Bu Aralar Babamlarda Kalıyorum

Bu aralar babamlarda kalıyorum. Yirmi altı yıl önce ayrıldığım ilk yuvamda. Nedenini ise satırlarımın sonlarına doğru açıklayacağım. O vakte kadar sizlere anlatmak istediklerim var.

Aslında sizlerden ziyade kendime anlatmak istediklerim, hatırlamak, tekrar etmek, tebessüm etmek, hüzünlenmek, şaşırmak, şükretmek istediğim hatıralarım var. Araştırmalara göre üç yaşımızdan önce yaşadıklarımızı hatırlayamıyoruz. Ve en çok hatırladığımız hatıralarımız ise duygu yoğunluğunun fazla olduğu yaşanmışlıklarımız. Daha doğru bir deyişle en çok korktuğumuz, mutlu olduğumuz, üzüldüğümüz vb. anılar. Anlaşılıyor ki diğer rutin günler ya da anlar hafızamıza çok daha silik biçimde kaydediliyor.

Doğup büyüdüğüm bu evde ise geçmişe yönelik ilk hatırladığım anılar çoğunlukla babamın beni uyuturken yanımda yer aldığı zamanlardı. Babam beni öylesine alıştırmıştı ki; iki şey olmadan uykuya dalabilmem pek mümkün değildi: biberon içerisindeki sütüm ve babamın ezberinden anlattığı masallar. Göz kapaklarım ağırlaştıkça sütü mü yoksa masalı mı içtiğimi ayırt edemezdim. Eğer masal bittiğinde henüz uyumamışsam, babam için perişan edici bir gece onu bekliyor olurdu. “Bir daha!” diye bağırmamla yeni bir masalın kapısı açılır, babamın yüzüme çarpan ılık nefesi, göz kapaklarımı usul usul kapatırdı.

Masal dinleme çağım geçtiğinde, yeni bir evreye başlamıştık; kısa kitaplardan öyküler dinleme. Tabii bu arada masallar öykülere evrilirken, biberondaki sütüm başka bir şeye evirilemedi, onunla vedalaşmak zorunda kalmıştım. Uyumam için gereken tek şey babamın ılık nefesiyle can bulan öykülerdi. Okul çağım başlayana dek bu durum böylece devam etti. Okumayı bilmiyordum fakat neredeyse Küçük Prens’i ezberlemiştim.

Ben büyüdükçe babamın kitaplığı da büyüyordu. Önceleri, kendisine ait odadaki duvarlardan sadece biri kitaplıkken, zamanla tüm oda kitaplık haline gelmişti. Okumayı severdi babam, o kitaplığını seyrederken ben de onu seyrederdim. O vakit içine doluşan huzur böceklerine bir anlam veremezdim, ta ki yıllar sonra kendi kitaplığımı seyre dalana dek. İlginçtir fakat babam bana hiçbir zaman kitap oku demedi. Bu klişe söylemi bir kez bile duymadım dilinden. Ama sık sık dillendirdiği “Merak zorlanmaz, uyandırılır.” Deyiminin renklerini üzerimde ilmek ilmek ördü.

Okumayı öğrendiğim zamanlar, televizyonun artık her eve girdiği yıllara denk geliyordu. Kalabalık ev oturmalarının sohbet kısımları makasla kesilmiş, yerine toplu televizyon izlemeleri monte edilmişti. Takip edilen programlar, diziler, filmler, önceden karara bağlanan evlerde toplanılıp pür dikkat izleniyordu. Televizyon çocuklar için bir mükafat aracı haline gelmişti. Uslu durmazsan izleyemezsin, dersini bitirmeden izleyemezsin, kitap okumadan izleyemezsin! Televizyon izlemek kutsallaştırılmış, ders çalışmak, kitap okumak gibi eylemler çocuklar için angarya durumuna düşmüştü. Babam için televizyon hiçbir zaman kutsal bir makine ya da mükafat aracı haline gelmedi. Ve hiçbir zaman, annemin televizyon üzerine dantel koymasına izin vermedi. “İzlemek tüketme eylemidir kızım, her şey önceden verilmiştir, hazırlanıp sunulmuştur film; ses, görüntü, kostüm, dekor, ortama göre müzik, duygularına yön veren efektler… Kitap okurken ise bütün bunları zihninde sen canlandırmak, hayal etmek zorundasın. Okumak sürekli bir yaratma eylemidir.” Nasıl unutabilirim bu diyalogları… Sonra anladım ki; okulda okumayı öğretiyorlardı, okumayı sevmeyi değil.

