Deniz Feneri

Soğuk, öğle vakti. Kafeteryanın dışarıya atılmış masalarından birine oturuyorum. Hemen önümde Nazım Hikmet heykeli. Sırtı bana, yüzü denize dönük, iki kurşun yarası var göğsünde.
Fırtına kopmak üzere, gökyüzü gri fakat garip de bir aydınlık var. Bugünler de her şey garip zaten!
Bir yağmur damlası düşüyor tam çay bardağının içine. İrice bir damla, bardaktaki çay tabağın içine dökülüyor.
Çok geçmeden ince ince başlıyor başlıyor mübarek.
Dalgakıran ıslanıyor.
Çok uzağım ama biliyorum ıslandığını. Küpeşte ıslanıyor, fener, Mıstık’ın teknesi, balıkçılar kahvesi… Ne zamandır gitmiyorum, gürül gürül yanan bir sobası vardı eskiden. Doğalgaz geldi diye kaldırdılar mı sobayı acaba?
Nazım Hikmet’in heykeli de ıslanıyor.
Cahit Amca günlük gazetelerin hepsini bitirmiştir bu saatte.
Gözleri denizde, düşünüyordur.
Mıstık teknededir.
O da düşünüyordur.
Çanakkale’de berber Recep?
O geçmiş, bir balık hikayesi anlatıyordur müşterisine.
“Kalabalık yerde olta atmam ben” diyordur.
Fener?
Bana sorarsanız, o adını bilmediğim adam kendini fenere astığından beri suçlu hissediyordur kendini!
Nasıl demişti Mıstık?
“Ağabey beş dakika daha erken dönsek kurtaracaktık adamı?”
Neyi kurtarıyorsun, kimi kurtarıyorsun arkadaşım, diyememiştim.
Olacaksa olacak, yaşanacaksa yaşanacak!
Mıstık’ın kurtarmak için gittiği de olmuştu. Doktor Mehmet’in orada bir yaz günü, sabah, kahvaltı sonrası günün ilk çayını yudumluyorum. Biri bağırıyor denizde “imdat boğuluyorum!” suya girsem çok uzak, göz göre göre…
Mıstık’ı aradım denizdeymiş. Dalgakıranın açığında biri boğuluyor dedim.
İki dakika sonra yetişti.
Delikanlının biri numara yapıyormuş!
Aradım diye ben utandım.
Hayatın hengamesinden sebep envaitürlü maskeyle el sıkışıyor, yemek yiyor gülüp eğleniyor, kadeh tokuşturuyoruz.
‘Oynayanı biliriz’ demeye çalışıyorum.
Kanat kırmaya kalksan etrafta kuş kalmayacak…
Karşındaki kendini senden daha akıllı hissettiği sürece dokunulmaz,
nazik olduğun sürece görünmezsin.
Üzerine bir de haklı olduğun halde alttan alabiliyorsan, unutabiliyorsan sana yapılanı, yaranı göstermiyorsan, deniz feneri oluyorsun işte o zaman. Taa ki biri gelip korkuluklarına kendini asana kadar!

Mıstık: Börçin Mustafa Bozoğlu
Cahit Amca: Cahit Yüceland

8 Aralık 2019
Çorlu
Ali Gülcü

Kim Olduğunu Biliyorum

Elegy – Adam Hurst

Kim olduğunu biliyorum.

Sevgilim diye tutup gezindiğim elinle başımı gövdemden ayırıp bir konteynıra atarken güle gerine sokaklarda dolaşan,
masumiyeti benden çok önce çürümüş,
önü hiç oyuncaksız, karnı hiç aç, cebi hiç harçlıksız bırakılmamış,
lakin yüreği sıcak bağlardan, kadife duygulardan,
kolları sebepsiz kucaklaşmalardan,
başı, şefkatli dizlerden nasibini almamış bir yoksulsun sen.
Dışında taklit bir baharla gülümserken
içindeki kutup kışlarını büyüten bir ziyan insansın sen.

