Arı


Mürekkebe bulanmış arı gibiyim;
kanat çırpacak kadar özgür,
uçamayacak kadar esirim,
öylesine mahkum,
öylesine meftunum!

Bir Adam


Yine de değerlisin.
Bir hamam böceği ya da sinek değilsin,
çalışkan bir arısın sen.
Ayağına yapışan şey pislik değil, çamur değil, mürekkep…
Pekala uçarsın istersen
ama tutmuş seni sanki mürekkep,
ayağından değil de
iğnenden…

Bir Kadın

Özkan SARI
Derya CESUR

demlikedebiyat.com

Yüzleşme

Armand Amar – Shakuhacki

Neden yaratır insan?

Üç kelimelik K O C A M A N bir soru !

İki yüz bin yıllık insanlık tarihindeki tüm yaratımlara verilebilecek tek bir yanıt var mıdır bilmiyorum. Biraz ihtiyaç, biraz merak ve belki biraz fark yaratma isteği…

Benim derdim, kendime yanıt bulmak.

Bunu neden yapmak istiyorum?”  gibi en alt katmanlarımda fısıltıyla dolaşan basit bir sorunun sesini yükseltip, kendine karşı dürüstlüğün madalyasını kazanmak 🙂

Zweig’in Olağanüstü Bir Gece’sinin son satırında,  insanı kış günü uykuya dalmak üzereyken son saniyede soğuk suya atar gibi  yazdığı ve aynada  kendimle her yüz yüze geldiğimde içimde tekrarlanan o muhteşem cümlede saklı belki de cevap;

“Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”

“Neden konuşur insan?”  demeyiz mesela.

“Neden yürür?” ya da “Neden acıkır?” da demeyiz.

Herkesin yapageldiği,
türe özgü hiçbir normal edim cezbetmez merakı.

Çünkü…

Öyle işte!

Nedensellik…

Ya da

Tanrısal yaratıcılık…

İnsan kabullerin, normallerin dışında seyredene merak duyar hep.

Neden yürüyemiyorum?”

“Neden konuşamıyorum?”

“Neden göremiyorum?”

Sorular ancak “olağan olan olmadığında” takıyor peşine bizi.

Nasıl?” a kafa yoramadığımızdan olsa gerek, tüm “olağanlar”, kurulu bir sistemin beklenen işleyişi  olarak yer ediyor aklımızda.

Yemek,
içmek,
uyumak,
üremek,
sevinmek,
üzülmek,
acı duymak,
sıkılmak,
umutlanmak filan
bin yıllardır olan şeylerin aynı.

Bizi aşık yapan,
hırsız yapan,
katil yapan,
kahraman,
hain,
itaatkar,
asi,
mutlu,
kederli,
bencil,
şefkatli, 
saygın ya da zavallı yapan şeylerin kök nedenleri
homo sapienslerden beri aynı.

Zaman dişlilerinin her bir girintisinde konaklayan yüzyıllar var.

İyiliği ve kötülüğü hep aynı çift göz, aynı tek yürek, aynı iki el ile yaşatan insan, yöntemleri ve araçları dışında hiçbir şeyi değiştirmedi aslında.

Belki,

bazı şeyleri mucizevi şekilde geliştirdi (!) o kadar.

21. yüzyılda daha hızlı aşık oluyor,
daha hızlı ayrılıyor,
daha hızlı iletişiyor,
çalışıyor ve daha hızlı öldürüyoruz.

Ve bu hızın belleğimizle, akıllara “durgunluk” veren bir alış verişi var.

Aldığını eskitemeden yenisine maruz kalan zihnimiz, neredeyse dakikada bir değişen ve kaynağı meçhul sayımsız verinin tecavüz alanına döndü. Bir gün kalbimizin duracağı kesin bilgisinin dışında, geleceğin bize neleri yakıştıracağına dair merakımız, beş bilinmeyenli denklemle aşık atıyor.

Ve insan,

mağarasının duvarlarına av maceralarını,
kahramanlıklarını,
zaferlerini çizdiği günden beri
bilmiyor geleceğini.

Fakat kuvvetle muhtemel ki,

bugünkü ırkından daha fazla öngörebiliyor başına neler gelebileceğini.

“Neden olduğunu bilmediğini bir dürtüyle,
bulduğu her düzlüğe hayatını nakşediyor.

Yazamadığı için çiziyor önceleri.

Resimlerle hikayeler anlatıyor kendinden sonrakilere.

Sesi ve nefesi kesildiğinde dahi, devam etmek istiyor yaşamaya.

Acılarının,
heyecanlarının,
kahramanlıklarının,
yenilgilerinin,
aldığı derslerin
rehber olmasını istiyor toprağını örtenlere.

İnsan !..

Belki de “yok oluşu” duyumsayan tek canlı olduğu için,

ona direnmek istiyor.