Birazdan yerimden kalkacak, uzun süredir her gece yaptığım gibi babamın kitaplığından bir kitap seçeceğim. Sayfalarını karıştıracak, babamın karalarcasına notlar aldığı kurumuş mürekkep lekelerine el süreceğim. Odadan yalnız ayrılmayacağım, bunu her gece hissediyorum. Proust, Kafka, Kierkegaard, Beckett, Rilke, Çehov, Thomas Mann, Yaşar Kemal, Dostoyevski ve daha niceleri de benimle beraber çıkacak o odadan. Hep birlikte babamın yatak odasına gireceğiz. Her biri odanın bir köşesine sessizce oturacak. Ben ise babamın başucuna oturup kitabın kapağını açacağım. Sesim kulaklarına ulaştığında ise o hasta ve yorgun gözlerini açacak. Nasıl ki benim hatırladığım ilk anılarım babamın bana masallar anlattığı zamanlar ise, istiyorum ki onun da son hatırladığı anıları, benim onun yanında olduğum ve ona kitap okuduğum zamanlar olsun. Değişiyor insan, saçları, dişleri dökülüyor, derisi buruşuyor ve sarkıyor, kasları eriyor, bir deri bir kemik kalıyor. Değişmeyen tek şey ise bakışları… Hala aynı bakıyor babam, kendini ifade etmesine izin vermeyen bedenine inat neyi var neyi yoksa gözlerinde kabaran damlalara yüklüyor. Ayna oluyor bana gözyaşları. O aynalarda her gece başka bir ben görüyorum. Beni bana hediye eden bir adam görüyorum. Okuyorum… Yüksek sesle, bedelsiz, karşılıksız, en çok sevdiği kitapları. O bana bir zamanlar başucumda her gece “hoş geldin kızım” derken, ben de şimdi ona her gece “güle güle baba” diyorum.

Bu aralar babamlarda kalıyorum…

Şimdi müsaadenizle.

    “İnsan hayatta olduğu için ev yapar, ama ölümlü olduğunu bildiği için kitap yazar. Sürü halinde yaşadığı için topluluk içinde oturur, ama yalnız olduğunu bildiği için okur. Bu okuma ona, başka bir arkadaşlığın yerini almayan ama bir başka arkadaşlık tarafından da yeri doldurulamayacak bir yoldaşlık sağlar. Kaderi üzerine kesin bir açıklama getirmez, ama hayatla onun arasında sıkı bir suç ortaklığı örer. Hayatın trajik saçmalığını aydınlatırken, çelişkili yaşama mutluluğunu anlatan çok küçük ve gizli suç ortaklıklarıdır bunlar. Öyle ki, okuma gerekçelerimiz en az yaşama gerekçelerimiz kadar gariptirler. Ve hiç kimse bize bu yakınlığın hesabını sormaz.” Daniel Pennac

Özkan SARI

Dalga

Uykusunu alamamış, yatabilse, başını yastığa koyabilse ne zaman kalkacağı belli olmayan çırağın uzattığı simitleri alıyorum, sıcacık.Sivrisinekler yemiş kollarını, kaşırken kanatmış.Ömrü olursa, ileride “o zamanlar fırında çıraktım” diye anlatacak bugünleri.Uykusuz kalmana değecek bir hayatın olsun diye geçiriyorum içimden, ucuz mavi takım elbiseli, saçları limonla geriye doğru yapıştırılmış, kuru bir adam geliyor gözümün önüne, kaşları kalın. Belki geçmişten, belki gelecekten, şimdiye yansıyan bir görüntü.Açıldığı gibi gıcırtıyla çekiyorum ahşap kapıyı, küçük olduğunu tahmin ettiğim zilin sesini de duyuyorum çıkarken.