Kim olduğunu biliyorum.
Bütün çocukluğu öfkeli muhafazakar bir adamın şiddetli babalığına,
silik, yok bir annenin süresiz susuşlarına çapalanmış,
sevda diye bildiği ilk şeyi karşı evin açık penceresine,
taş merdivende bekleyen bir çift kırmızı terliğe düşürmüş,
gidip alayım derken,
ayağı namus bekçilerine,
geleneklere,
cepteki deliğe,
içine tükürsen yeridir bir yazgıya takılmış kurbansın sen.

Yan baksa da, düz baksa da istenmemiş,
ellerin tersine yakıştırılmış,
sevgiden yitirdiğini, eğreti küheylanlığından doğurmaya çabalayan,
ergenliğini rüyasına hapsedip,
tutkularından kanserli fantaziler inşa eden bir yitiksin sen.

Kral olabildiğin yegane yerinde,
her gün yüzlerce insanı taşıdığın,
tavanında binlerce nefes şahitken beni kaçırdığın arabanda bana küfürler savururken anladım;
gerçek anlamda hiç sevilmemişti başın,
hiç aşkla bakılmamıştı yüzün,
kaba ellerin kibar gözyaşlarına dokunmamıştı hiç.
Bana vahşice saldırırken , bileklerimi keserken, cansız bedenime tecavüz ederken
tüm geçmişinden intikam alıyordun;
değersiz çocukluğundan, bastırılmış gençliğinden, işe yaramaz yetişkinliğinden…

Ben öldüm,
sen yaşadın.
Ben ölüyken de vardım;
sevdiklerimde, konuştuklarımda, gülümsediğim fotoğraflarda…
Sen ise hiç yoktun, katilim olana dek.
Bir özge candım ve herkeste öyle kaldım,
sen
beddualı hayatından, yaşadığından da kötü ayrıldın.

Kim olduğunu biliyorum.
Kimseye sormadılar, iki ayrı evden getirilmiş iki ayrı vazo gibi koydular bizi yan yana.
Oysa
aşağı mahalledeki kumral güzeli kızı seviyordun
ama bunu bir tek sen biliyordun.
Onu münasibine verdiler, seni denginle everdiler.
Hiç ısınmadı gönlün gönlüme.
O da bir garip gönüldür demedi kendi kendine.
Aşım suç oldu sofrada, saçım dert oldu sokakta, sesim zul oldu odada.
Gelsem yerin dardı,
gitsem
öte yanda ne işim vardı?
Kavuşamamalarını gördün bende sen.
Abilerin, amcaların çatılmış kaşlarını,
teyzelerin “evlilikte keramet vardır” diyen yalancı dillerini gördün.
Konuşsam dövdün, sussam dövdün.
Gülsem sövdün, gülmesem yine…
Bütün derdin kendin iken toprağa beni gömdün.

Kim olduğunu biliyorum.
Aynı batında cana bürünmüş yarımdın.
Köşesi ataçlı ilkokul defterine karışmıştı çığlığım.
Meraktan kocaman olmuş gözlerin babamın suskunluğunu, annemin gözyaşını silmişti.
Öyle kocaman bakmıştın ki, evim sen olacaksın sanmıştım.

Oysa sen, senden başka herkestin.
Annenin veli nimetiydin,
babandın, amcandın, kahvehanenin işsiz güçsüz ahlakçı takımıydın.
Bahçe duvarını aşmamıştı başım, henüz on yedi olmamıştı yaşım, geldi bir el dayandı boğazıma.
Bilmediğim yerlerim acıdı, böğürdüm,
başımı toprağa çarpa çarpa öğürdüm.
Kanatana kadar ısırdığım koca ellerini kokusundan tanıdım.

Kim olduğunu biliyorum.
Kapıya varıp düştüm eşiğe, sen buldun.
“Abi” dedim, “O”
O !

Sarılmadın, kaldırmadın, “Sus !” dedin, kendi sesinin yankısından korkarak.
“Tek ses etme, sus !”
Daha da konuşmadım ben.
İnfaz çıktı meclisten,
mahsule dadanan domuzları vurdukları bir tüfek vardı,
onu verip eline yolladılar peşimden.
Yine kocaman oldu gözlerin, belli ki bu kez kederden.
Senden daha kısa sürdü ölümüm.
Ben suskun bir anıya dönüştüm, sen örfün zindanında maphus düştün.

