En Uzaktaki En Yakınlar

Evin oturma odası çok çok uzun bir zamandan sonra bu kadar fazla insanı ağırlıyordu. Ve çok çok uzun zamandan sonra bu insanları ilk defa… Emin Bey’le beraber toplam altı kişi. Geriye kalan beş kişi ise Emin Bey’in oğulları Alp, Ataman ve Akşit ile kızları Alaz ve Alagün. En küçükleri Alp dışında dördü de evliydi fakat aldıkları ortak kararla eşlerini getirmemişlerdi(Alagün’ün eşi Alp’le, Akşit’in eşi de görümceleriyle konuşmuyordu.)

Emin Bey her zamanki tekli koltuğuna oturmuş sessizce bekliyordu. Oğulları ve kızları ise daha biri cümlesini tamamlamadan diğerinin sözünü kestiği gergin bir ortamda konuşmaya çalışıyorlardı.

“Abi artık burada kalamaz babam. On yılı geçti annem öleli. On yıldır öyle ya da böyle gördü kendi işlerini ama artık tek başına kalamaz. Doktor da aynı şeyi söylemiş.” Dedi öğretmen olan kızı Alaz.

Doktor olan oğlu Ataman ise sinirden kızaran yanaklarıyla Alaz’a dönerek: “Doktor öyle mi söylemiş küçük hanım? Yapma ya… Kaç defa babamla beraber doktora gittin acaba. Kaç defa abi sizin işiniz var ben yazları tatilim deyip götürdün babamı? Doktor öyle söylemişmiş hadi oradan!”

“Bırakın birbirinizi suçlamayı da nasıl bir çözüm bulacağız onu konuşalım. Babamın maaşı yerinde, herkesin de kazancı iyi, özel ne bakım evleri var. Çiçek gibi bakarlar babama. Maaşı yetmezse de biz takviye ederiz.” Dedi küçük oğlu Alp.

Emin Bey ne çok severdi Alp’i. Belki en küçüğü diye, belki de eşi Feride Hanım ölene kadar onlarla beraber yaşadı diye bilemiyorum ama Alp’e bir başka bakardı gözleri. İçlerinde tahsiline devam etmeyen tek kişi Alp’ti. Diğer çocuklarının tüm tepkilerine rağmen(Hatta Alagün küsmüş iki yıl konuşmamıştı babasıyla) yüklü miktarda kredi çekip bir iş kuruvermişti Alp’e. Emekli olduktan sonra da evde oturmayıp Alp’in iş yerinde vakit geçirir, ona yardım ederdi.

“Beşinizi de okutmak için çok emek verdim. Ama biriniz okumadı, tüm çabalarına rağmen olmadı. Şimdi sizler mesleğinizi icra ediyor ve hayatınızı idame ettirecek parayı kazanıyorsunuz. Bu da aslında benim size bir armağanım çocuklarım. Ama Alp’e böyle bir armağan veremedik. Bu yüzden ona yardım ettim. Belki bir gün anlarsınız beni…”  Der ve o zamanlar çocuklarına durumu açıklamaya çalışırdı Emin Bey.

“Hiç kusura bakmayın, Alp’in kazancı bizi beşe katlar. Ben daha evimi yeni almışken, Alp Efendinin kat kat apartmanları var. Bir kere dedi mi Abla siz kirada oturuyorsunuz, gelin benim dairelerimden birine yerleşin diye. Madem babamın parasıyla kuruldu bu şirket, bizim hakkımız yok mu? Hem bekâr, baksın Alp Efendi babasına.” Diğer öğretmen kızı Alagün, intikam vakti gelmiş bir düşman gibi haykırdı.

Emin Bey karşısında oturan insanlara bakıyor, neler söylediklerini anlamaya çalışıyordu. Dikkati çabuk dağılıyor, gözünü oda içerisinde farklı noktalara dikiyordu. En çok da duvarda asılı duran Feride Hanım’ın büyütülmüş vesikalık fotoğrafına. Fotoğraf büyütülünce netliği biraz kaybolmuştu fakat zihninde öylesine net ve canlıydı ki…

On yıldır yalnız yaşıyordu. Çocuklarının, üzerimize kalacak korkusuyla daha henüz Feride Hanım’ın yılı dolmadan kendisini genç bir kadınla evlendirme çabalarına girişmeleri, Emin Bey’in kararlı duvarlarına çarpıp parçalanmıştı. Feride Hanım ölmeden önce haftada bir gün tüm ailenin toplanıp gerçekleştirdiği Cuma akşamı yemekleri, Feride Hanım’ın ölümünden sonra sadece bir kere yapıldı. Sonrasında münferit ziyaretler dışında bir daha toplanılmadı.  Her geçen gün daha da uzaklaştı çocukları Emin Bey’den, sık sık gidersek, diğerleri tüm sorumluluğu üzerimize yıkar düşüncesi vardı her birinde. Hem Emin Bey gayet sağlıklıydı, kendi işlerini kendi görebiliyordu. Öyle ya, bedenin sağlıklıysa her şey tamamdı!   