Gökyüzü bakır cezve renginde, karanlık, kasabanın sokakları nemli. Deniz ve karabataklar dahil herkes ve her şey uyuyor.Belki de hiç kapanmayan çay bahçesinden karton bardakta alıyorum çayı.Fenere kadar ayaklarımı sürüye sürüye yürüyorum.Cebimde evden getirdiğim üçgen peynirlerden var.Kimi ısıra ısıra yer simidi, kimi küçük parçalara ayırır, ben neden bilmem ikiye bölenlerdenim. Dökülen susamları parmağını tükürükleyip, yapıştırıp yiyenler de var, onlardan değilim. O başka bir ruh hali herhalde, titizlik midir, çocukluktan kalan bir alışkanlık mıdır, nedir?

Size de olur mu bilmem, kendimi oyalamak için en son ne zamandı ve ilk ne zamandı meselesine takılırım.En son ne zaman bu saatte kalktım?İlk ne zaman fenerin önündeki taşlara oturdum?En son ne zaman güneşin doğuşunu seyrettim?Basit sorular en zor sorular herhalde. Aklın çıkmazlarına dalmaya gör.Kuralı da nereden dalarsan oradan çıkarsın gibi bir şey.Eskiden işkine yapardı karşı fenerin ucu, iskorpit de olurdu hatta daha çok iskorpit olurdu.İki numara siyah iğne, çift teke, kurşunsuz misine. İlle taktırırdım!Tepe lambasının yalancı aydınlığında güzel insanlarla keyifli vakitler geçirdim.İskorpit çorbaları içtik sabahları, uzaklarda, başkalarından duyduğumuz fakat görmediğimiz yerlere balık avı planları yaptık.Onlar gitti.Ben kaldım!

Giden unutur da kalan biriktirir. Sadece önemli şeyler olsa neyse, ıvır zıvır ve hatta çerçöp, biriktirdiğini de bilmez.Görüş varsa bulmak da kolaydır, vurmak da. Bulanık suda ne bulduğunu bilirsin ne vurduğunu, görmen için daldığın yerden çıkman lazım.Gördüğüne bağlı olmakla beraber ummak görmekten güzel sanki?Gördüğünü sihirli bir dokunuşla umduğuna dönüştürebiliyorsan laf aramızda büyük adamsın.Herkes beceremiyor.

Denizin üzerinde titreşen kayıkların isimlerine baka baka fenerden geri dönüyorum. Yeni bir gün başlıyor, insanlar uyanıyor yeni yeni. Biri dokunuyor omzuma, irkiliyorum.“Ali ağabey?”Ucuz mavi takım elbiseli, saçları limonla geriye doğru yapıştırılmış, kuru, kalın kaşlı bir adam! İsmail?Simit, sadece susam ve hamur değildir, sıfır da değildir, sonsuzluk da.İsmail gibi adamların çocukluğudur, gençliğidir, un çuvallarının üzerinde uyandığı sabahlardır…İnsanı, bileni, anlayanı az koylarda çakıl taşlarının üzerine oturup dalgaların sahile vuruşunu izliyorum.Biraz kaçış, çokça buluşma…Şimdi sahile vuran dalga bir öncekiyle aynı mı acaba?

Ali GÜLCÜ

11 EYLÜL 2020

İnsan ve Köpek Arasındaki Sözleşme

Günümüzden yaklaşık on beş bin yıl önce bir kurt kolonisinden evcilleştirilen kurtlarla beraber insan ve köpek dostluğu da başlamış oldu. Adı dostluktu ama temelinde karşılıklı ihtiyaçların giderilmesine yönelik bir çıkar ilişkisi yatmaktaydı. Fark şuydu ki bu sözleşme insan tarafından tek taraflı olarak imzalanmıştı. Köpek gönüllü değil, bu sözleşmenin zorunlu tarafıydı.

Bu sözleşmenin belki insan için değil fakat köpek için geri döndürülemez bedelleri olacaktı. Bunlardan en önemlisi insana bağımlı hale gelecek olmasıydı. Zaman içerisinde körelecek olan avlanma yetileri, insan olmadığında karnını doyurabilmesine imkân vermeyecekti. 

İnsan ve köpek birlikteliğinin tarihsel gelişimi içerisinde insanın ihtiyaç, merak, güç hırsı gibi duygularının etkisiyle birçok köpek ırkı ortaya çıktı. Bu ırkların bazıları büyük bazıları küçüktü, bazıları uysal bazıları asiydi, bazıları güçlü bazıları güçsüzdü.