Kim olduğunu biliyorum.
Akşam evime dönen yolda arkamdan yürüyüp bıçağını kalbime batırdığında gördüm seni.
İtilmişliğini,
yitmişliğini,
sevgiyle hiç buluşmamış kaskatı gözlerini,
işittiğin küfürleri,
kovulmuşluğu,
tiksinmişliği,
evlerden,
odalardan gönderilmişliği,
nefreti,
hiçliği,
geri dönülmezliği gördüm.

Çamurdan hayatının intikamını aldın yirmi yaş kanımla.
Zayıf bedenim üzerindeki gücünü hissedip kıvanç çıkardın leş ruhuna.
Öldürdün beni,
kaçtın bataklığına.

Kim olduğunuzu biliyorum.
Ya da
hiç olmadığınızı…

Adam

Fauré – Elegy In C Minor, Op. 24

“Bu yol nereye gidiyor?”, diye sordu karşıdan gelene,
“Bu, YOL mu?” dedi adam hayret içinde.

Uyandı,
gerindi,
perdelerinden ışık sızmayan odanın başucu lambasına uzanıp anahtara dokundu.
isteksizce ve ağır ağır doğruldu yatağından, ezberlenmiş adımlarla banyoya yürüdü.
Aynaya bakmadan musluğu açıp soğuk suyu yüzüne götürdü.
Şişmiş göz altlarını incelerken, gün içinde bekleyen işleri zihinsel bir not kağıdında sıraya koydu.
Yapılacak ne varsa önce kafasında yola koyar, eyleme geçtiğinde vakit kaybetmekten, sürprizlerle karşılaşmaktan hoşlanmazdı. Bu yüzden uykuya zor dalar, birkaç saat sonra uyanır, huzursuz dönüşlerle, kalkmak için sabahı beklerdi.

Günlük planı gözden geçirirken giysi odasına geldiğini fark etmedi bile. İnternet siparişiyle aldığı  ve henüz etiketi üzerinde duran mavi blazera uzandı. Son zamanlarda, artan çalışma saatleri yüzünden mağazaları gezerek alış veriş yapmaya zaman bulamıyordu. Sabah evden ayrılışı ve eve tekrar dönüşü arasında neredeyse on iki saat geçiyor, yemek ve istirahat derken gün yine yatakta sonlanıyor, sonraki günler de aynı döngü ile uç uca ekleniyordu.

Pazar tatillerinde bile en az üç saatini bilgisayar ya da telefonda geçirir, çoğunlukla film izlemek, tembelce uzanmak, biraz kitap okumak ya da ofisten bir arkadaşıyla bir şeyler içmek arasında bir tercih yapması gerekirdi. Aynı güne birkaç keyif sığdıramıyordu adam. Birini yapsa diğerinden mahrum kalıyor, ya yorgun bir beden ya da doyuma ulaşmamış bir ruh ile yeni bir pazartesiye bağlanıyordu.

Evli değildi.


Lise aşklarından nasibini almamış, üniversitede başını kitaptan kaldırmamış, ikili ilişkilere dair ince kavrayışlardan sınıfta kalmıştı. Üniversite sonrası  bazı denemeler yaptıysa da nihayete erdiremedi ve aile kurmaktan umudu kesip kısa, beklentisiz buluşmalara sarıldı.

Öğrencilik hayatı boyunca çalışkanlığı ile daima göz doldurmuş, çevresinin ve aile dostlarının güzel övgülerine mazhar olmuştu. Çok çalışırdı adam.  Bilmediği her şeyi araştırır, sempozyumlara  çalıştaylara katılır, uluslararası eğitim programlarına başvurular yapar ve çoğunlukla kabul edilirdi. Arkadaşları okul sonrası buluşmalara, cumartesi dağıtmalarına, pazar gezinmelerine giderken umutsuzca onu da davet eder  ancak hep olduğu üzere  aynı cevabı alır, ısrara gerek duymazlardı. “Onun da sırası gelecek.” derdi adam. “Hele bir bitireyim şu okulu !”

