Gören Olmaz

Una Luna – Il Vicolo

Arsız bir rüzgâr eser,
kitabın sayfaları açılır,
kurumuş bir gül düşer yere, gören olmaz.

Siyah paltolu yaşlı bir adam bastonuna dayanarak yalnız yürüyordur karlı yolda, gökyüzü gridir, alıcı kuşlar adamın başında dönüyordur.
Saçlarını topuz yapmış, beyaz elbiseli bir kadın geçmişi çiğniyordur çıplak ayaklarıyla.
Meczubun biri keman çalıyordur uzakta, aşığın biri kadının çiğnediği geçmişe kaldırıyordur son kadehini, burnunu koluna siliyor, ağlıyordur.

Biri İstanbul’u duymaya çalışıyordur, şiirdeki gibi ve hatta gözleri inadına açık!
Sarı yapraklardan adamlar savruluyordur rüzgârda, biri gelip süpürüyordur iş icabı!

Yağmur yağıyordur şehre, kaldırımlar ıslanıyor, üstü ıslak küçük bir çocuk titriyordur köşede.
Umutları koltuğunun altında bir adam, gökkuşağının altından geçmeye çalışıyordur kimse görmeden.

Biri veda ediyordur sevdiğine, öteki kavuşuyordur ayrılanlardan haberi olmadan.
Kovadaki istavrit hayatın anlamını sorguluyordur son nefesini vermeden önce.
Martı gülüyor, çocuk üzülüyordur denize düşen simide.

Arsız bir rüzgâr eser,
kitabın sayfaları açılır,
kurumuş bir gül düşer yere,
gören olmaz.