“Sakın benden önce ölme!” Derdi Emin Bey Feride Hanım’a, sanki Yaratan’la bir sözleşmesi varmışçasına.  

En büyük çocuğu, banka müdürü oğlu Akşit devam etti: “Yaa siz neyin derdindesiniz? Kimse alıp evine götürmeyeceğine göre, Alp’in dediği gibi bulacağız güzel bir bakım evi. Hem artık bizi de tanımıyor doğru düzgün. Hatırlamıyor! Üzülecek bir durumu da yok. Hem aklımız onda olmaz, hem güzelce bakılır.”

Evet, hatırlamıyordu eskisi gibi Emin Bey, ara ara birbirinden kopuk cümleler mırıldanıyordu kendi kendine hepsi bu. Emin Bey hatırlamıyordu hatırlamamasına da demek ki çocuklarının onun kim olduğunu hatırlamalarının da bir önemi yoktu.

Ben bu evin tüm çocuklarından eskiyim. Tüm çocuklarının ilk adımları, ilk konuşmaları, daha dün gibi hafızamda… Emin Bey ve Feride Hanım’ın geç konuşmaya başlayan kızları Alagün’ün konuşması için akşamları karşısına oturup(hiç konuşamayacak korkusuyla) günlerce, aylarca onu konuşturmaya çalışmaları, ilk kelimesini söylemeye başladığı o akşam birbirlerine sarılıp salya sümük ağlamaları gibi… Annesini hiç emmeyen ve mamayla büyüyen Ataman’a her gece yarısı kalkıp Emin Bey’in mama hazırlaması gibi…

“Tamam, o zaman yarından itibaren arayalım bir bakım evi. Bir iki gün daha burada kalsın babam. Her gün birimiz biraz yemek getirir ve kontrol eder. Zaten tuvalete gitmek dışında yerinden kalkmıyor. Kimseye de söylemeyin dallanıp budaklanmasın bu iş.” Dedi Alaz.

Dertti onlar için bu durum. Hem de büyük bir dert. Bir zamanlar var oluşlarıyla(doğmalarıyla) hayatın tüm zorluklarına göğüs germesine neden oldukları adamın, yok oluşu kendilerine itiraf edemedikleri beklentileriydi. Herkesin çoluk çocuğu! Bir düzeni vardı. Emin Bey ise bu düzen içerisindeki tek düzensizlik.

Hepsi aynı anda kalkıp gittiler.

Emin Bey alışık olmadığı gürültünün son bulmasıyla biraz rahatladı. Oda içerisinde belli aralıklarla belli noktalara takılı kalan bakışları, son olarak en uzun süre kalacakları nesne üzerinde sabitlendi; Feride Hanım’ın fotoğrafı. Yüzünde, çok hafif bir tebessüm belirdi, belli ki gözlerinin sinirleri tarafından beynine taşınan ve orada işlenen görüntünün kim olduğunu hala anlıyordu. Belli ki kalbi, beynine yardım ediyordu. Dudakları birbirinden ayrıldı, gözlerini hiç oynatmadan, kısık bir sesi serbest bıraktı dışarı:

“Kim bunlar?”   

Kim olduklarını belki biliyor, belki de bilemiyordu, belki de bilmek istemiyordu.

Emin Bey’in içinde neler yaşadığını, neler yaşattığını, neler yaşatacağını hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Dün Emin Bey’i götürdüler.

İlk kez ayrıldık onunla. Kendimi tanıtayım; ben bu evin kendisiyim. Çocuklarım rahat etsin diye bir zamanlar Emin Bey’in iki katlı olarak inşa ettirdiği evim ben. Cansız bir varlığım evet. Ama cansız maddelerin de bir hafızası var. Tıpkı benim hafızam içinde taşıdığım bu yaşanmışlık gibi.

Dün Emin Bey’i götürdüler.

Yakında beni de satarlar!

Özkan SARI

Yirmi Altı Yıl

Dünyanın sadece bizim etrafımızda döndüğünü sandığımız yıllar.

Anne babamızın, başkasından geri kalıp üzülmesin, mahcup olmasın diye düşünerek cebimize koyduğu okul harçlıklarını ne zor şartlarda kazandıklarını bilmediğimiz, bilsek bile ilgilenmediğimiz yıllar.

Okul yılları…

Gri pantolon, beyaz gömlek, lacivert kravat ve ceketten oluşuyor o zamanlar okul üniformaları. Gömlek ve pantolonum ütülü olmadan, kafama da bir avuç jöle sürmeden çıkmıyorum sabahları evden.

Sınıf başkanıyım ve sınıfın başarılı öğrencilerindenim. Hani her sınıfta bir popüler erkek ve kız öğrenci olur ya; işte o erkek öğrenciyim.

Popülaritenin bana sağladığı öz güven, egomu öylesine beslemekte ki beslendikçe büyümekte, büyüdükçe acıkmaktaydı.