İlk evcil atalarından on beş bin yıl sonra küçük bir köpek çiftliğinde anne labrador yedi yavru dünyaya getirdi. Labrador ırkı köpekler zeki, nazik, çevik, cana yakın, sakin bir mizaca sahipti. Kardeşleri ve anneleriyle geçen bir aylık sürenin ardından üç yavru, şehirdeki bir evcil hayvan dükkânına satıldı.

Geniş bir kafese konulan üç labrador yavrusu hiç durmadan kesik kesik ve tüm güçleriyle tiz sesler çıkarıyordu. Belli ki annelerini arıyorlardı. Aslında onlar birçok evcil köpeğe göre şanslı sayılırdı. Özel, saf bir ırka mensuplardı ve muhtemelen bundan sonraki durakları rahat edecekleri bir ailenin evi olacaktı. Oysa sokaklarda, ormanlarda yaşayan çok sayıda başıboş köpek yavrusu doğduktan sonra birinci aylarını bile göremiyordu. Binlerce yıl önce atalarının imzaladıkları zorunlu bir sözleşmenin çarkları arasında eziliyorlardı.

Üç yavru labrador evcil hayvan dükkânına geleli on gün olmuştu. Artık canhıraş çığlıkları kesilse de tedirginlikleri azalmamıştı. Camın önünden gelen geçenleri izliyorlar, anormal bir hareketlilik olduğunda var güçleriyle birbirlerine sokuluyor, kalp atışları hızlanıyordu. On ikinci günde kafesin kapağı açıldı ve içlerinden biri dışarı çıkarıldı. On yaşlarında bir çocuğun kucağında kendisini bekleyen yeni bir hayat onu bekliyordu.

Artık bir adı vardı: Dost

Yeni evine gelişinin ilk akşamı Dost, bilindik o tiz çığlıklarını tekrarlamaya başladı. İçine konulduğu kutunun köşelerine koşuyor, başını sokuşturacağı annesi ya da kardeşlerinin bedenini arıyordu. Ağlamaktan bitkin düşüp uykuya dalıyor, gördüğü kâbusların etkisiyle uyanıp ağlamaya devam ediyordu. Geçen birkaç günün ardından yeni sahiplerinin aşırı ilgisinin de katkısıyla yeni evine alıştı. Birçok hemcinsine göre şanslı bir köpekti o. Kendisine özel mamalar ve oyuncaklar alınıyor, sağlığı için aşıları yapılıyor ve çok seviliyordu. Oysa sahipli bile olsa çok sayıda köpek şiddete maruz kalıp uygun olmayan şartlarda yaşıyordu. Hele sokaklarda ve ormanlarda yaşayan köpeklerin durumu daha vahimdi.  

Dost, her geçen gün kendini daha iyi hissetti. Sahiplerinin sevgisini tüm sıcaklığıyla hissediyor, ait olduğu ırkın tüm özelliklerini büyük bir özveri ve istekle sergiliyordu. Annesi ve kardeşleri çok gerilerde kalmıştı. Üç aylık olduğunda ilk uzun yolculuğuna çıktı. Yüzlerce kilometrelik yolun sonunda sahiplerinin yazlığına gelmişti. Dost’un asıl satın alınma sebebi de bu yazlıktı zaten. Şehirde yaşadıkları apartman dairesinde şimdiye dek sorunsuzca yaşamıştı fakat biraz daha büyüdüğünde bu mümkün olmayacaktı. Sahiplerinin yazlık evleri geniş bir bahçeye sahipti. Hem Dost için hem de sahipleri için mutlu ve güzel günler başlamıştı.