Sonra,
mezun oldu.


Fakülde dekanının elinden aldı ödülünü. Tribünde kendisini izleyen ailesi gurur doluydu. Yanındakilere işaret edip “ Benim oğlum.” diyordu annesi,  yüzünden süzülen yaşları sile sile. Babası dirayetliydi, tutuyordu gururunu bakışında. Ağlamıyor, dizginleri kaybetmemek için eliyle dizini sımsıkı kavrıyordu. Adam da çok mutluydu. Ailesine minnet, yaratıcıya şükür doluydu kalbi. Şimdi, yeni bir yola giriyordu hayat. Mükemmel işi bulacak, iyi para kazanacak ve o zamana kadar ertelediği  şeyleri yapacaktı bir bir. Öyle yıllar yılı emeklemeden, ezilip örselenmeden çalışacağı bir iş bulacak, hızla yükselip keyfine bakacaktı.  Prestijli bir üniversitenin en iyi bölümlerinden birinden ele geçen  dereceli  diploması ve öğrencilik yılları boyunca  biriken bir dolu önemli sertifikası vardı. “Beni kim olsa havada kapar.” diyordu içinden, haksız sayılmazdı.

Fakat
ödülünü alıp sandalyesine geçtiği anda garip bir şey oldu. Gurur, başarıyla gelen tatmin,  annesini ağlarken gördüğü mutluluk aniden çekildi göğsünden. Onların yerini, nasıl peydah olduğu meçhul bir kaygı,  müphem bir huzursuzluk doldurdu. Bakışlarını etrafında gezdirince kendisi gibi hayata atılmaya hazır, enerji ve yetenek dolu yüzlerce genç adam ve genç kadın olduğunu anımsadı. Onlar, diğer üniversitelerdeki başkaları… Hepsi iş arayacak, araya hatırlı insanlar sokacak ve belki de biri, onun hayalini süsleyen ofiste onun yerine çalışacaktı. Nabzının yükseldiğini ve başının döndüğünü hissetti adam . Mücadele, “Bitti.” dediği yerden ve büyüyerek devam ediyordu. Yeni bir buluş yapmış gibi heyecanla “Fark yaratmalıyım !” dedi. Yanında oturanların “Efendim?”, “Bir şey mi dedin?” leriyle kendine gelip, “Herkesin yapamadığı şeyleri yapmalıyım.” diye devam etti iç sesiyle. Bu kavrayışın sonrasında olup biten her şey, konuşmalar ve alkışlar dipte dalgalanan anlaşılmaz bir uğultuya dönüştü. Tören sonuna kadar aklının ürettiği her yeni soruya yanıt aradı. “Benim master yapmam gerekiyor.” dedi kendisini tebriğe gelen ailesine. İrileşen, meraklı, idraki tamamlanmamış düşüncelerle baktılar çocuklarına.
“Bunu konuşuruz.” dedi babası,
“Olur tabi evladım.” dedi annesi.

Gitti adam.


Kütüphanelerde, konferans salonlarında, amfilerde geçen notu yüksek, coşkusuz, aşksız iki yıl daha geçirdi, döndü geri. Birbiri ardına  gelen kutlama mesajları, yemekleri… Azmi ve başarısına yapılan alkışlar, çıkarılan şapkalar süsledi günleri, geceleri.

Gurur duyuyordu kararlılığıyla. Adına  his perhizi denilebilecek onca zamanın ardından, artık hazır hissediyordu yaşamaya. Tüm geçmişini kuşanıp, çalışmak istediği şirketlere başvuru yaptı. Beklediği gibi oldu üstelik. Hepsi görüşmeye çağırıyorlardı adamı. Dolgun bir başlangıç maaşı ve geniş sosyal avantajlar sağlıyorlardı.  “İşte !” dedi adam. “ Ben, asla ağustos böceğine özenmeyen karıncaydım. Şimdi, karşılığını alma zamanı !”