Ego, ergenlik, popülerlik ve öz güvenin bir araya gelmesiyle şekillenen duygu ve düşüncelerim, sağlıklı ve seviyeli davranışlar sergilemekten alıkoymaktaydı beni.

İşte tam bu zamanlar yeni bir İngilizce öğretmeni tayin oldu okulumuza. Sınıfımızla ilk dersi tanışma faslıyla geçmişti. Öğrencilerin şahsına sormadığı genel soruları sınıf başkanı olarak bana soruyor, sınıfla ilgili bir durum olduğunda, ders aralarında beni öğretmenler odasına çağırıyordu.

Adı Burcu’ydu. Bizlerden en az on beş yaş kadar büyüktü. Çok kısa sürede, sınıfta öğrencilerle kurmuş olduğu yapmacıklıktan uzak ve samimi ilişkiler, kendi yaşıtı bir erkekmişim gibi benimle konuşurken bir şeyleri olgunca aktarmaya çalışması, Burcu Öğretmenle aramızda diğer öğretmenlerden farklı olarak sıkı bir bağ oluşmasına neden olmuştu.

Tüm arkadaşlarım ve özellikle ben onun derslerini iple çekiyorduk. Onun derslerinin olduğu günlerde annemin tüm direnişine rağmen ütülü kıyafetlerimi bir kez daha ütületiyor, dayımın Almanya’dan getirdiği playboy marka parfümü sıkıyordum.

Burcu Öğretmenin bana karşı olan sevecen davranışları ve bazen ”yakışıklı” diye seslenmesi; zaten beni avucuna almış olan egomun ve öz güvenimin iştahını kabartıyordu. Burcu Öğretmene karşı önceleri beslediğim öğretmen sevgisi, sonraları onu tavlamaya çalışan kararlı bir aşığın sevgisine dönüşüverdi.

Ona bakarken bakışlarımı daha bir keskinleştiriyor, kendimce olgun konuşmalar yapmaya çalışıyordum. Sınıfta yerimi değiştirip öğretmen masasının hemen önündeki sırada oturmaya başladım. Ders boyu gözlerimi bir an olsun başka bir yöne çevirmiyordum.

Kızıl saçlı, dolgun yanakları kahverengi çillerle süslü, tırnakları her daim ojeli ve iri göğüslüydü. Devamlı uzun etekler ve kot ceketler giyerdi. İçtiği sigaranın kokusu parfümünün kokusuna karışır, bu koku beni daha fazla cezbederdi.

Cesaretimi toplayıp Burcu Öğretmene bir aşk mektubu yazmaya karar verdim. Günlerce düşünüp kurgulayarak, bir gece herkes yattıktan sonra aldım kalemi kağıdı elime… ”Sevgili öğretmenim” ile başlayıp ”seni seviyorum” cümlesi ile biten mektubu bitirdiğimde, gün ışığı çoktan odamı aydınlatmıştı.

Gece boyu uyumamama rağmen ne bir yorgunluk ne de uykusuzluk hissediyordum. Aksine, bir an evvel rengarenk kağıtlara aşkımı döktüğüm mektubumu teslim etmek için sabırsızlanıyordum.

Erkenden okula gidip, öğretmenler odasının kapısı önünde heyecanla Burcu Öğretmenin gelmesini bekledim. Avuç içlerim terliyor, mektubu ıslatmamak için sık sık ceketime siliyordum. Geçmek bilmez dakikaların ardından Burcu Öğretmen geldi. ”Günaydın yakışıklı, kimi bekliyorsun böyle?”  dedi. Gayri ihtiyari bir ses tonuyla ”seni” dedim ve mektubu kendisine uzattım. Almasının ardından koşarak oradan uzaklaştım.

İşte bu öyküyü yazmama neden olan o mektup tam yirmi altı yıl sonra bugün bana geri döndü. O sayfaları katlayıp zarfa koyduğum ilk gün ki heyecanla sayfaları zarftan geri çıkardım. Gözyaşları içerisinde okudum. Bir âşık olarak değil; Burcu Öğretmenin bir öğrencisi, bir kardeşi, bir evladı olarak okudum. Bir taraftan sarsılarak hıçkırıklara boğulurken, yazdıklarımı okudukça bir taraftan da tebessümler belirmeye başladı yüzümde.

Mektubun bana nasıl geri döndüğünü merak ediyorsunuz değil mi?

Mektubu Burcu Öğretmene verdiğim günün son saatlerinde onun dersi vardı. Sıtma tutmuşçasına bir bekleyiş heyecanı beni pençelerine almış, ruhumu sıkıştırmaktaydı. Ne cevap vereceği, nasıl karşılayacağı soruları adeta zihnimde tepiniyordu. Yaşadığım romantik heyecan, zaman ilerledikçe yerini sızlayan bir tedirginliğe bıraktı. O yıkılmaz sandığım öz güvenim ve egom sanki beni bir suça itmişti de yakalanınca bırakıp kaçmışlardı. Zaman biraz daha ilerleyince tedirginliğim yerini korkuya bıraktı.

