, yuvalandıkları zihnin sahibini daha fazla rahatsız etmemek için saklanmaktaydılar.

Saklanan böceklerin tıkırtıları kesilmiş, uzun zamandır hissetmediği bir sessizlik hâkim olmuştu zihnine. Kaskını ve montunu çıkarıp motorunun gidonuna astı. Soyunup örtü altında anadan üryan bekleyen sevgiliyi arzularcasına bir sabırsızlıkla uzandı çimenler üzerine. Gecenin çiyini henüz üzerinden atamamış olan çimenler, üzerilerindeki nemi hediye ettiler tenlerine dokunan yabancıya… Tabii bir de kendilerine münhasır o kokularını.

Genç adamın kulağından içeri giren her ses, tenine temas eden her dokunuş, burnundan ciğerlerine doluşan her koku; özel bir ilaçlama şirketi ile anlamışcasına taarruz etmekteydi zihninin kara delikleri içerisinde bekleşen böcekler üzerine.

Günlerdir hasret kaldığı kesintisiz bir uykuya daldı.  Öylesine ağır ve yorgundu ki bedeni, modern dünyanın, modern toplumlarının, modern insanının modern yaşam tarzıydı pis ayaklarıyla omuzlarına basan, bedenini ağırlaştıran şey. İnsanın tamamen maddesel benliğine çomak sokup, kendisini en iyi ve kusursuz hissetmesi üzerine kurulu korkunç bir senaryoda rol almaları sağlanan, işte bu modern toplumun ve insanının zihnine bıraktığı böcek yumurtalarıydı ruhunu yorgun hissettiren.

Kıyamet sonrası film senaryolarındaki gibi acaba tek mi kaldım bu dünyada, modern zombilerin dışında başka yerlerde saklanan hala yakalanıp ısırılmamış insanlar da var mıydı acaba?  Soruları da kendi elleriyle zihnine saldığı böceklerdi.

Derin… Çok derin uyudu genç adam! Bedeni ve ruhu birbirine sıkıca sarılıp belki de ölümden önceki son istasyonda bekliyordu geri dönecek olan treni.

Saatler sonra gözlerini açtığında; gözleri önünde masmavi uzanan semayı ve üzerine serpiştirilmiş küçük pamuk parçaları gibi gözüken beyaz bulutlara bakıyordu. Gözlerini kaçırmadan uzunca izledi gökyüzünü, ara ara gözlerinin önünden serçe, kırlangıç, şahin ve daha birçok kuş türü süzülüp gidiyordu. Burnuna tarifsiz bitki kokuları çalınıyor, nasıl bu kadar gerçek olabilirler diye hayrete düşüyordu.

Sonra bir şey fark etti genç adam. Hafiflediğini ve zihninde hiçbir tıkırtının kalmadığını hissetti. Böcekler bir bir yok edilmiş, kalan artıkları toplanıp atılmıştı.

Zaman çok da bonkör davranmadı genç adama; gecelerinin karanlığında sanki demir atan ağır ve eski bir gemi gibi davranan akrep ve yelkovan şimdi ise; demir alan teknoloji harikası bir sürat teknesi gibi davranıyordu.

Güneş, hadi sen de evine git artık dercesine tepenin ardını aşıp gözden kayboldu. Genç adam her şeye rağmen kendini dinlenmiş ve huzurlu hissediyordu. Kaskını ve montunu giyip ihtiyar dostunun homurtusunun ikindi vaktinin sessizliğini yırtışını dinledi.

Ardından sürdü motorunu; modern zombilere ve betona doğru!

Hava çoktan kararmış, gece epey ilerlemiş, kendini dingin ve huzurlu hisseden genç adam iki kişilik geniş yatağına uzanmıştı. Çok zorlanmadan uykuya daldı.

Gecenin derin ve koyu karanlığı içerisinde, genç adamın zihninden tiz sesler yükseliyordu.

Olgunlaşmasını tamamlamış yumurtalar kırılıyor; atalarını öldüren zehre bağışıklık kazanmış olan yavru böcekler bir bir gün yüzüne çıkıyordu.

Özkan SARI