Yaptığı görüşmelerin hepsi olumlu geçti ve teklifi en makul, çalışma koşulları en elverişli olan firma ile ilk iş sözleşmesini imzaladı. Toplantılar, sunumlar, iş yemekleri ve irili ufaklı sayısız ayrıntı ile uğraşıyor, arı gibi çalışkan haliyle göz dolduruyordu. İlk zamanlar zor gelmiyordu yoğunluk. Çalışkanlık, uzun yıllar önce hücrelerine zerk olmuş bir aşı gibiydi. Dünyevi zevklere pas vermeyen, tüm enerjisiyle kendisini yaptığı işe adayan bu genç adam, çalışmalarını övgüyle taçlandıran işverenleri tarafından gün be gün daha fazla sorumlulukla çevrildi, pozisyonu istikrarlı olarak yükseltildi. O da bu itibarı karşılıksız bırakmayıp, yükseldikçe daha çok çalıştı.  Ofisten daha geç çıkıp sabahları işe daha erken geldi.

Böyle böyle geçti  yıllar.
Yüksek rakamlı paralarla dolu kartlar, pahalı takımlar, son teknoloji aygıtlar, kariyer sever kadınlar girdi eve. Eskiyenler çıkıp giderken, o eşikte durup arkalarından baktı, sessizce kapıyı kapattı.

Güzel bir arabası, evi, kariyeri, ülkeden ülkeye business  class uçak biletleri oldu adamın.
Cam duvarlı,
şehir panaromalı,
deri koltuklu ofislerde double espressolu sohbetleri oldu.
Gurme restoranların en manzaralı köşelerinde ayrılmış leziz masaları oldu.
Anne babasının,
kız kardeşinin,
eski mahalledeki Aysel Teyze’nin,
eşin dostun, ilkokul öğretmeninin maşallah diyeceği bir hayatı oldu adamın.

Sonra ne oldu?

Aşk olmadı mesela.
Denizin kenarında el ele yürümeler, taş sektirmeler,
bir durup rüzgarı, kuşu, yağmuru dinleyip,
varoluştan beri yaşayan canlılığa yaslanmalar, olmadı.
Güneşe yüzünü dönüp,
gözleri sımsıkı kapayıp,
bir ağaca sırt verip tatlı düşlere dalmalar, olmadı.
Sabahlara uzanan,
bol kahkahalı, az kaygılı dost sohbetleri, olmadı.
Yüreğe depar attıran platonik heyecanlar,
salya sümük ayrılışlar,
bir daha aşık olmamaya yemin edip, kapı eşiklerinde, kanepe üstlerinde sızılan geceler,
tokatlanmadan uyanılamayan sabahlar, olmadı.

Programlara, planlara, saatlere, dakikalara bölünmüş, keyifli iradesi hadım edilmiş bir yarı ömür oldu çıkarmadan artan,
bölmeden elde kalan.

Altı torbalanmış, kırklı gözlerini diktiği aksine bakarken aynada, böyle düşündü adam.
Saatin uyandırma alarmı çalıyordu ve neredeyse on yıldır
erkene kurulmuş bir saatten daha erkendi uyanıklığı.
İki karanlık arasındaki uzun günler
ritmi hiç aksamayan bir metronomun sıkıcı aynılığında yaşanıp ölüyordu.

Yatak odasına dönüp giyindi.
Eli kravata uzandı, sonra vazgeçti.
Telefonu alıp, henüz uyanmamış annesine “Birkaç gün çok yoğunum, ulaşamazsanız merak etmeyin.” mesajı gönderip, cihazın kapatma düğmesine bastı. Karanlık ekranı orta sehpanın üzerine bıraktı. Anahtarı cebine koyup, ayakkabılarını giydi.  Her gün, iki defa kilitlendiğinden emin olmadan terk etmediği kapıyı yalnızca çekerek kapattı ve asansörü çağırmadan hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı yöneldi. Mesaisinin başlamasına bir saat varken arabasına atlayıp yola serildi.