Burcu Öğretmen sınıfa girdiğinde hiçbir şey yokmuş gibi dersini anlatmaya başladı. Ben ise ne ders dinliyordum ne de Burcu öğretmene bakabiliyordum. Eziyet gibi geçen iki ders saatinin sonunda zil çaldı ve Burcu Öğretmen bana dönerek: ”Bahçede seni bekliyorum yakışıklı” dedi ve sınıftan ayrıldı. Ardından bende bahçeye çıktım.

O gün bana uzun bir konuşma yaptı. Kırmadan, dökmeden, her zamanki sevecen ve şefkatli tutumundan taviz vermeden… Tabi ben o konuşmanın anlam ve önemini yıllar sonra kavrayabildim. Tabii cesaret edip kalkıştığım şeyin ne denli çocukça olduğunu da. O günden sonra Burcu Öğretmenle aramızda imrenilecek bir öğretmen öğrenci ilişkisi başladı. Sonraki yıllarda da görüşmeyi hiç bırakmadık.

Geçen hafta kaybettik Burcu Öğretmeni. Uzun süredir mücadele ettiği kansere yenik düştü. Cenazesini dolduranların büyük bir çoğunluğu yurdun dört bir yanından gelen öğrencileriydi. Elbet o insanları bir araya toplayan, Burcu Öğretmenle yaşadıkları anılarıydı ve de Burcu öğretmenin her birimize kattıkları.

Bugün ailesine baş sağlığı ziyaretine gittim. Kızı Feryal mektubu bana uzattığında şaşkınlıkla ne yapacağımı şaşırdım.

”Annem; kendisine bir şey olursa bu mektubu size vermemi söyledi.” Dedi Feryal. Şaşkınlık ve sükunetle aldım mektubu. Ardından müsaade isteyip oradan ayrıldım.

Şimdi ise yirmi altı yıl önce o bahçede bana söylediği bir cümle dolanmakta zihnimde:

”Bazı insanlar; yanlış zamanda, yanlış yerde ve yanlış bir şekilde karşılaşırlar.” Bu sözü beni kırmamak için söylediğini şimdi çok iyi anlıyorum.

Doğrusu şu ki biz:

”Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru bir şekilde karşılaştık.”

Huzur içinde uyu öğretmenim…

Özkan SARI

Ölmek Yeni Bir Şey Değildir Bu Dünyada Ama Yaşamak da Yeni Bir Şey Olmasa Gerek.

*Ernest Hamingway
*Jack London
*Romain Gray
*Cesare Pavese
*Walter Benjamin
*Stefan Zweig
*Virginia Woolf
*Heinrich Von Kleist
*Sylvia Plath
*Robert E. Hovard
*Nikolay Vasilyeviç Gogol
*Yukio Mishima
*Primo Levi
*Harry Martinson
*Sergei Yesenin
*Vladimir Vladimiroviç Mayakovski
*Nicolas-Sebastien Chamfort
*Hart Crane
*Charlotte Perkins Gilman
*Vachel Lindsay

Eeee ne olmuş bu yazarlara? Diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bazılarını tanımamış olabilirsiniz fakat birçoğunu tanıdığınızı düşünüyorum. Bazılarını ise çok daha iyi tanıdığınıza eminim, kitaplarını okumuş olduklarınız da muhakkak vardır.

Yukarıdaki yazarların yanına eklenecek daha birçok isim var fakat ben genellikle en çok tanınanları yazdım diyebilirim. Yazarların hayatlarına hep ilgi duymuşumdur ve yaşantıları beni hep cezbetmiştir. Özellikle geçmiş dönemlerdeki birçok yazarın hayatı, günümüzün popüler yazarlarıyla kıyaslandığında daha çok trajik izler taşımaktadır. Bazısı hastalıklarla, bazısı psikolojik sorunlarla, bazısı da ekonomik sıkıntılarla boğuşmuştur. Birçoğu topluma adapte olmakta zorlanmıştır ki bu konuda haksız olduklarını söyleyemeyiz. Yaşadıkları toplum içinde asimile olsalardı eğer, bugün biz onların eserlerini okuyor olmazdık.

Farklı ülkelerin vatandaşları olan yukarıdaki yazarların ortak bir özelliği var. Bilenler varsa muhtemelen çoktan anlamıştır. Bilmeyenlerin ise çok şaşıracağı su götürmez bir gerçek. O zaman lafı çok uzatmadan açıklayayım, bu yazarların ortak özelliği; hayatlarına intihar ederek son vermeleridir.

İnsanın kendini öldürmek istemesi sağlıklı bir zihinle düşünülebilecek ya da anlaşılabilecek bir şey değil. İntihar, her ne kadar soğukkanlı bir yılan gibi insanı ürperten bir düşünce olsa da maalesef hayatın acı bir gerçeği.

İntihar eden bu yazarların bazıları ölmeden önce not ya da mektup bırakmıştır. İçlerinden bazılarını, özellikle insanı düşüncelere iten bazılarını sizinle paylaşmak istiyorum ve yorumu size bırakıyorum.