Aynı Şarkıdan.
5 KASIM 2010
ÇORLU
Ali Gülcü

Aşk Oyunu

O sene sekiz yüz yıllık aradan sonra ilk defa Pisa Kulesi’ni ziyarete kapatmışlardı.
Aziz Nesin kendisine “vatan haini” dediği için Cumhur Başkanı Kenan Evren’i mahkemeye vermiş, tazminat davası açmış, Atatürk Baraj’ında su tutulmaya başlanmıştı.
Öğrenciydim, yolsuzdum üzerine bir de yaz tatiliydi.
Cümle arkadaşlarım yazlıktaydı, bizim yazlığımız da yoktu, arabamız da. Ailecek parklarda yatıyorduk!
Sahile bir defa Tolga’dan ödünç aldığım bisikletle gitmeyi denemiş köpekler kovalayınca geri dönmüştüm.
Allah’ım yollar ne kadar ıssızdı ve ne kadar çok köpek vardı.
Sabahtan akşama kadar boş boş geziyor, geceleri de “okuduktan sonra geri getiririm” deyip aldığım kitapları yalayıp yutuyor, bol bol da hayal kuruyordum.
Charlie’ye uyuzdum!
Çünkü melekleri vardı.
Ben yalnızdım!
Artık psikolojik bir şey mi? Ergenlikle alakalı bir durum mu, abazanlığın aklı karıştırması mı? Bugün bile anlayamadığım bir durumdan önce meleklerden Sabrina Duncan’a aşık oldum baktım yüz vermiyor bu defa Kelly Garrett’e…
Amerika’ya gitmem lazımdı fakat nasıl?
Hem meleklerle vakit geçirmek istiyor hem New York’a belediye başkanı olan David Dinkins’le tanışmak istiyordum.
Şöyle diyecektim David’e, sırtına vurmayı da ihmal etmeyecektim;
“Tarihe geçtin adamım New York’un ilk siyahi başkanı sensin!”
Ziyaretimi kasım ayına şükran gününe denk getirecektim, Thanksgiving Day Parade’ye katılacaktık yan yana yürüyecektik, kalabalığa beni gösterecekti; “Türkiye’den beni görmeye gelmiş, yol parasını da borç almış.”
Yanımızda Sabrina ve Kelly olacaktı.
Şükran günü yürüyüşünden sonra Çin mahallesinde Pekin ördeği yiyecektik ardından kızları da alıp, Central Park’da New York Times’ın sarı sayfalarına sardığımız biralarımızı içecektik. David’in erken ayrılması gerekecekti, Sabrina’yı da biz ekecektik, Kelly bana Universal stüdyolarını gezdirecekti. (Yazar Unıversal stüdyolarının Los Angeles Hollywood’da olduğunu biliyor fakat o dönem New York’ta olduğunu zannediyor)
Tanıdığım en zengin adam köfteci Süleyman ağbi olduğu için ondan borç para istedim. Durumu da olduğu gibi anlattım.” Böyleyken böyle ağbi” dedim, “David’i görüp geleceğim kızlara da mektup yazdım acil gel dediler, kasım ayına da çok kalmadı…New York’ta kasımda aşk başkaymış ağbi” dedim. Ailecek parkta yatıyoruz ama paran sağlamda ileride büyük adam olunca faizi ile geri öderim” dedim…
“Beni şimdi kapından kovarsan yıllar sonra çıkar gelir, dükkanın ortasına dikilir, bugünü hatırlatırım…Bununla da yetinmem dükkanı satın alır, seni kapı dışarı ederim” dedim.
Yalvardım…
Cevap;” kıymanın kilosu kaç lira oldu haberin var mı senin?” oldu…
O gün dünyada kendimi en yalnız hissettiğim gündü!
Süleymaniye Cami’nin şadırvanında abdest aldım, iki rekat şükür namazı kıldıktan sonra Köfteci Süleyman’ı yüce Rabbime şikayet ettim;
“Tamam Allah’ım malı dilediğine, ilmi dileyene verirsin. Bunu kim sorgulayabilir? Adamın dünya kadar parası var. Ayranından ayrı, gazozundan ayrı köftesinden ayrı kazanıyor. Sabahları çorbadan kazandığı parayı söylemiyorum bile…Benim de durumum belli, bildiğin gibi Amerika’ya gitmem gerekiyor, bir babalık yap borç ver dedim, kıymanın kilosunu sordu adam bana… Yalvarıyorum şu köfteci Süleyman’ın durumunu bir gözden geçir, dükkanda oturmaya yer yok!”
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığına yazdığım isimsiz ” Köftelere At Eti Katıyor” başlıklı mektupların da etkisi ile iki sene sonra battı Süleyman ağbi, geceleri meyhanelerde buzlu badem satmaya başladı. Bir, iki defa karşılaştık fakat selam vermediğim gibi arkadaşlara da buzlu badem aldırmadım vefasızdan…
Kelly’e benzediği için Ayşe isminde bir kızla çıktım, yakın dövüş bilmediği için kısa sürdü…
Baktım Charli’nin melekleri kıymetimi bilmiyor, hem bir takım fiziksel özellikleri diğer kadınlardan ayrıldığı, hem de neşeli bir kadın olduğu için Samantha Fox’a aşık oldum
Sonra Boys Boys Boys şarkısını söyleyen Sabrina’ya…
Aradığımı Sabrina’da da bulamayınca büyük bir hayal kırıklığı oldu tabi…
Aşık olmamaya karar verdim, bu durum Bill Clinton Amerika Birleşik Devletleri’nin 42. başkanı seçilene kadar devam etti.
Sait Faik öykülerini tekrar tekrar okumalar, geri alıp alıp No Woman No Cry, Could You Be Loved dinlemeler, melankolik haller…
Boşlukta olduğum bir dönemde tabi Amerika’da yaşamıyor olmasının da büyük etkisi var Billur Kalkavan’a aşık oldum.
Kenan Doğulu Yaparım Bilirsin isminde bir albüm çıkarmıştı ve ben yerel bir radyo istasyonunda günde üç saat program yapıyordum.
Sabahtan akşama kadar, Yazmışsa Bozmak Olmaz, Yaparım Bilirsin, Aşk Oyunu çalıyorduk.
Bir sabah gazetede uzun saçlı, çizmeli kedi Kenan Doğulu ile Billur Kalkavan’ı beraber görünce gözlerim karardı!
Bir araştırdım aralarında on iki yaş var!
Ne çektiğimi bir ben bilirim bir de Demlik birahanesinin müdavimleri…
Tanıdığım, tanımadığım beni dinleyecek gibi ne kadar adam varsa alayını topluyor, bira ısmarlıyor, derdimi anlatıyorum…
“Yapılır mı senin gibi adama” diyen, “sen Kenan’dan daha yakışıklısın” diyen, “albüm yapsan daha çok satar” diyen ” git açıl ağbi” diyenlere, halimi anlayanlara sarılıyorum…
Billur’un da dergiden kestiğim bir fotoğrafı var, koyuyoruz masanın üzerine şerefine içiyoruz.
Sırf tepki olsun diye istek gelen Kenan Doğulu şarkılarını, kaset bozuk, cd takılıyor, gün içerisinde başka programcılar çalmış, başka şarkıcı mı yok gibi bahanelerle çalmıyorum…
Programdayken bir gün radyonun sahibi Bilal ağbi aradı odama gelir misin dedi.
Barış Manço’nun Dönece şarkısını attım hemen, altı dakika elli saniye…
– Ali bil bakalım kim geliyor?
– Kim ağbi?
– Söylemem tahmin et.
– Mustafa Sandal?
– Hayır
– Serdar Ortaç?
– Hayır
– Ebru Gündeş?
– Haaayır be oğlum.
– Şarkı bitecek ağbi.
– Son hakkın.
– Soner Arcıca.
– Sabahtan akşama kadar en çok istek alan adamı söylemedin ya helal olsun, haftaya Kenan Doğulu gelecek, röportajı da sen yapacaksın.
– Kenan Doğulu’nun cd takılıyor diye çalamıyoruz ağbi!
Bir hafta sonra geldi Kenan, programdan önce fotoğraf da çektirdik…Popüler ya havalar, cıvalar…Stüdyoda yalnız kalınca bir şey göstereceğim diye arşive çağırdım;
” Bak Kenan” dedim… ” En kısa zamanda Billur’dan ayrılıyorsun… Ayrıldın ayrıldın, ayrılmazsan albüm çıkarıyorum, ona göre!”

