Chesapeake Shores

İhanet nerede?
Entrikacı kadınlar,
intikam alanlar,
ötekinin ayağını kaydırmak için gece gündüz plan yapanlar nerede?
Ardı arkası kesilmeyen sansasyonel olaylar,
eli kanlı katiller,
bıçkın oğlanlar,
müthiş zengin holding sahipleri, milyon liralık karizmatik arabalar nerede?
Tuzak kuranlar,
kızı ötekine kaptırmamak için kırk takla atan tilki zekalı, pis bakışlı adamlar
ve bir diziyi dizi yapan her ne ise işte onlar nerede?

Yok!
Ben böyle diziye dizi mi derim?
Ne derim peki?
Olsa olsa masal.

Yemyeşil, masmavi şeyler,
yakınlaşmalar,
güçlenen bağlar,
geniş ve mutlu sofralar,
renkli festivaller,
country,
küçük tartışmalar,
kendini sorgulamalar,
hatalar,
gönülden dilenen özürler,
gülümseyen çocuklar,
çiçekli bahçeler,
ayrılıklar ve buluşmalar
aşk,
başarılar, başarısızlıklar
ve ve ve
bizde ne kadar yoksa,
o kadar iyilik ve güzellik.

Dünyamı Türk dizilerine kapatalı epey oluyor. Dijital platformlar çıktığından beri uydu yayınını da takip etmiyorum. Ulusal yayından uzak durduğumdan beri daha huzurlu olduğumu söylesem? Bu Amerika-Kanada ortak yapımı aile draması Sherryl Woods’un aynı adlı kitap serisinden uyarlanmış. Dizinin tanıtımını yapacak falan değilim. Yalnızca bendeki izdüşümünü paylaşmak derdindeyim. Bu neden önemli? Sanırım iyi hissetme halimin genişlemesini istiyorum. Gerçeğiyle ve kurgusuyla içimizi kazıyan; çekişmenin, kavganın, yalanın, intikamın, şiddetin ve geri kalan tüm o sevimsiz şeylerin iyi olma halimizi, bir tatlı huzurumuzu nasıl da kötürüm yaptığını daha güçlü şekilde anlamamı sağlayan bu deneyimi başkaları da yaşasın istediğim için yazıyorum.

Bizde iyi huylu, huzurlu olan satmıyor. Haber programlarımızı düşün. Bir an hayalinde o saatlere geri gitmeye çalış. Ne geliyor gözlerinin önüne? Hadi biraz da televizyonlarımızdaki dizileri getir aklına. Entrikayı, yalanları, tehditleri, ihanetleri çıkarırsak toplamdan ne kalıyor geriye? Peki bize ne oluyor bunca yıkıcı duygunun ve eylemin izleyicileri iken?  Ben söyleyeyim; içimizdeki ‘iyi’ soluyor, silikleşiyor, kötücül hisler hükümferma oluyor. Gün be gün tahammülsüz, bedbin, umursuz insanlara dönüşüyoruz.  Güzele, iyiye, merhamete körleşiyor kalbimiz. Her şeyin daha iyi olabileceğine, huzurlu bir ömür geçirebileceğimize, sevgimize karşılık sevgi, vefaya karşılık vefa göreceğimize dair umudumuz  buharlaşıyor. Güvenmiyoruz kolay kolay kimselere. Uzatılan elin içinde iğne var mı diye bakıyoruz. Canımız yanacak diye kimselere kolay kolay yaklaşamıyoruz. Gelen geçen acıtmasın diye çıplak ruhumuza kat kat örtüler kuşanıyoruz. O kadar dökülüyor ki neşemizin pulları, biri çok güldüğünde bunu çok yersiz ya da edepsiz buluyoruz.

Eee?
Konunun Chesapeake Shores’la ilgisi?

Bir televizyon yapımı da diğer her şey gibi doğduğu ülkenin nabzını tutuyor. Hayati sorunlarını çözmüş, varoluş kavgalarını bitirmiş, tek gerçek derdi üremek ve neslinin devamını garantiye almak olan bir topluluktan eli sustalı, beli silahlı, iyi duyguları felç eden senaryolar çıkmıyor demek ki! Bu yerli yerinde ama fazlasıyla durgun hayata aksiyon olsun diye Hollywoodvari dramalar da yapıyor olabilirler ancak büyüteci sıradan insan ilişkilerine, geniş aile hikayelerinin üstüne tutmaktan vazgeçmiyorlar. Çiftleri, aile bireylerini ve hatta kasabalıyı birbirine bağlayan köprüler kuruyorlar. Turtaları ya da çikolatalı kekleri dayanılmaz olan bir kafe ve her iş kolundan insanın mesai bitimi uğradığı, birbirine rastladığı bir barları oluyor mutlaka. Muhteşem manzaralı banklarda, hamaklarda ya da her köşesinden şirinlik akan iç mekanlarda buluşup birbirini onarıyor insanlar. Başka bir gezegendeki ulaşılmaz bir hayata bakar gibi izliyorum ben de. İçimde ölmeye yatmış iyimserlik tohumları, yeşeriyor ansızın. Ülkemdeki bitmeyen gerilim filmini duraklamaya alıyorum. İçimin kuytu yerlerinden “Onların da hayatları kusursuz değil, inan bana” diye teselli veren o cılız sese “Kusursuzluk isteyen kim? Kusur dediğin de hayata dahil. Benim düşüm, insanın özündeki ‘iyi’nin hala oralarda bir yerde olduğuna inanmaya devam etmek.” diyorum. Gerçeği söylemek gerekirse iyi niyetin, anlayışın ve masumiyetin bunca hakim olduğu bir yerleşkenin varlığına ben de inanmıyorum. Olsun! Zihnime saldığı iletiler o kadar ferahlatıcı ki hakikatle ilgilenmiyorum. Bunca hapislik, bunca kem söz, politik savaş, ekonomik çıkmaz, hainlik, aldatmaca ve daha sayamayacağım kara hakikat içinde kendi içine doğru küçüle küçüle nokta kadar kalan iyimserliğimi gecenin içindeki ateş böceği gibi parlatan ne varsa elimle, ayağımla, gözümle, kulağımla, dilimle, kalemimle tutunuyorum ona.