Romain Gray / Kendini vurdu: “Çok eğlendim, hoşça kalın ve teşekkürler!”

Charlotte Perkins Gilman / Aşırı doz kloroform içti: “İnsan artık bir işe yaramadığında, kaçınılmaz ve yakın bir ölümden emin olduğunda, yavaş ve feci bir ölüm yerine hızlı ve kolay bir ölüm seçmek en basit insan haklarından biridir. Kloroformu kansere tercih ettim.”

Robert E. Hovard / Kendini vurdu: “Herkes kaçtı, her şey bitti, öyleyse beni insanların yakıldığı odun ateşinin üzerine koyun; Şölen bitti ve fenerler söndü.”

Vachel Lindsay / Dezenfektan içti: “Beni haklamaya çalıştılar, fakat ben daha önce davrandım!”

Yukio Mishima / Harakiri yaptı: ‘’Majesteleri çok yaşa!’’

Virginia Woolf / Kendini nehire attı: “En sevdiğim, yeniden delireceğime eminim. O korkunç zamanların bir yenisini daha aşamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve bu kez iyileşmeyeceğim. Gaipten sesler duymaya başladım ve odaklanamıyorum. Bu yüzden en iyisi gibi gözüken şeyi yapıyorum. Bana mümkün olan en büyük mutluluğu yaşattın. Benim için olunabilecek her şeyi oldun. Bu korkunç hastalık çıkıp gelene kadar iki insanın daha mutlu olabileceğini düşünmezdim. Artık daha fazla mücadele edemeyeceğim. Hayatını mahvettiğimi biliyorum, ben olmazsam çalışabilirsin. Çalışacağını biliyorum. Görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Demek istediğim o ki, hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı son derece sabırlı ve inanılmaz biçimde iyi oldun. Herkesin bunu bilmesini istediğim için söylüyorum. Eğer biri beni kurtarabilecek olsaydı, bu sen olurdun. Senin iyiliğinin kesinliği dışında her şey uçup gitti. Hayatını mahvetmeye daha fazla devam edemem. İki insanın bizim olduğumuzdan daha mutlu olabileceğini düşünmüyorum.’’ Kocasına yazmıştır.

Sergei Yesenin / Kendini astı: Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu.

”Elveda Dostum Elveda
Elveda sevgili dostum, elveda,
Sen kökleri içimde uzanan.
Ayrılık yazılmış alnımıza
İlerde gene karşılaşırız inan.
Elveda dostum, el sıkışmadan
Sessizce. Ne keder, ne tasa gerek:
Ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada
Ama yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek.”

Mayakovski, Yesenin’in intihar etmesine çok üzülür ve kızar. Yesenin’in geride bıraktığı veda şiirinin; ”Ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada, ama yaşamak da yeni bir şey olmasa gerek.” satırlarına cevap olarak daha sonraları yazdığı şiirde şöyle demiştir: ”Şu yaşamda en kolay iştir ölmek, asıl güç olan yepyeni bir yaşama başlamak.” İlginçtir ki Mayakovski de Yesenin’in intiharından beş yıl sonra kendini vurarak intihar etmiştir.

Özkan SARI

Yolculuk… Tüm bildiklerini unut!

Sonbahar hükümdarlığını ilan etmiş, ağaçlara yaprak dökmeleri için emrini çoktan vermişti.

Bulunduğu ağaç üzerinde yer çekiminin gücüne karşı direnen fakat sonbaharın akıncıları olan ilk esecek rüzgar karşısında kendini boşluğa bırakıp, bir yolculuğa merhaba diyecek olan bir yapraktı o. Canı iyice çekilmiş, yeşil gövdesi sarıya yüz tutmuştu. Onu doğuran, besleyen ve büyüten ulu ağaç artık onu aç bırakır olmuştu.

Güneşin dağlar ardından usulca kaybolmasını fırsat bilen karanlık, gözlere perde indiriyor, gece avcılarına zamanın geldiğini bildiriyordu; sahne sizin. Kurt ve çakal ulumalarına, baykuşların keskin çığlıkları eşlik ediyordu.

Yolculuğa çıkmaya hazır olan yaprak, darağacında gözlerini kapatmış ve altındaki tabureye tekmenin vurulmasını bekleyen idam mahkumu gibi beklemekteydi. Çok uzun sürmedi bu bekleyiş; şiddetli bir uğultunun ardından hissetti yüzünde rüzgarın hiddetini, tabureye vurdu tüm gücüyle cellat. Kırıldı mahkumun boynu, kırıldı kurumaya yüz tutmuş yaprağın sapı.

Mezarlık duvarını aşıp çok uzaklara savruldu yaprak. Sonbaharın akıncıları rüzgar, karanlığın egemenliğinde sabaha kadar savurdu yaprağı. Bazen bir ağaç dalına takıldı, bazen bir kaya oyuğuna sıkıştı. Her seferinde kurtulup, gönüllü olarak bıraktı kendini rüzgarın rotasına.