Sabahları hep birlikte yürüyüşe çıkıyorlar, devam eden saatlerde çoğunlukla denizde vakit geçiriyorlardı. Dost’un farklı köpeklerle tanışması da bu zamanlara denk geldi. Mizacı gereği gördüğü diğer köpeklere kuyruğunu sallayarak ve sevgiyle yaklaşıyordu. Bazılarıyla çabuk arkadaşlık kuruyor bazılarının tehditkâr havlamaları ve saldırılarına maruz kalıyordu. Özellikle başıboş sokak köpeklerine fazla yaklaşmaması gerektiğini öğrenmişti. Aslında onların da birçoğu zamanında sahipleri olan saf ırklardan oluşuyordu. Genellikle çete halinde dolaşıyor ve çetenin dışında yalnız yakaladıkları köpeklere acımasızca saldırıyorlardı. Dost, böyle olumsuz durumlarda kuyruğunu bacakları arasına kıstırıp olanca gücüyle sahiplerinin yanına koşuyor, onların ayaklarının dibine vardığında hissettiği güvenin huzurunu yaşıyordu.

Günler, haftalar, aylar derken zaman geçmişti. Dost, kulübesinde uyuyor, sahipleri ise masa etrafında toplanmış tartışıyorlardı. Çocuklar Dost’u bırakmayacakları konusunda diretip ağlarken babaları onu neden geri götüremeyeceklerini anlatmaya çalışıyordu. Barınağa bırakmak, yazlık evin bulunduğu site görevlilerine teslim etmek, başka birine vermek, serbest bırakmak gibi seçenekleri düşünüyorlar, anne ve baba birbirlerine itiraf edemeseler de aslında satın aldıkları an bu günlerin geleceğini çok iyi biliyorlardı. Hem vicdanlarını rahatlatmak hem de artık bir karar verebilmek için, Dost’un bir köpek olduğu, yalnız da yaşamını sürdürebileceği konusunda kendilerince onun doğasından dem vuruyorlardı. Yazlıktan ayrılmalarına birkaç gün kalmıştı. Bu kısa sürede onu sahiplenmek isteyen birilerini arasalar da bulamadılar. Barınağa vermek istemedikleri için, site görevlilerine bahçede ona yetecek kadar mama bıraktıklarını söyleyip ara ara göz kulak olmalarını istediler. Bir miktar da para bıraktılar. Site görevlileri ise henüz o dakika, yapılacak işler listesinin sonlarına atmışlardı bu durumu.

O gün geldiğinde, tüm gücüyle takip edebildiği yere kadar takip etti sahiplerinin arabasını Dost. Sıcağın etkisiyle yorulmuş, kalbi patlarcasına atıyordu. Dilini olabildiğince dışarı çıkarıp soluklandı. Araba ise gittikçe küçülüp bir nokta halinde kaybolup gitti. Dost, olan biteni anlamaya çalışarak geri döndü ve bahçedeki kulübesine girip uykuya daldı.

Yazlık site boşalmış, insan sesleri kesilmişti. Artık sonbahar rüzgârlarının sarstığı ağaçların hışırtıları ile yalnızlığa terk edilen kedi ve köpeklerin sesleri duyuluyordu. Dost, bahçeden bir an olsun ayrılmıyor, sahiplerinin döneceğinden emin bir şekilde onları bekliyordu. İştahı kesilmiş, neşesi kaybolmuştu. Yalnızlık, ormanı saran bir yangın gibi alev alev içerisine doğru yol alıyordu.

Site görevlileri birkaç kez uğrayıp su ve mama kaplarını doldursalar da bir daha uğramadılar. Issızlığı fırsat bilen sokak köpekleri site içlerinde dolaşıyorlardı. Dost’u ve bahçede istiflenmiş mama çuvallarını fark etmeleri uzun sürmedi. Çuvalları parçalayıp iştahla mamaları yemeye başladılar. Dost korkuyor, bir yandan da kuyruğunu olanca gücüyle sallayıp kendinin zararsız olduğunu ve onlarla arkadaş olmak istediğini bildirmeye çalışıyordu. Karnı doyan köpekler Dost’a saldırdı ve onu biraz hırpalayarak gücün kendilerinde olduğu mesajını vermeye çalıştılar. Dost, kuyruğunu bacakları arasına alıp, kafasını yere değecek şekilde eğerek ve inleyerek her şeyi kabullenişinin mesajını veriyordu. Kabullenişi, yaşadığı hayal kırıklığından daha az acı veriyordu.