İnsanı insan yapan şey akıldan öte.
İnsanı mutlu yapan şey maddeden, güçten, şöhretten öte.
İnsanı sağlıklı yapan şey gençlikten, zenginlikten, yediğinden içtiğinden öte.
İnsanı insanca yaşatan, onu üretken, tatminkar, huzurlu yapan şey çalışıp kazandıklarından öte.

Ne olduğunu söylemem yersiz olur, küstahlık olur.
Senin, benim ve diğerinin yanıtları belki aynı, belki yakın, belki uzak olur.
Yazının başlığını not al ve izle isterim.
Belki bazı yanıtlar sen izlerken, bana olduğu gibi sana da görünür olur.
Abby, Trace, Jess, Bree, Mick, Megan, Connor, Nell ve diğer herkes başka bir teline dokunur, hikayeleri düğümlerini gevşetir
belli mi olur?

Derya CESUR

Kalp Çağrısı

Bir kasaba düşünün ki harcında iyilik, yardımseverlik, vefa, dayanışma olsun.
Kıyıda köşede bir yerde, kaostan uzak, ‘iyi’ den yana saf tutmuş, zayıfa destek, bozuk niyetliye karşı tek yürek, tek yumruk olsun.

Bir kasaba düşünün ki öğretmeni, polisi, esnafı, işçisi birlikten kuvvet doğursun, tek bir insanı için gecesini gündüzüne katıp olanaksızı mümkün kılsın. Kötünün içindeki iyiyi görüp doğru yola nezaketle davet etsin, “Neden peki?” diyene “Çünkü o bizden biri.” desin.

Düşünemiyor musunuz?
Hayali bile mi zor?
Böyle bir yer yalnızca filmlerde mi olur?
Haklısınız ! Ben de bir televizyon dizisinden söz ediyorum zaten.
Orijinal adıyla When Calls The Heart… İzlerken tebessüm şımarığına dönüştüğüm diziden…

Dünyanın hiçbir yerinde ve zamanında böyle bir kasaba olmadığı bilgisine ve gelecekte bir gün de olmayacağı öngörüsüne rağmen, aklımı serin, duygumu ışıklı yerlere çağırıyor diye izleyip karşısında saatlerce otursam da yorulmadığım bir yapım Kalp Çağrısı.

Birbirini uzun zamandır tanıyan bu kıyı kasabası sakinleri o hep özlediğimiz, yok olup gitti diye hayıflandığımız insan ilişkilerini ve değerlerini hayatın asıl ve asil parçası haline getirmeyi başarıyorlar. Ve bir nedenle yolu kasabaya düşen yabancılar gördükleri bu dünya karşısında büyülenip oranın bir parçası olmaya karar veriyorlar.

Aşktaki naifliği, komşuluktaki duyarlılığı, heyecandaki birlikteliği seyrederken ekranın içinden Umut Vadisi’ne düşüp yirminci yüzyılın başındaki bir  zamanları yaşayan bu medeniyetten uzak (!) yerleşkenin parçası olmak, Elizabeth’le okul yolunda yürümek, Abigale’in kafesinde turta yemek, Rosemary ie bol kahkahalı sohbetler etmek istiyorum.

Kasaba halkının, halka düşünce önderliği edenlerin iyi ve etik olanı parlatmak, sorunlar karşısında insan merkezli davranmak için yaptığı fedakarlıklar zaman zaman duygu aşımlarına neden oluyor. İşte o vakitler, elleriyle yaptıkları evlere, at arabalarına, yılbaşı ağaçlarına dokunmak istiyorum .

Bir sihir varsa eğer bunun “biz” duygusundan geldiğini ve bir gaz bulutu gibi dağılıp herkesi etkilediğini gördükçe, yalnızca kendime duyurduğum ‘keşke’li ahlar bırakıyorum nefes alıp verdiğim odalara. Geçmişteki yanlışları, kabulü zor hataları yine geçmişe teslim edip bir insanın tek gerçek potansiyeli olan ‘bugün’ için hala bir umut olduğuna inanmanın değerini daha iyi kavrıyorum.

Ortak acılardan büyüttükleri küçük hikayeleri ile hepimizin hayatındakilere benzer mücadeleler veren bu sıradan insanların birbirlerinden aldıkları dersler ilham verici. Her bölümünde tehditler, entrikalar, silahlar, cıvık cıvık ilişkilerden mütevellit kıyametler dolusu televizyon yapımına karşı böylesi bir senaryo anlayışı ile karşılaşmak “dizi” formatıyla tekrar yakınlaşmamı sağlıyor.

Elizabeth’e bakıp asla onun gibi bir öğretmen olamayacağımı, Jack’e bakıp asla onun kadar ilkeli bir asayiş adamı göremeyeceğimi, Abigale’e bakıp asla onun kadar güçlü ve anlayışlı olamayacağımı düşünürken kendimi biraz acıtsam da, “ne kadar yaklaşabilirsen o kadar insansın” deyip durumu toparlamaya çalışıyorum.

Ben yalnızca “izleyin” demenin uzun yolunu seçtim.
Dahası için yazmaya gerek var mı?
Biraz merak, biraz özlem yetip de artmaz mı?

DC
Haziran 2020