Vardığında, ortalık süt limandı.
Sessizliğe özgü bir sesin olduğunu bunca zamandır nasıl fark etmediğine hayret etti.
Kahve içerdi sabahları,
bu kez orta halli bir çay istedi.
Sonra,
aylardır bir köşede bekletip de yüzüne bakamadığı kitabın kapağını çevirdi.Ofiste birileri, telefon aramalarıyla başlamıştı mesaisine.  Asistan, yanıt alamadıkça huzursuzlanıyor, kendi kendine söyleniyor, yan odadaki pazarlama şefine doğru kaygılı ellerini sallayarak “ Yok. Yok işte!” diye hayıflanıyordu. Her deneme sonrası telefonu sertçe kapatıyor, birkaç nefes alıyor, sonra kurulmuş oyuncak gibi kendi etrafında dönüp duruyordu.

Gülümsedi adam, doğallıkla .
Nasıl da huzura batmıştı, plansızca !
Denizden havalanıp burnuna dolan iyot kokusunu göğsüne taşırken kafeteryanın garsonu “Abi tazeleyeyim mi çayını?” diye sesleniyordu.
“Doldur bir tane daha aynısından. “ dedi adam. “Yanına da şöyle güzel bir kahvaltı döşe. Daha duracağım, aç kalmayalım”

Ofisteki bıkkın asistan umudunu yitirmiş parmağıyla arama tuşuna yeniden dokunuyordu,

“Aradığınız kişiye ulaşılamıyor.” du.

Biz

Biz birlikte güzeliz sevgili deniz.
Yüzün
ben baktıkça daha mavi,
kıyıların
ben bastıkça sohbetli.

Biz birlikte özgürüz sevgili deniz
Ben
sana sarıldıkça öteyim dünyadan.
Üstünde gezindikçe,
dalgalarında yükselip indikçe
razıyım uyanmaktan.

Sen,
beni kucakladıkça engin,
atlayıp bir kayalıktan
dibini bulamadığımca daha derinsin.
Kadimsin,
kalendersin,
hakimsin
ama bir gölden,
bir nehirden benimle ayrılır sesin.

Ufkunda gemilerini yürüten benim.
Seni keşfe çıkıp fırtınalarında kaybolmuş,
renkli mercanlarını yaydığın,
balıklarına yuva yaptığın batık yelkenliler ben’im.

Ben senin isminim sevgili deniz.
Seni fısıldayan,
bağıran,
adından ilhamla şiirler yazıp
şarkılar besteleyenim.

Sen,
şiddetli kabartılarınla döverken kayaları
bir sigara dumanıyla sana kederli,
keyifli,
gelgitli selamlar gönderenim.

Biz birlikte varız sevgili deniz.
Küreğim teninde gezinir,
oltam gün doğumunda istavrite kur yaparken
ve saçlarım yosun,
derim iyot kokarken tamız.

Aylardan kasım,
yine adını kaleme doladım.
Oturup kumlarına, aklımı manzarana uzattım.
Ben iyiyim,
yok yarına ilişkin kedere değer bir kaygım.
Sen de öylesin,
öyle’den öte,
yıldızlarını takmış dünyevi bir tanrıça gibi
ışık ışık süzülmektesin.

Biz
aynı nakaratta buluşmuş çift sesli bir ezgi gibi
iki sonbahar misafiriyiz şimdi.
Biraz oturup, kalkacağız mevsimden.
Kışı eldivenlerle tutup
geçeceğiz buzlu bir demden.
Sonra
açık pencerelerden sızan cik cikli sabahlara uyanacağız hep yaptığımız gibi.

Biz
aynı güz güneşinde gülümseyen
iki bilinenli denklemiz şimdi,
iyi ki …

Güz Bozumu

The Kill  – Brooklyn Duo

Gözle görünür, dille söylenir bir nedeni yokken, gözünü açtığın bir günü sıfırla çarptığın oldu mu hiç?
Yataktan doğrulmanın,
banyoya yürümenin,
yüzünü yıkamanın,
havluya uzanıp kurulanmanın bile zul geldiği sabahların
ve onu takip eden giyinmelerin,
yiyip içmelerin,
yıkanmış çamaşırları askıya yerleştirmenin ağır geldiği,
aslında hiç başlanmamış günlerin oldu mu?

Uykuya dalarken, içeride açık unutulmuş bir musluk varmış da, devam etmeni sağlayan tüm enerji buradan akıp gitmiş, posa gibi uyandığın zamanların?