Ali Gülcü
11 Mayıs 2018
Çorlu

Bir otel odasında…

Sana yazarken özgür hissediyorum kendimi.

Yapay kuluçkalarda olgunlaşmasını beklediğim yumurtalar gibi değil de ardı ardına sıraya girmiş tırtılların seremonisi gibi bir bir kanat çırpışlarının sesleri duyuluyor kelimelerimin. Sen siyahsın, beyazsın deyip yargılamadan hiçbirini…

Sana yazarken çocuk hissediyorum kendimi.

Smokin giydirip, öyle okunduğunda kimsenin anlamadığı cümleler kurmuyorum mesela, aksine üstü başı kirli, gülüşü sihirli, kendisi sabi kelimelerimi tutuşturuyorum el ele…

Sana yazarken sonbahar hissediyorum kendimi.

Öyle vakur, güneşiyle ısıtan, beyazıyla göz kamaştıran, yeşiliyle neşe katan mevsimler gibi değil de bir yanı yaprak döken, bir yanı sararıp solan, bir yanı hüzne boğan, bir yanı yağan, bir yanı esen, bir yanı özleyen… Bak; işte ben! Diyebildiğim sonbahar gibi…

Sana yazarken çıplak hissediyorum kendimi.

Öyle esvaba bürünmeden, yalancı kokular sürünmeden, derinleşmiş çizgilerimi gizlemeden, saçlarımı taramadan; anadan üryan. Dokunur da ayva tüylerin tenime, değer göbeğin göbeğime, bedenimin titremesini, kanımın kaynamasını duy diye…

Ne göründüğüm gibi olabiliyor, ne de olduğum gibi görünebiliyorum bu hayatta… Işık vuran yüzeylerim aydınlık oluyor da diğer yanım hep karanlıkta kalıyor. Karanlıkta bir çocuk dolaşıyor, geçerim de aydınlık tarafa; büyürüm diye korkuyor. Sana yazarken göründüğümü değil, olduğumu emanet ediyorum sayfalarda… Aydınlığımı görüyorsun da gel dolaş diye karanlığımda!

