Şükür Taşı

Hava kapalı.
Gözümde, yastığı kucaklamamı söyleyen uyku; karnımda “ne olursa olsun çıkmalısın dışarı” diyen bunaltı… Uyku geceyi bekleyebilir.

Yaklaşık 10 ay oldu.
Mevsimler geldi geçti.
Gardrobumda neler vardı? Nasıl giyiniyordum?
Hali hazırda giyinmiş olduğum eşofmanın üstüne ince yürüyüş pantolonunu geçirip beş dakikada hazır oluyorum. Saç yok, makyaj yok, ağız yok, burun yok. Asansör meşgul, merdiven tenha.  Bir adım, kırk bir adım… Geçiyorum yolu, taşımı bulmaya gidiyorum.

Aralık da tanıyamıyor kendini. Yanlış mı geldim diye bakınıyor şehre. Sahili mesken etmiş, kahveyi yeni keşfetmişçesine oturana, gezene… Ama bugün nihayet rengi dönmüş, köpüğü kabarmış denizin; eldivenleri de kuşanıyorum son kertede. Yüzümde, ensemde açık bulduğu yerlerden ısırıyor rüzgar. “Bu halde yürünür mü” havası var dışarıda ama nasıl da iyi geliyor! Serinlik soluk borumdan geçip diyaframıma doluyor. Bütün gece kapalı kalmış bir odanın penceresini açar gibi oluyor işte o an. Önce göğsüme, oradan karnıma dolan taze hava kümülüsleri usulca dağıtıyor.

Üşümelerden, yorulmalardan koşar adım kaçıp sığındığımız evlerin tavanları alçaldı, duvarları daraldı epeydir. Ekranlarla başlayan günler ekranlarla varıyor geceye. Ne yapsak olmuyor sanki. Hayat eve sığar dedikçe, dikdörtgen ağızlı  ejderhalar gibi vücutlarımızı dışarı püskürtüyor evler.

Püskürttü yine.
Sedefli deniz abuklarını, yüzeyi pürüzsüz, yumuşacık taşları doldurup duruyorum yine cebime. Ne yapacağım bunca deniz kabuğuyla? Bilmem. İçeriye biraz ‘dışarı’ götürmek için olabilir mi? Şimdilik, bulabildiğim en iyi neden bu sanki. Ellerimi arkamda birleştirip yürüyorum. Hayret! Hiç tarzım değil. Gülüyorum halime. Biraz gülüp biraz üşüyorum.

Yan yana dizilmiş kafeler, barlar… Hepsi ışıksız, sessiz, insansız. “Gel de oturup denize karşı bir şeyler içelim” anıları her geçen gün biraz daha eskiyor. İlk zamanlar  “ yahu  böylesi de pek tuhaf oluyor,” dediğimiz mesafeli merhabalar giderek normalleşiyor. “Tokalaşmak, selamlaşmak nasıl bir histi?” diye soruyoruz içten içe. İki lafın belini kırmak için toplanılmış zamanlardan kalan dip dibe fotoğraflara bakıp eski dünyaya özlem seansları düzenliyoruz.

Neden çıkmıştım dışarı? Hah! Bir taş bulmam lazım benim.

Sinematik bir mucize bekliyorum nedense. Dalga sesleri fonda beklerken küçük bir ışıltı düşsün eşelediğim kumların az ötesine, gözlerim kamaşsın ve ben onun büyüsüne kapılıp yavaşça yaklaşayım, çömeleyim, eşi benzeri görülmedik bir taş göreyim istiyorum. Evet, tam film işi. Olmuyor haliyle.
Vazgeçiyorum taşın afillisinden. “Sıradan olsun,” diyorum bu kez. O kadar sıradan olsun ki, hiç mi hiç ilgi çekmesin. Mucizevi olan ona yüklediğim anlam olsun. Tamam, bu daha belgeselvari.  Daha muteber böylesi.