Bu bir yolculuktu aslında… Bilinenlerden çok farklı, insan algısının yetersiz kalacağı kadar mistik ve paranormal bir yolculuk!

Evren yasaları o gece de değişmedi. Karanlık, sırasını aydınlığa teslim etti. Gece avcıları yuvalarına çekildi. Rüzgar hiddetini azaltıp, küçük bir delikten geçebilecek kadar küçülüp usulca kayboldu.

Yaprak ise sabah ezanıyla birlikte, bir bir ışıkları yanmaya ve bacaları tütmeye başlayan küçük bir köy meydanında buldu kendini. Kendi gibi birçok yaprak, meydanı kaplamış durumdaydı. Öylece beklemeye başladı… Gün iyice aydınlanmış, güneş tüm sıcaklığıyla yüzünü göstermişti.

Az sonra ayaklarında lastik ayakkabısı, üzerinde basmadan şalvarı ve çiçek desenli penye gömleği, elinde çalıdan yapılmış süpürgesi ve gözlerinde en tazesinden sabah mahmurluğuyla pembe yüzlü, tombul bir kadın belirdi.

Kısa süre sonra, çalı süpürgesinin önüne kattığı yığınlar arasında kendini bir çuval içerisinde ve çöp tenekesinde buldu yaprak. Saatler sonra homurdanarak yaklaşan bir kamyon sesi duydu. Dakikalar sonra ise homurdanarak uzaklaşan o kamyonun içindeydi artık.

Bu bir yolculuktu aslında… Rotası önceden belirlenmiş, yeryüzünün şahit olduğu büyük bir sevdanın hikmeti hürmetine çizilmiş bir rota.

Haftalar geçmişti. Kara dumanları göğü kaplayan bir ateş yanmaktaydı şehir çöplüğünde. İşte o ateş içerisinde yeni bir yolculuğa hazırlanıyordu yaprak.  Bu kez yaprak olarak değil karbon olarak devam edecekti yolculuğuna. Ne önemi vardı ki ne olduğunun, aslolan vuslatta son bulacak yolculuğun daimiliğiydi. Maddesel bir varlığın ev sahipliğinde taşınan enerjiydi aslolan. Ha bir yaprakta, ha bir toprakta!

Göğe yükselen karbon, hava akımlarının etkisiyle, çizilmiş rotasında yolculuğuna devam etti. Günler sonra bir kara bulutun içinde yuvalandı. Gittikçe ağırlaşan kara bulutlar, birazdan ortalığı birbirine katacak bir çete misali bir araya gelmeye başladı. Naralar atıyorlar, güneşin daha veda vakti gelmemişken, yeryüzüne sardığı kollarını artık çekmesini istercesine kendi karaltılarını hakim kılmaya çalışıyorlardı. Bu iktidar mücadelesi; evren yasalarına karşı gelmeyip, şimdilik veda eden güneşin gözden kaybolmasına dek sürdü. Kara bulutların karaltıları, karanlığın koyuluğuna karışmıştı.

Önce hiddetli bir rüzgar sahne aldı karanlığın gösteriye başlamış tiyatrosunda. Ardından yeri ve göğü aydınlatan damar damar yıldırımlar eşlik etti bu gösteriye. Ve başrol oyuncusu, sonbaharın assolisti yağmur selamladı yeryüzünü… Huzur ve hüznün en çok yakıştığı ses inletmeye başladığı ortalığı; yağmur sesi. Damlalar bir bir nüfuz etmeye başladı dokunduğu toprağa, yaprağa, suya…

Bir damla içerisinde bir karbon indi yeryüzüne… Kavuştu toprağa! Suyun süzülerek ilerlediği yer altına doğru o da süzülmeye başladı. Ağır ağır… Usul usul…

Kısa bir süre önce yüzlerce metre yukarıda göklerde salınan karbon, artık yerin yaklaşık dört beş metre altındaydı. Burası bir mezarlıktı. Ve bulunduğu yer bir mezardı. Aradığı şey ise çürümüş bir insan bedeninin karbona dönen kalıntılarıydı. Buldu aradığını… Karıştı iki farklı karbon parçası birbirine. Bıraktılar kendilerini mezar içerisinde birikmekte olan su birikintisine…

Ne önemi vardı ki ne olduklarının, aslolan vuslattı. Maddesel bir varlığın ev sahipliğinde taşınan enerjiydi aslolan. Ha bir yaprakta, ha bir toprakta, ha bir yağmurda, ha bir karbonda!

Bir zamanlar bir başka mezarlık içerisinde, bir başka mezar başında dikili olan ağaçtan başlamıştı bu yolculuk. O ağacın gölgesinde yatan kişinin mezar taşında yazan isim şöyleydi: Hikmet Şen

Ve yolculuğun son bulduğu mezarda yatan kişinin mezar taşında yazan isim ise şöyleydi: Hikmet Şen eşi Zuhal Şen

Bitti…

Özkan SARI

Dedem Babaannemi Öperken Hiç Görmedim…

İnsanlık tarihi boyunca ”aşk” kadar üzerine konuşulan ve tartışılan başka konu olmamıştır muhtemelen… Ve yine üzerine bu kadar tartışılıp da anlaşılamamış olan.