Merak etme okumuyor kimse, önceleri sayfa sayfa saklardım da şimdilerde buruşturup atıyorum çöpe…

Sana yazmak, bana yazmak gibi…

Çok uzaktaymışsın da ama bir o kadar yakın gibi…

Sanki hep varmışsın da aslında hiç yokmuşsun gibi…

Zebercet simalı bir resepsiyon görevlisinin olduğu, karanlık bir Ekim akşamının, karanlık dar sokaklarında bir otel odasından yazıyorum sana bu satırları. Birazdan da buruşturup atacağım çöpe… Merak etme okumuyor kimse, bilmiyor da sana yazdığımı.

Sana yazarken hissetmiyorum kendimi.

Bedenim burada da ruhum sanki astral bir yolculukta,

Ben hep yazıyormuşum da sen hep okuyormuşsun gibi…

Sanki hep varmışsın da aslında hiç yokmuşsun gibi!

Aydınlık gibi… Karanlık gibi…

Bitti.

Özkan SARI

İnsan

Hepimiz insan denilen canlı türüne aitiz. Vücutlarımızın hayatını devam ettirebilmesi için ihtiyaç duyduğu her şey aynı. Hepi topu kırk bin kilometre çevresi olan küre biçimli bir toprak parçası üzerinde yaşıyoruz. Ama gece çöküp, modern mağaralarımıza çekilip ışığı karanlığa mağlup ettiğimiz an hepimiz bambaşka hayatlar yaşıyoruz.

Ben çok beceremem öyle insan üzerine felsefi konuşmalar yapmayı. Daha önceleri hiç düşünmedim bu konular üzerinde. Hatta hiçbir konu üzerinde düşünmedim desem yalan olmaz. Bir gün geldi ve öyle bir şey oldu ki; işte o gün bugündür insan üzerine düşünür dururum… Nasıl olur da her şeyiyle aynı olan bu canlı türü düşünsel ve duygusal düzlemde birbirinden bu kadar farklı olabilir. Nasıl olur da insan dışındaki diğer canlı türlerinin yaratılışlarına muhalif hareketleri çok nadir durumlar dışında gözlenemezken, insan denilen canlı türü hayvan deyip geçtiğimiz canlılar kadar bile istikrarlı olamaz. Bu durumu sadece; insanda “akıl ve düşünme gücü” mevcut diyerek açıklamak doğru bir yargı mıdır?

İşte, insanların bu farklılıklarının satır aralarında saklı bir yaşanmışlık sizlere aktarmak istediğim ve o insanları sizlerin de tanımanızı istemem.

Otuz iki yaşımdaydım kızım Müjgan’a hamile kaldığımda. Hamile kaldığımı öğrendiğim gün başka bir gelişme daha yaşandı. Uçak motor teknikeri olan eşime yurt dışından bir firmadan iş teklifi geldi. Daha önce ne ben ne de eşim hiç yurtdışına çıkmamıştık. Karar vermek çok zor oldu bizim için; yüksek sayılabilecek bir maaşla yurtdışında yaşayıp doğacak kızımıza daha güzel bir gelecek kurabiliriz diye düşünüyorduk ama bir taraftan da ailemiz ve yakınlarımızı bırakıp gitmek, yeni bir ülkede yaşamanın zorlukları karşısında tedirgin oluyorduk. Uykusuz geçen birkaç gecenin ardından kararımızı verdik; gidiyorduk.