Benim sıcaklık durumum da küresel olanla benzer seyrediyor. Bir aralık günü güneşin D vitaminli dokunuşlarını gezdirirken yüzümüzde, ertesi gün on beş derece birden soğuyarak bizi gerçeğe davet eden, hem duygumuzu hem bedenimizi bahardan kışa savuran yeni yüzyıl iklimi gibiyim. Kısa bir süre mevsim normalleri üzerinde dolaşıp aniden gelen keskin düşüşlerle baş etmeye çalışıyorum. Bazen saatlik aralıklarla değişen iç halim beni taşkın coşkulara ve derin iç çekişlere birbiri ardına batıp çıkarıyor. Dilimi kurtarsam da kalbimi kurtaramıyorum çoğunlukla. Dipte fokurdayıp püskürmek için bahanesini kollayan magmanın ateşiyle kıvranıp duruyor . Nefessiz kalıp atıyor sonra kendini kapılardan. Denizse dalgalar; ormansa ağaçlar, kuşlar koşuyor imdadına.

Öyle güzel dokunuyor ki dost eli suyun, temiz havanın; sanki içime dadanmış o siyah duman soluduğum havaya karışıp dağılıyor. Balığının peşinde kanat çırpan su kuşlarına, havlamalarıyla kuştan kalplerini telaşa sokan kıyı köpeklerine gülmeye başlıyorum sonra. Fırsat bulunca, neredeyse yüzümle bir olan medikal maskeyi biraz olsun indirip havayı kokluyorum. İşte o an bir yaşamaktır gelip giriyor burnumdan içeriye. Görebildiğim bütün maviler, yeşiller, dansını izlediğim martılar, duyabildiğim, yaşamın organik parçası olan bütün sesler için minnet hissiyle doluyorum. Sımsıkı sarılmak istiyorum o zaman varoluşa. Öyle mecazen filan değil, gerçekten. Salıncakta tutunduğum ip, kucağıma aldığım çocuk gibi, gerçekten.

Ve şimdi kalbimi kanatlandıran, “iyi ki” dediğim her özel anda iç sesime eşlik eden o güçlü sarılma anını gerçek kılmak için eşeliyorum kumsalı. Bu yüzden arıyorum şükür taşımı. Kümülüsler karnımı her sarışında koşup tutacağım, varlığımın iyi hafızası cep yoldaşımı.

Requem

Seni uğurlamaya geldim Aphareka.
Doldukça taşıp,
taştıkça dolan sinemi döküp önüne
kendimi seninle yaşatmaya geldim.

Senden ve benden çok önce bir zamana gönderdim adını.
Orada kal
ve armut deyinceye kadar çıkma dışarı.
Takvimlere yaklaşıp da kandırma haftaları, ayları.

Kal
ve benim denizlerime koş,
göğsüme sığdıramadığım gökle tanış,
benden bir kuş uçur ufuklarına.

Balıkçı teknesine uzaktan salladığım elim ol.
Arkandan uğul uğul akan şehri duyan kulağım ol.
Günebakanlar gibi güneşe yükselen yüzüm,
yağmurlu patikalarda adımlayan ayağım,
baharlı hayallere düşürdüğüm aklım ol.

Gözüm ol Aphareka;
duvarlar arasında gezinip,
duvarlar ötesini
sıladan sayan gözüm…

Pazar gürültülerine karış bir öğle vakti,
seçmece bağırtılar gönder bana.
Misket elmalardan  koy ceplerine.
Göğsünde biraz parlatıp, kaygısızca ısırdığında
kulağına dolan o lezzetli sesi gönder.

Gidip bir çay bahçesine,
üstüne kuş pislemiş masalardan birine otur.
Sana gölge, kuşa yuva bir ağaç var baş üstünde.
Bak o ağaca uzun uzun, minnetle.

Buralar çok ıssız Aphareka
Buralar
hiç görülmedik bir kabusta hapis.
Gelme !
Bana eskilerden
nihavend şarkılar söyle.

Bu gezegen hiç böyle oldu mu Aphareka?
Aynı requem, aynı aynı gecede
yüzlerce farklı dilde nefes buldu mu?

Ben bilmiyorum,
sen de öyle.
Lakin bu yaşlı kaya biliyor her şeyi.
Belki milyonuncu kez sarsıyor şuurumuzu,
kırılganlığımızı hoyratça yüzümüze çarpıyor.