Bir müddet sonra sokak köpeklerinden oluşan bir çetenin üyesi oldu Dost. Erkek olması nedeniyle önce iyice hırpalandı. Hiçbir köpek ile hırlaşmıyor, kavgaya girişmiyordu. Zaten mizacı da buna pek uygun değildi. Diğer çete üyeleri daha hırçın ve heybetli ırklardan oluşuyordu. Korkuyordu. Çoğunlukla belediye görevlilerinin bıraktığı yemek artıkları ve mamalarla besleniyorlardı. Yazlıklarda insan olmadığından çöplüklerden yemek artığı bulmaları çok zordu. Kaldı ki çetenin baskın köpekleri güçlerini ve acımasızlıklarını kullanıp yemeğin çoğunu yiyordu. Pasif ve güçsüz kalan Dost ise beslenme listesinin son sırasındaydı. Atalarına zorla imzalatılan bir sözleşmenin geri döndürülemez bedelini acı acı ödüyordu. Gün geçtikçe zayıfladı ve gücünü kaybetti. Bir gün bir yol kenarında halsiz düşüp boylu boyunca uzandı. Bir sonraki durağı yerleşim yerinden oldukça uzak bir barınaktı.

Barınak, Dost’un acılarını daha da katmerledi. Burada çok sayıda köpek vardı ve kafeslerde kendi pislikleri içinde yaşamaya çalışıyorlardı. Görevlilerin düzenli olarak verdiği mamalarla, bazen de gönüllü hayvan severlerin getirdiği mamalarla beslenmeye çalışıyorlardı. Burada da katı ve kanlı bir köpek hiyerarşisi mevcuttu. Dost ise bu piramidin en altındaydı. Ülkede baş gösteren insana yönelik virüs salgını nedeniyle barınakların bakımı azaldı, beslenme düzenleri bozuldu. Kafeslerde tıkılı köpekler her geçen gün daha da aç kalıyor, inlemeler, hırlamalar, kavgalar şiddetleniyordu. Ülkede başlayan sokağa çıkma yasağı gönüllü hayvan severlerin barınaklara gitmesini engelliyor, görevlilerin öncelik sırasının değişmesine neden oluyordu. Köpekler önce kendi pisliklerini, ardından vahşice birbirlerini yemeye başladılar. Kural belliydi; güçlüysen kazanırsın, yenilmez, yersin. Dost için ise son belliydi; güçsüzdü. O, insanın ortaya çıkardığı acımasız ve güçlü ırklardan birine mensup değildi.

Takatsiz bedeninden etleri koparıldıkça, zayıf canhıraş bağırışları göklere yükseliyordu. Diri diri kendi hemcinsleri tarafından parçalanıyor ve yeniyordu. Yaşadığı şok ve korku göz bebeklerini büyütmüştü. Canı ağır ağır ve acı acı çekilmeye başladı bedeninden, bilinci ise sanki bugünden, her şeyin başladığı o güne doğru geriye gidiyordu. Sokak köpekleri, yazlık bahçe, sahipleri, evcil hayvan dükkânı, kardeşleri, annesi bir bir geriye doğru akıyordu. Kanında taşıdığı genetik hafıza onu binlerce yıl öncesine götürdü.

Bir insan ve bir kurt görüyordu. Kurt insana kuyruğunu sallıyor, insan kurdun başını okşuyordu. Kurt insana “Sahip”, insan kurda “Dost” diyordu. Ve o gün bir sözleşme imzalandı. Kurt(Köpek) gönüllü değil, bu sözleşmenin zorunlu tarafıydı.

Dost’un ruhu acı içinde parçalanan bedenini tamamen terk etti.

Ve sözleşme tek taraflı feshedildi.

Özkan SARI

Şehir ve Adam

İçindeyken insanı huzursuz eden şehirler, yüksek bir tepeden kendilerine bakıldığında huzur veriyor gibi… Seyir için özel hazırlanmış bölümden yaşadığım şehre bakıyorum. Bir de dürbün koymuşlar, bir lira atıyorsun, iki dakika izliyorsun. Bir o kadar anlamsız geliyor bana, gerçekliğinden kaçıp, usta ellerden çıkmış bir makete bakıyor hissi için buradayım ben. Gerçekliğinin tiksindirici yakınlığına inat, uzaklardan gözüme hoş gelen hayaliyle kendimi avutmak… Bir de dürbün koymuşlar! Kırıp, aşağı fırlatasım var, var da 1289 lira cezası var!