Düşünsenize, her kavramın aşağı yukarı bir tarifi varken, aşk’ın yok. Olmadığı gibi aşk üzerine açıklama yapan ünlü düşünür ve edebiyatçıların bile tariflerinin birbirinden bir hayli farklı olduğuna şahit oluyoruz.

Bu yazının çıkış noktası ise Babaannem ve Dedem; Nezihe ile Mustafa.

Ben bu yaşıma kadar, kadın ve erkek ilişkilerini muhakeme etmeye çalışırken referans aldığım tek canlı örnek Nezihe ve Mustafa oldu. Neden diye sorarsanız eğer; benim bugüne kadar şahit olduğum tek gerçek aşk onlarınkiydi de ondan.

Burada bir çiftin iyi anlaşmasından, birlikteliklerini sorunsuz devam ettirmesinden falan bahsetmiyorum. Eğer başarabilirsem, aktarmak istediklerim çok daha farklı bir şey. Annem ve babam da dâhil olmak üzere, ben bugüne kadar öğrendiğim ve zihnimde yer edinen ”aşk” kavramına uygun hiçbir çift görmedim. Sadece ve sadece Nezihe ve Mustafa’yı tanıdım bu bağlamda…

Bir insana; ”seni seviyorum”, ”sana aşığım” demeyle âşık falan olunmuyor. Onun her istediğini yerine getirmeyle de olunmuyor. Zaten aşk dediğimiz aslında her neyse öyle kolay kolay da birine nasip olmuyor. Libidosunun yüksekliğini, hediye edilen bir çiçeği, dudağında hissettiği ateşli bir öpücüğü, sosyal medyada partneriyle her anını teşhir etmeyi aşk sanan yığınlar dolu etrafımızda. Herkese saygım sonsuz elbet, herkesin bu duyguya yüklediği anlam ve ‘’işte bu’’ deyip aşk sandığı algı da farklı… İşte bu anlam ve algıyı oluşturan ise yaşadığımız toplumun bize dayattığı kültür. Aksi takdirde bu durum; kız bebek dünyaya getirdiği için aşağılanan(ki bebeğin kız ya da erkek oluşunu erkekten gelen kromozom belirler) ya da çok sevdiği ve kıskandığı için eşini öldüren ve bunların insan aklının algılamakta zorlandığı kadar çok yaşandığı bir kültürde başka türlü açıklanamaz.

Nezihe ve Mustafa’yı benim gözümde farklı kılan ise; yetiştikleri toplumun kadın erkek ilişkileri konusunda onlara dayattığı kültürün etkisinde kalmamaları idi(tüm yazının özeti bu aslında). Mustafa’nın erkek egemen bir kültürde doğup büyüyüp, erkeğin yaptığı birçok olumsuz davranışın mübah kabul edilip, kadına şiddetin ve sindirmenin kendi ailesi tarafından bile normal karşılandığı bir ortamda tüm bunlardan sıyrılıp Nezihe’yi ne önünde ne de arkasında, ruhuyla ruhunun ellerinden tutup tam yanında taşıması çok zor olacakken bunu başarması onu farklı kılan. Nezihe’nin de Mustafa’nın keskin çakıllarla dolu yürüdüğü yolda, sabırla yanında yürüyerek, Mustafa’nın kanayan tabanlarına, kendi tabanlarını da kanatarak yoldaş olmasıdır onu farklı kılan.

Dedeme; birbirlerinin böylesine noksansız bir ilişkiyi nasıl inşa ettiklerini, aşk konusunda ne düşündüğünü sorduğumda hep şöyle cevap verirdi: ”Aşk; ucunda eşleri taşıyan birbirine kenetli zincir halkaları gibidir. Her bir halka birbirine karşı olan sorumluluklardan oluşur.  Sevgi, saygı, sadakat, şefkat, merhamet, arzu, tutku, dürüstlük, bunların her biri bir zincir halkasıdır. Sadece ama sadece birinin kopması demek insanı aşağı düşürür evlat. Bunlardan biri olmazsa ilişki yürümez mi? Elbet yürür, biri ikisi değil çok daha fazlası da olmasa ilişki yürür. Ama o zaman ne aşk’tan bahsedebiliriz ne de Nezihe ile Mustafa’dan.”

Bu konu şüphesiz ki derya deniz… Nasıl ki insan Ay’a bile ayak basmışken hala okyanusun en derinine inemedi, birçok konuyu aşmışken, aşk denilen şeyi de bir türlü yaşamayı beceremedi.

Buraya kadar olan satırlarımı yazarken, Babaannem hastane koridorunda karşımda bulunan koltuk takımı üzerinde uyumaktaydı. Zaten son iki haftadır onu bu koridorlarda uyurken izlemek bir şeyler karalamama vesile oldu. Sonrasını anlatayım müsaadenizle.