Duyuyor musun Aphareka?
Hüznünden mi susuyorsun?
Bakma benim ekşi dilime.
Oturup da kalma bir konak üstünde.
Yürü, koş soluğun yettiğince.
Rüzgarı anlat, ormanı anlat,
konuşan, gülüşen, diz dize söyleşen insanları anlat bana.

Uyandığım her sabah için
çiçekli umutlar asmalıyım
mandalımın ucuna.
Sen şimdi
mavili yeşilli, cıvıltılı masallar bırak avucuma.

Kal Aphareka,
düşme bugünün yollarına.
Bu siyah şarkı susana dek
bekle
o berceste zamanda.

Derya CESUR
Karantinada 17.Gün

Müzik: Weltschmerz -Daniel Paterok

Dua

Zaman akıyor.
Gecenin karanlık elleri dolduruyor hayatın boşluklarını. Birazdan üşümesinler diye birbirine sokulmuş evlerin tüm ışıkları sönecek ve kasabanın dar sokakları gölgelere kalacak.
Suya düşen bir taş.
Görünmeyen kanatların çıkardığı sesler.
Sahilde yürüyen kadının kuma hapsolmuş ayak izleri.
Gözyaşlarından dar patika.
Yakamozdan kral yolu.
Prensesin öptüğü kurbağa.
İstiridyelerden çocuk masalı…
Uzakta bir köpek havlayacak ve “köy yakın” diye geçireceğim içimden. Hangi kitapta hangi kahraman söylemişti bunu?
Susar da uyanırsın diye bir bardak su bırakacaksın başucuna.
Annenin tee yıllar önce öğrettiği duayı okuyacaksın başını yastığa koymadan önce.
Odanın beyaz tavanına gülümseyeceksin.
Tavan da sana.
Bilinmezliğe şaşıracaksın
Bilinmezlik de sana.
Sadece yaşayanlarının sahiplendiği gecekondu mahallesinde kartondan bir kuytuda uyu bu gece?
Yok yok, ormanın içerisinde tahta bir kulübede, hem şırıl şırıl bir dere akıyor yanından, ninni gibi gelir, bilirsin.
Deniz kenarı bir hanede dalgaların sesi ile uyumak da ayrı güzel. Yaz olsaydı gece çırılçıplak denize de girerdin, kim görecek?
Bilmem kaç rakımlı bir tepede iliği kemiğine yapışmış hâkî bir matın üzerinde içine naylon diktirdiğin pançoyu yorgan yapmışsın. Gözlerin gökyüzünde evde sıcak yatağında olduğunu düşlüyorsun… Akan zamanda şu an evdesin oysa!
Karlı bir dağın zirvesine tırmanırken mola yerinde turuncu renkli çadırına saklanmışsın tepe lambasının ışığında kitap okumaya çalışıyor, uyku tulumunun içinde dalıyorsun öyle. Tepe lambasının pili bitiyor, kitap elinden düşüyor.
Denizden yeni çıkmışsın çakıl taşlarının üzerine sırt üstü atıyorsun kendini, için geçmiş… O rehaveti, o boş vermişliği sen bilmeyeceksin de kim bilecek?
Teknedesin, martıların sesini dinlerken kıvrılıyorsun, rahat ol horlamaya başladığında arkadaşlar dürtecekler seni.
Yarın final var diye sabahladığın bir gece, ya uyanamazsan? Ya geç kalırsan?
Başın masaya düşmüş farkında olmadan kahveyi dökmüşsün…Uyku tutmasın diye balkona çıkıyorsun. Bitse şu okul artık. Ne olacaksa olsa.
Akan zamanda, şu an ne olacaksa olmuş oysa!
Bayramlıkların ütülü, yarın giyeceğin kırmızı ayakkabıların yanında, mutlusun.
Herkesin var olduğu bir zamandasın ve hepsinin birer birer silineceğini bilmiyor, düşünmüyorsun henüz.
Nerede yatarsan yat, nerede uyursan uyu sabah oluyor.
Gün ne kadar aydınlık, sen ne kadar farkında olsan da gece!
Her gün sıfırdan başlıyorum demişti balıkçı. Yıldız kaymış da dileğim olmuş gibi hissetmiştim.
Özeti budur diye geçirmiştim içimden.
İçimdeki mumları üflemiştim.
Yarın yeni bir sabah mı?
Yarın geçmişte yaşadığın fakat unuttuğun bir sabah mı?
Yarın kaç yaşına uyanacak, kaç yaşında olacaksın?
İşe mi gideceksin, okula mı?
Tamam tamam parka kim götürsün seni?