En sevdiklerinin varlığının bile fazla geldiği, en keyif aldığın şeylerin bile sıradanlaşıp gereksizleştiği anlardan bahsediyorum. Sözsüz bir saklı bahçeye kapanıp, kilidi üç kere çevirip, anahtarı cebine koymak için neler vermeyeceğin anlardan…

Başını mı sallıyorsun?

Evet mi?

Yakaladım seni ! 🙂

Yapılacak onlarca şey,
konuşulacak insanlar,
üst üste yığılmış okunmayı bekleyen kitaplar varken
bir koltuğa uzanıp sızmayı düşledin mi sen de?

Ne uykuda ne de uyanıklıkta olmadığın bir arafta,
çalan kapı zili ile hoplayıp neredeyse tavana değen içini
tekrar katlayıp dürmenin ve ait olduğu yere yerleştirmenin
ne kadar yorucu olduğunu duyumsadın mı?

Yüz adım ötede köpüren bir deniz var.
Öğlene doğruydu, bir nedenle geçtim kıyısından,
yürüdüm ince kumları eze eze,
yine bir Kasım günü vardım eteğine.

Kalamadım çok,
arabaya binip ikinci vites sorularla kuşattım aklımı.
Geldim,
bir türlü uykuya düşemediğim kanepede
bu kez ekrana teslim ettim zihnimi.
Başka boyutlardan, bağlı hayatlardan bahseden bir dizinin en az 6 bölümünü peş peşe izledim.
Kandırdım onu biliyor musun?
Başka odalara sokup, sıfır çarpanını 6 bölümlük duraklamaya aldım.

Neye dokunsam,
neye niyetlensem,
neye doğru yürüsem anlam yitimi rekorları kırdığım bir cumartesi günü, tüm hayatımı kaplaması ihtimalinde ömrümü sıfırla çarpacak bu hissi “tehlikeli ruh halleri” listemin başına koydum.

Güneşe, kumsala, göğüs kafesim her sıkıştığında kendimi yanında bulduğum denize rağmen, beni kanepe ile kaynaşmış bir gövdeye hapseden bu kimyayı geceden sabaha nasıl ürettim dersin?

Keşke bilseydim !

Hayat boyu kaç mayından kıl payı kurtuluyoruz,
kaçının üzerinden tesadüfen atlıyor ya da tam kenarından sıyırıp geçiyoruz?

Görünmez, sayısız kılcal ağla kendimizi kenetlediğimiz şu dünyada sağlam kalabilmek için fazlaca şans mı gerekiyor acaba?
Ne bedenin ne de ruhun ritmi bozulduğunda kalabiliyoruz hayatta.
Verdiği  komutlarla bizi koruyup esirgeyen bu zeki et parçası, yine aynı yolla hayatı katlanılmaz kılabiliyor.
Adına paranoya, panikatak, şizofreni, bipolar denilen her türlü zihinsel denge kaybı
dipsiz umutsuzluklarla,
karanlık sanrılarla,
geçmeyen korkularla
geleceği kötürüm yapıyor.

Hadi o kadar zorlamayalım da, ufak bir eksen kayması diyelim. Bir kesitlik anlam yitimi…
Sana da uğradı mı hiç?

Ayakkabılarını giyip vasıtaya binmek,
yolu geçip çalıştığın binaya girmek dünyanın en ağır işçiliği gibi geldi mi?

Kanepeyle bütünleştiğin saatler sonrasında
karnından açlığın senfonisi yükselirken
yedi buçuk adımlık mutfağa gidip dolaptan bir kap yemek çıkarmak
Ağrı’ya tırmanmak zorluğuyla eşleşti mi?
Artık gireyim şu yatağa diye niyetlenip diş fırçana uzanırken
aynada karşılaştığın efsürde suretine dikip bakışlarını,
“Bu geçecek di mi?, Mutlaka hissim değişecek !” diye diye kendini telkin ettin mi?

Başını mı sallıyorsun?

Hayır mı?

Hımmm..

Belki de,
seninle hiç tanışmadık !