Aradan henüz bir ay gibi bir süre geçmişti ki yeni bir dünya bize kapılarını açtı. Yeni yuvamız Finlandiya’ydı artık. Eşimin çalıştığı havacılık şirketine ait şehir dışında konuşlu, yaşayanların hepsinin şirket çalışanı olduğu yaklaşık otuz haneli bir köydü burası. Eşim çabuk uyum sağladıysa da ben aynı uyum başarısını gösteremedim. Hamileliğimin de katkısıyla engel olamadığım ağlama nöbetleri bir anda tüm neşemizi kaçırdı. Yaşadığımız köyün şehre uzak olması ve kuzeye yakın olmasından kaynaklı soğuk havası, komşularımızla iletişim kuramamam, eşimin uzun çalışma saatleri, evimizin kültürümüzden çok uzak mimarisi bile psikolojime olumsuz anlamda katkı yapıyordu. Karnımdaki bebeğimin sağlığından bile endişe eder olmuştum. Eşimin üzülmesini istemediğim için onun yanında neşeli olmaya çalışıyor, bir şeyler belli etmemeye gayret gösteriyordum ama nafile… Aniden boğazıma bir yılan gibi çöreklenen ağlama nöbetlerine engel olamıyordum. Kâbus gibi geçen ilk ayların ardından yavaş yavaş kendimi daha iyi hissetmeye başlayacaktım.  

Köyümüzde yedi kıtadan, tam on dört farklı milletten insan yaşıyordu. On günde bir şirketin düzenlediği akşam yemeklerine tüm köylü katılıyor, aileler birbiriyle yakınlaşma imkânı buluyordu. Dil bilmemem büyük bir sorun olsa da samimiyetin ve iyi niyetin ayrı bir dil olduğunu burada öğrenecektim. Hamile olmam ve köyün şehre olan uzaklığı dil öğrenme konusunda elimi kolumu bağlasa da vakit buldukça eşimle dil öğrenme üzerine çalışıyorduk.

Aylar birbirini kovaladı ve Müjgan’ı kucağımıza aldık. Babam doğumu Türkiye’de yapmadığım için bize darılsa da bu süreçte yalnız olmama razı olmadığı için annemi bir müddet kalması için yanımıza göndermişti. Müjgân hayatımıza yeni bir anlam katmıştı. Komşularımızın yakın ilgisi ve annemin yanımda oluşu bu süreçten güçlenerek çıkmamama yardımcı oldu.

Kışı atlatmış ve ilkbahara merhaba demiştik. Annem doğrudan bize söylemese de babamın daha fazla yalnız kalmasına üzüldüğünü anlıyorduk. Baharın ortalarında annemi yolcu ettik.

Artık komşularımla anlaşabiliyor, derdimi anlatabiliyordum. Hemen hemen otuz hanenin hepsi de bir bütün olmuş; dil, din, ırk farklılıkları, ortak değerin “insan” olduğu bu küçük köyde çoktan çöpe atılmıştı.

Köyün en küçük bireyi olan kızımız Müjgan, aynı zamanda tüm köyün maskotu oluvermişti. Yaz geçti… Sonbahar geçti… Kış geçti ve biz yeni bir ilkbahara tekrardan merhaba dedik.

Asıl hikâye de burada başlıyor. Sona yaklaştıkça duygularıma hâkim olamayacağımı biliyorum, üzüntü ve mutluluğun, umutsuzluk ve umudun harmanında, insan denilen canlının yeri geldiğinde ne olamayacağı, yeri geldiğinde ne olabileceğinin ayrımında duygularıma hâkim olamayacağımı iyi biliyorum. Titreyen parmaklarım, buğulu gözlerim ve doğru kelimeleri seçmede kalemime yardımcı olmakta zorlanabilecek kalbim adına şimdiden sizden özür dilerim.

Müjgan on sekiz aylık olmuştu. Önceleri fark edemediğimiz bir gariplik dikkatimizi çekmeye başladı. Henüz anlaşılabilir kelimeler söyleyemiyordu ve göz göze temasın dışında seslenişlerimize tepki vermiyordu. Önceleri olumsuz bir durum olduğunu kabul etmek istemesek de çok zaman geçmeden bir hastaneye gittik; kızımız Müjgan sağır ve dilsizdi.