Zaman akıyor sen geçiyorsun.
Çok daha önce de geçip gitmiştin oysa.
“Yattım sağıma, döndüm soluma…”
Ali Gülcü
19 Şubat 2020

Şimdi

Forrest Gump Theme – Main Title – Alan Silvestri

Kullanmadığım eşyaları bir bir çıkardım evden.

Kullanmadığım duygular kalmıştı,

onları da çıkardım,

bugünden…

Yürüdükçe uzuyor yolum.
Okudukça ufalıyor bildiklerim.
Baktıkça artıyor göreceklerim.
Öğrendikçe yeniden,
büyüyor gediklerim.

Az sayılmayacak seneler bıraktım arkada,
zamanın di’li geçmiş zaman parçasında.

Ne kadar var ileride
ve o kalanda neye dönüşür, nasıl sığarım hayata?

Çok matah biri sayılmam
ama “iyi ki” ile başlayan tek bir şey söyleseydim kendime dair,
“hayret “ derdim.
Hayret etmek benim en iyi derd’im.

Anlamaya dönük irademi hala yitirmemiş oluşuma,
yeni bir deneyime, uzaylı bir fikre, duyduklarıma,
izlediklerime hala “Nasıl yani?” diye kafa yoruşuma,
iyinin nasıl bu kadar iyi,
kötünün nasıl bu kadar kötü,
düzenbazın nasıl bu kadar düzenbaz,
bencilin nasıl bu kadar bencil,
fedakarın nasıl bu kadar fedakar olduğunu inatla soruşuma…

Mavi ve yeşil boyanmış yan yana iki duvarın zevksizliğini bilirken, bir orman ve bir denizin nasıl olup da gezegenin en uyumlu çifti olduğuna…

İnsan derisinin nasıl olup da yüzlerce kilo taşıyabilecek kadar esneyip genişleyebildiğine,
ellerimin üzerinden seçilen ve derimin altında kusursuzca işleyen yaşam trafiğine…

Ve saymaya  niyetlensem kalem yetiştiremeyeceğim yüzlerce, binlerce şeye hayret ediyorum, biraz ah, biraz keyifle…

Eskiden de bakardım dünyaya ama görmezdim.  Diyelim ki gördüm, o kadar da hayret etmezdim.
Bildiklerime sarılır, bilmediklerimi keder etmezdim.

Şimdi,
daha az biliyorum dünden.
Oysa,
yıllar yıllar geçti dünün üstünden.
Belki vazgeçtim doğru bildiklerimden,
belki de usandım kesinliğin dikenli süksesinden.

Şimdi,
binlerce yıl önce yazılmış milyarlarca sayfalık bir senaryodaki küçük rolümü oynarken
ve de
Dünya ile arama girmeye ara verdiğinde hayat,
bakmaya çalışıyorum gezegene.

Duymaya çalışıyorum sesini.
Dağa taşa kazıdığı,
havaya, suya, toprağa düşürdüğü sözünü anlamaya çalışıyorum.

Ne görüyorum,
ne duyuyorum,
ne anlıyorum bilmiyorum.

Vakti geldikçe,
kendimce,
sadece
seziyorum.

Uzun Yazı

Bir tatile gittim ben,

uzun,

upuzundu.

Devrilen binlerce ağaç,

zehirlenen tepelerce toprak,

tırmanıp üstüne yeşilin,

kara gölgelerle göğe erişen, yangınlarca,

boncuk gözlerinden gezegensel büyüklükte korkular akıtırken,

“Anne lütfen ölme !” diye yalvaran çocuklarca,

acının göz hapsinden son anda kaçırdığı nefesiyle

“Ölmek istemiyorum !” diye kıvranan annelerce,

sonu gelmeyen istismarlar,

iyi hal indirimli tecavüzlerce uzun,

upuzun

bir tatile gittim ben.

Derya CESUR