Dedem solunum yetmezliği teşhisiyle hastaneye kaldırıldı ve yoğun bakıma alındı. Günde sadece on dakika kadar görmemize izin veriliyor, onun dışında göremiyorduk. Babaanneme ne kadar yalvarsak da bir türlü eve gitmeye ikna edemedik. Babam bir taraftan, halalarım bir taraftan, torunları bir taraftan ne kadar uğraşsak da nafile… Hastane koridorlarındaki sandalye ya da koltuklar üzerinde, bazen hastane bahçesinde birimizin arabası içerisinde çok az uyuyor onun dışında yoğun bakım ünitesine en yakın noktada tüm gün oturuyordu. Bazen anlamadığımız kelimeleri tekrar edip duruyor, bazen iki elini kavuşturup dualar ediyordu. Onu yalnız bırakmıyorduk, her daim müsait olan birimiz yanındaydı. Boş olduğum her vakit zevkle ben bekliyordum Babaannemin yanında.

”Babaanne, Dedem yoğun bakımda, zaten göremiyoruz. Gel hadi eve gidelim. Güzelce dinlen. Biz seni görüş zamanı her gün getiririz.” Dediğimde ise hep aynı cevabı aldım:

”Yavrum, sanıyor musun ki deden yoğun bakımda diye benim burada olduğumu, onu beklediğimi bilmiyor. Beraber girdik bu kapıdan, beraber çıkacağız.”

Günler bir bir geçmiş, Dedem yoğun bakıma alınalı dört hafta olmuştu. Babaannem her zamanki gibi sandalye üzerinde gözlerini kapatmış, ağzıyla anlayamadığım bir şeyler mırıldanıyordu. Biraz zaman geçtikten sonra Babaannem sustu. Sesi kesilince yüzüne doğru baktım. Gözleri kapalı ve yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Hastaneye geldiğimizden beri hiç böyle tebessüm ederken görmemiştim. Daha dikkatli bakınca nefes almadığını fark ettim. Timsahla dolu bir gölden su içen ceylan tedirginliğiyle yerimden fırlayıp görevlilere haber verdim. Ama çok geçti, timsahlar çoktan beni göl içine çekmişlerdi… Babaannem öldü.

O günün ikindi vakti uğurladık Nezihe’yi… Annesinin mezarının yanına defnedildi. Bizim köyümüzde adettir, eşlerden hangisi önce ölürse annesinin yanına defnedilir. Eğer kadın erkekten sonra ölürse eşinin yanına defnedilir.

Çok ağladım o gün… Öyle bağıra çağıra, salya sümük sanmayın, için için yanan bir köz gibi.

İnsan, ölüm gerçekliğiyle bir gün karşılaşacağını, bu sonun er ya da geç hem sevdikleri hem kendi için geleceğini bilse bile kendine hakim olamıyor. O yolcu ettiği kişiyi artık bu hayatta göremeyeceğini biliyor ama onu asıl korkutan başka hayatlarda bir daha görüp göremeyeceğine emin olamaması.

O gün perişan bir vaziyette geçti. O geceyi köyde Dedemlerin evinde geçirip ertesi gün geri dönecektim. Yıllık iznime ayrılıp Babaannemin bıraktığı nöbeti devralacak, iznim bitene kadar tıpkı onun gibi hastanede Dedemi bekleyecektim. Elbet vardı Nezihe’nin bir bildiği. Ama olmadı. Gece yarısı babamın telefonuyla uyandık: Dedeniz öldü!

Tam bir gün arayla Mustafa’yı da annesinin yanına defnettik. Hissettiklerimi ne kelimelere dökebilirim ne de sözle ifade edebilirim. Belli ki Nezihe’nin dün ki tebessümünde saklıydı bugün olacaklar. Belli ki boşuna bırakmadı nöbeti. Belli ki boşuna gülerek ayrılmadı bu dünyadan.

Benim şahit olduğum en büyük aşk böylece son buldu. Bir daha böylesine şahit olur muyum bilmiyorum ama sanmıyorum. Ağdalı birkaç sözden, tutkulu bir sevişmeden, çiçekten böcekten, sevmekten saymaktan çok daha öte bir şeydi Nezihe ile Mustafa’nın aşkı. Yetiştikleri kültür ve dönem göz önüne alındığında onların ki bir devrimdi.

Şimdi ise ince ince sızlayıp duran bir huzursuzluk musallat zihnimde… İkisinin de annesinin yanında yatmasından, yan yana olmamasından duyduğum belki de mantık dışı bir huzursuzluk. Artık fani bedenlerinin bu dünyadaki görevi bitti, başka alemlerde et ve kemikten münezzeh başka bir hayat başladı belki bilemiyorum. Ama yine de böylesine bir aşkın sahiplerinin mezarlarının bile yan yana olmasını istiyor gönül. Her şey beyin dediğimiz organla süzülmüyor maalesef…

Babama söylüyorum birinin mezarını diğerinin yanına taşıyalım mı diye;

”Saçmalama” diyor.

Haklı; saçmalıyorum…

Özkan SARI