Şimdi burada o an hissettiklerimi size aktarabilmem pek mümkün değil. Başına gelmeyen bir insanın benim hissettiklerimi anlayabilmesi de pek mümkün değil. Elbet hastalıklar ve ölüm bu dünyanın bir gerçeği, çoğu zaman bu gerçeği görmezden geliyoruz ve bu gerçek ile yüz yüze kalmış insanlar adına acımasız, fevri, empatiden yoksun düşünceler, söylemler vücuda getiriyoruz. Hepimiz yapıyoruz bunu ve hepimiz gün gelip bu gerçeklerin suratımıza okkalı bir tokat atabileceği ihtimalini görmezden geliyoruz.

Evet, kızımız Müjgan doğuştan sağır ve dilsizdi. Gerek doğum sonrası kontrollerde, gerek on sekiz aylık bir süreçte bizim bu durumu fark edemememizin azabı vicdanımızı dağlıyordu, belki de bu azap tesellimiz oluyordu, bilemiyorum. “Neden kızımız?” sitemi ve “Buna da şükür!” duası arasında savrulup durduk bir müddet. Sonuçta tedavisi yoktu ve bizi bambaşka bir hayat bekliyordu.

Müjgân iki yaşını doldurur doldurmaz işaret dili öğreten bir kursa kaydolduk. Düzenli aralıklarla kursa devam ediyor, kızımızla beraber işaret dilini öğreniyorduk. İki yaşındaki bir kız çocuğu ve bu kız çocuğunun ailesi olarak bizim için hiç de kolay olmadığını tahmin ediyorsunuzdur.

Bu süreçte komşularımızın tüm ilgisi ve iyi niyetine karşın onlarla görüşmüyordum. Topraklarımın hediyesi genlerimde taşıdığım; “Alay ederler”, “Hor görürler”, “Dışlarlar”, “Üzerler” gibi histerik düşünceler kızımı herkesten soyutlamama neden oldu.

Zaman ilerledikçe kızımla işaret diliyle anlaşmaya başladık. Büyük oranda kendini ifade etmeye başladı.

Ben kızımı tüm komşularımızdan kaçırmak istedikçe, komşularımız aksine daha da yakınlaşmak için kırıcı bakışlarımı görmüyor, rahatsız edici sözlerimi duymuyordu.

Çok uzun süredir katılmadığımız şirket yemeklerine eşimin ricasıyla artık katılmaya karar verdim. Ve o gün öyle bir şey oldu ki, işte bu satırları yazmama neden olan olayda buydu.

O gün yemek salonundaki herkes, tüm komşularımız, yedi kıtadan, on dört farklı milletten, yedi farklı dine mensup, ten renkleri değişiklik gösteren, ana dilleri birbirinden farklı, kültürleri birbirinden çok uzakta, ama hepsi aynı canlı türüne ait tüm komşularımız; kızımızla işaret diliyle konuşuyorlardı. En gencinden en yaşlısına hepsi kızımla anlaşabiliyor ve onu anlayabiliyorlardı. Gördüklerime inanamıyor, bunun bir rüya olduğunu düşünüyordum. Olduğum yere çöküp kalmıştım, kızımın gözlerindeki mutluluğu sadece hissetmiyor, adeta görüyordum. O an elimden tek bir şey geliyordu; o da hıçkıra hıçkıra ağlamak.

Tüm komşularımız bu süreçte eşimle birlik olup, benden gizli işaret dili öğrenmişlerdi.

Şimdi kızımız dört yaşında. Hiçbir zorluk çekmeden tüm komşularımızla iletişim kurabiliyor. O güzel insanlar ise; “insan” olmanın ne olduğunu yeniden tanımlıyor. Geçmiş geçti artık, gelecek ise ne getirir bilmiyorum. Tek bildiğim bugün insan kalabilmek için mücadele etmek.