Uzun zamandır kalemle dargınız! Ne ben onu elime aldım, ne de o gelip avucuma uzandı. Kim suçlu şimdi? Sorsan herkes haklı! Bugün ilk adımı ben attım ve bir hayli zaman sonra elime aldım onu, nasıl da soğumuş mürekkebi. Uzun bir süre elimde tuttum. Önüme koyduğum boş sayfaya şekiller çizdim, imzamı attım, adımı yazdım… Ha! Bir de adını yazdım.

Hemen hemen tüm harflerle başlayan farklı kelimeler yazıp, cümleler kurmaya çalıştım. Başaramadım. Çünkü kelimeler öğrenmenin bir sonucuydu, cümle kurmak ise düşünmenin! Düşünemedim. Kim suçlu şimdi? “Ben” diyemedim! “Düşüncemin üretemediği oksijene muhtaç olup, nefessiz kalarak ölü doğuyor kelimelerim!” diyemedim. Kabullenemedim.

Kimsecikler yok etrafta. Anlaşılan kimse yükseğe çıkıp uzaktan izlemek istemiyor yaşadığı şehri. Eminim birçoğu bilmiyor bile böyle bir yer olduğunu… Bilmesinler! Hiçbir şeyi bilmeyip de burayı bilselerdi çok zoruma giderdi. Ama ne mümkün; zaten her şeyi bildikleri için burayı bilmiyorlar.

“Serçe Tepesine çıkıp Moskova’yı seyretmeyenler, Moskova’yı gördüm demesin.” Demiş Anton Çehov. Onun ne seyrettiğini, o seyirde nerelere seyahat ettiğini kim bilebilir ki? Yüksekten bir şehre bakmaya ne kadar anlam yüklenebilir ki? Uzun uzun izliyorum yaşadığım şehri, Anton Çehov’un hikâyeleri bilinçaltımdan bir bir gün yüzüne çıkıyor, gözlerimin gördüklerine bir anlam yükleme çabasına giriyorlar. Gözlerimi kapatıp açıyorum… Ve kızıl gökyüzüyle Moskova uzanıyor önümde… Stalin’in yedi kız kardeşi selamlıyor beni. Avucumda kalemim, mürekkebi an be an ısınıyor. Zihnimde gebe düşünceler var; sırayla doğuruyorlar ve kelimeler; ölü doğuyorlar!

Gözlerimi kapatıp açıyorum. Yaşadığım şehir uzanıyor önümde… Yoğun bir sis tabakası örtmüş üstünü, gri gelinliğine, gri bir duvak takmış gibi. Kimsecikler yok burada, ben yukarıda, onlar aşağıda. Ve aşağıya inme vakti.

Kalemim avuç içimde, son kez izliyorum manzarayı. “Anton Çehov ne gördü de ben neyi göremiyorum?” diye soruyorum kendime. “Ne oldu da darıldık kalemle birbirimize?”

İniyorum aşağıya… Tilki misali kürkçü dükkânına! Diğer tilkilerle selamlaşıp masama oturuyorum. Beni gören Ayşe Hanım yanıma yaklaşıyor:

“Çay alır mısınız Lemi Bey?”

“Çay istemiyorum. Varsa sen bana bir kadeh votka ver!”

Ayşe Hanım tepkisiz öylece bakakalıyor. Ne dediğimi anlama çalışıyor, daha doğrusu anlamlandırmaya… Tebessümle devam ediyorum:

“Ayşe abla sen bana bir çay ver lütfen!”

Ayşe Hanım dönüp giderken, arkadaşım Güray yaklaşıyor masama:

“Neredeydin be oğlum sabahtan beri?”

“Serçe tepesine çıktım. Seyir için özel hazırlanmış bölümlerden uzun uzun şehri izledim. Uzaktan ne kadar hoş görünüyor bir bilsen.”

“Lemi iyi misin sen? İyi de bizim şehrimiz dümdüz ova öyle yüksekten izleyebileceğin bir yer yok ki!”

Güray’ı duymuyorum bile, kapalı dudaklarımın gerisinde dilimle ritim tuttuğum bir şarkı mırıldanıyorum:

“İnandım bir yalana… Kandım doya doya…”

“Lemi iyi misin?”

“Zihnimde gebe düşünceler var Güray!”