Bu yüzden, bin yıllardır bıkmadan usanmadan çiziyor duvara, papirüse, tuvale…

Bu yüzden yontuyor kayaları.

Bu yüzden besteler yapıyor ve söylüyor şarkılarını.

Bu yüzden,

karanlık odalarda, Dünya’nın öküzün boynuzu üstündeki tepsi olmadığını ispatlamaya çalışıyor giyotinde olsa da başı.

Bu yüzden,

icadından beri hiç bırakmadı yazıyı.

Bu yüzden diyor ki;

“Ben vardım.

Buradaydım.

Senin gibi bir sestim ben de; güldüm ve ağladım.

Canım acıdı dengemi kaybedip düştüğümde,

içim yandı sevdiklerimi toprağa verdiğimde.

Ben vardım.

Buradaydım.

Senden az önce,

bir zaman önce,

asırlar önceydi,

yaşadım.

Yıldızlı Gece  ve Guernica  ile,

Tuna Nehri kıyısındaki ayakkabılar ve Düğümlü Tabanca ile,

Hurri İlahisi ve Dokuzuncu Senfoni ile,

İlyada ve Odyssei,  Antigone, Suç ve Ceza ile kendimi sana anlattım.

Aklımdan geçenleri seyret,

duyduklarımı duy,

gördüklerimi gör,

anladıklarımı fark et istedim.

Benim zamanımın ne mürekkebi ne de kağıdı benzer seninkine;

ama benzer soysuzluğu, ihaneti, aşkı ya da mutsuzluğu.

Tarlada açan gelinciği, dalgayla ıslanan kumu, baharda esen yeli de benzer.

Gideceğim bellidir, senin illa ki geleceğin gibi.

Hep dolan ama hiç taşmayan kap olur mu?
Çizdim, yonttum, şakıdım ve yazdım ki,
taşan boşa gitmesin.

Şimdi sen, benden daha yüksek bir tepedesin.

Ben,

gördüğün manzaranın tek boyunluk çiçeği,

belki,

 gözyaşı kadarlık denizi…

Ufka değdirdiğinde gözünü,

orada ben de varım,

bil istedim.

Derya CESUR

Siyah Solo

Bir şeyler yazmam gerek benim.

Küskün uykumu, içimde ard arda patlayıp kanımı zehirleyen sıkıntı balonlarını,

gecenin pür sessizliğinde ölü gelin gibi tavanımda gezinen terlikli kadını, kendimi “Neden hala yapmaya devam ediyorum?” derken yakaladığım işimi,

kim bilir kaç noktasına ayak izimi bıraktığım aynı kirli sokakları, duymak istemediklerimi, görmeyi reddettiklerimi, yüzünü gördüğümde içimin buz kestikterini,

sorgusuz ezberlerimi ve yazmaya devam etsem harf yetiştiremeyeceğim diğerlerini karıştırıp mürekkebe, defterler tüketmem gerek benim.

Oradan oraya koşarken düşürdüğüm huzuru arayıp bulmam gerek.

Artık,

yanlışlardan emin olduğum kadar emin değilim doğrulardan.

Küçükken fark etmediğim, ancak uzadıkça dünya üzerindeki vaktim, ergenliğini tamamlamış ve varlığını büyük hareketlerle gözüme sokan bir tümör gibi göğüs kafesimi zorlayan, soluğumu tıkayan dev bir soru işaretinin tutsağına dönüşmekteyim. Ele geçmesin diye çiğnemeden yuttuğum yanıtları karnımda biriktirmekteyim.

Ahh Aphareka!

Kuytularına sığındığım uykuların da sırtı dönük epeydir. Uzayan uyanıklığım sence keyfimle barışmaya niyetli midir?

Ne yapmalı? Nasıl göçertmeli bu savruk aklı mülayim sabahlara?

Nasıl durdurmalı suyu yatağından bıkmış bu delişmen nehri?

Bir cevabın var mı Aphareka? Bana lütfedecek, eli kolu umut dolu bir baharın…?

Susma!

Eğer uzatmayacaksan kalender sözcüklerini kulağıma ve silmeyeceksen kirini tuhaflıkla adaş zihnimin, neden varsın?

Eğer karışmayacaksak kelimelere ve sen yağmurlu serinliğinle kuşatmayacaksan sağa sola saçılan lavlarımı,

ben seni neden yarattım Aphareka?

Ben susarken konuş diye,

Ben dalarken siyahlara

ışık ol diye,

ıssız patikamda yoldaş,

konuşmadıklarıma sırdaş,

“Ah” ıma haldaş ol diye seni kahramanım yaptım.

Duyuyor musun Aphareka?

Saat 00:45…

Dışıma geceler, içime heceler doldu.

Yoksa uyuyor musun?

Derya CESUR