Tüm bu organizasyonun ve birlikteliğin mimarlarından olan Yeni Zelanda’lı komşumuz Maru’nun kulaklarımda çınlayan sözüyle veda etmek istiyorum sizlere:

“Dünyayı iyilik kurtaracak masallarına inanmayı bırakalı çok uzun zaman oldu! Ama iyi bir insan olma çabasını ise hiç bırakmadım!”

O güzel insanlara… Saygıyla…

Özkan SARI

Korkunun Tebessümü

Dalgakırandaki balıkçı kahvesine indim bu sabah.
Sahi, en son ne zaman uğramıştım buraya?
Buraların en kral müdavimiyken, ziyaretçi gibi, yabancı gibi hissettim. Farklı farklı yaşlarımda, farklı farklı masalara oturmuş gördüm kendimi, kiminde gülüyorum, kiminde canım sıkkın niyeyse artık, kiminde akşamdan kalma, kiminde sarhoşum.

Osman ağabeyi zayıflamış buldum, saçları daha bir beyazlamış, gözleri daha derine saplanmış, zaman yüzündeki kırışıklıklara atmış acımasız imzasını “Altmış kilonun altına düştüm” dedi.
“Neden?” diye soramadım, korktum!

Büyük tavla sanatkarı Süleyman ustanın sandalyesi boş, sobaya en yakın masada yüzü kapıya dönük oturur, içeriye giren ilk onu görür, masadaki çayı ilk o ısmarlar…
Bu saatlerde torunu okula bırakıp gelmiş olması lazım! Dilimin ucuna kadar geldi; tam Süleyman ustayı soracaktım. Soramadım.
Cevabı duymaktan, bilmediğimi öğrenmekten korktum.
Ustalar da hep yek atar!

Gözlerini televizyona dikmiş bir adam var.
Geldiğimden beri arka arkaya dördüncü sigarasını yaktı. İzmariti öldüresiye bastırıyor kül tablasına, izmaritin gıkı çıkmıyor.
Çayından bırakın yudum almayı, karıştırmadı bile. Kaşığın boynu büküldü, şekerler bardağa küstü.
Televizyona bakıyor ama eminim televizyonu görmüyor o. Yüzü hiç değişmiyor, izlediklerine tepki vermiyor, akaryakıta zam gelmiş, bir kadını sokak ortasında kocası öldürmüş oysa!
“Çayını soğuttun be ağabey diyeceğim”,
diyemedim. Korktum!

Kar incecik tipi şeklinde yağıyor.
Lodos, camlardan sızmak istiyor bütün gücüyle.
Ahşap çerçeveler direniyor.
Rüzgârın uğultusu var kahvede, kendi yok.
Saksılardaki çiçekler gözlerini yummuş artık.
Onlar susuzluktan kururken, içeride oturanlar duymamış menekşelerin çığlıklarını, hep öyle olur, kimse duymaz menekşelerin çığlıklarını. Menekşeler yalnız ölür, onu diyorum. “Güvercinlerin cenazesine sadece rüzgâr gelir” demiş şair. Menekşelere ne olur?
Ya her sabah menekşeleri ile konuşan kadınlara?
Menekşeler de kurursa sokak ortalarında, sevgilinin gözlerini neye benzeteceğiz biz?
Düşündüm düşündüm. Yanıtı buldum da!
Şimdi de yazmaktan, yazınca gerçek olmasından korkuyorum!
Hep öyle oluyor.

Ruhumuzda esen fırtınalarda, batırdığımız gemiler, körüklüyor korkularımızı, en çok da pişman oluyoruz, yaptıklarımızdan, yapamadıklarımızdan, ertelediklerimizden ve yapmayı düşündüklerimizden.
Yüzümüzü okşayan şefkatli meltemin elleri bile içimizi titretiyor.
Soramadıklarımız büyüyor içimizde, ağırlaşıyor, önce ayaklarımız ıslanıyor.
Cevapları kendi kendimize bulmaya çalışırken anlıyoruz ki;
kayığımız su alıyor…
Ali Gülcü
Fotoğraf: Ara Güler
29 Ocak 2008 Silivri
25 Eylül 2019 Çorlu