“Efendim?”

“Ve kelimeler; ölü doğuyorlar!”

Özkan SARI

Müsaadenle!

Hiç parmaklarını kırmak istedin mi?

Ben bazen istiyorum, her zaman değil, ne zaman sana yazmak için alsam kalemi elime, ayak tabanımla ezmek istiyorum parmaklarımı. Tutamasınlar kalemi, basamasınlar daktilo tuşlarına… Olmuyor! Duyguları parmaklar üretmiyor, bir yer var insanın içinde, hissettiğin ama öyle ultrason, röntgen, mr, tomografi gibi cihazlarda gözükmeyen. Duyguları parmaklar üretmiyor, bazısı kalp diyor, bazısı gönül, bazısı ruh diyor, bazısı hormonların işi… Bilmiyorum! Sadece hissediyorum. Suçu yok parmakların, onlar sadece elçi! Hem kırsam ne olacak? Hislerimi kelimelere dönüştüremezsem eğer birbiri üzerine yığılıp kalacaklar içimde bir yerlerde; havasız kalacaklar, çürümeye yüz tutacaklar, kokuşacaklar, zehirleyecekler beni… Ve doktorlar tahlil üstüne tahlil, röntgen üzerine neler isteyecekler neler… Sonra; bir şey göremiyoruz diyecekler!  

Bugün Pazar, sabah erkenden kalkıp çıkınca sokağa, koca şehir bana aitmiş gibi hissediyorum. İşte böyle zamanlarda duyabiliyorum beton arasında kalmış tek tük ağaçların hışırtılarını, işte böyle zamanlarda dinliyorum sesleri şehrin homurtusuna galip gelen serçe cıvıltılarını. Bir de Ekimin veda hazırlığı eşlik ediyor tüm olan bitene… Hani demiştim ya bir yer var insanın içinde, hissediyorum, bir şeyler oluyor, ya bir fidan tomurcuklanıyor ya da bir ağaç yaprak döküyor.

Gecenin çiyi hala üzerinde duran bir bank bulup oturuyorum. Yine böyle zamanlarda garip bir şey oluyor, kimseye söylemedim daha önce ilk sana söylüyorum.  Ne zaman sana yazmak için hazırlansam, dışarıdan bana doğru yürüyen birilerini görüyorum. Ne oluyor biliyor musun? Göğüs kafesimin oradan içime giriyorlar. Belki zihnim bana oyun oynuyor bilmiyorum, ama hissediyorum…  Hani demiştim ya bir yer var insanın içinde, işte oralarda dolaşıyorlar.

Seni hiç görmedim ben. Ne gördüm ne de sesini duydum. Var mısın onu da bilmiyorum. Varsın da bir bütün değil gibisin. Hem bedenin hem ruhun parçalanmış da saklanmış başka başka insanların bedenleri ve ruhları içine!

Zaman zaman denk geliyorum sanki bir parçana;

Alamıyorum bazen gözlerimi bir kadının gözünden,

Dinlemeyi bırakıp uzaklaşamıyorum bazen bir kadının sesinden.

Bazen bir yerlerde okuduklarımı sen yazdın sanıyorum,

Bazen de güneşi arkasına almış bir yüzün siluetine kanıyorum.

Sen misin? Diye sorasım geliyor; soramıyorum.

Sen değilsin; biliyorum!

Merak etme okumuyor kimse, önceleri sayfa sayfa saklardım da şimdilerde atıyorum çöpe…

Sana yazmak, bana yazmak gibi…

Hiç parmaklarını kırmak istedin mi?

Ben bazen istiyorum, her zaman değil, ne zaman sana yazmak için alsam kalemi elime, ayak tabanımla ezmek istiyorum parmaklarımı. Tutamasınlar kalemi, basamasınlar daktilo tuşlarına… Olmuyor!

Onların suçu yok! Duyguları parmaklar üretmiyor.

Bak! Kalabalıklaşıyor sokaklar. Homurdanıyor arabalar.

Duyulmuyor artık ağaç hışırtıları, serçe cıvıltıları.

Göğüs kafesimden geri çıkıyor birileri, uzaklaşıyorlar.

Hani demiştim ya bir yer var insanın içinde;

İşte…

Müsaadenle!

Özkan SARI