Beni Yak, Kendini Yak, Her şeyi Yak

“Üstüme gelmeyin, yakarım kendimi,” dedi. “Can bildiklerimden, güvenip hayatımı teslim ettiklerimden gördüğüm ihaneti başka hiçbir şeyden görmedim. Yanıma yöreme kim gelse kollarımı açıp buyur ettim. İstemek nedir bilmeden verdim, daha çok verdim, daha da çok verdim. Buna karşın itildim, tarümar edildim. Yeter artık, buraya kadar! Üstüme gelmeyin, yakarım kendimi!”

Dedi ve yaptı; yanıyor Dünya.

Yıllardır bağıra çağıra “Durdurun kendinizi, yoksa canınız yanacak” diyerek dönen gezegen imayı bırakıp eyleme geçti. Kalaşnikofla öldürülemeyen virüsler salarak, sular taşırıp ateşler yakarak gövdesinde biriken irinleri birbiri ardına kusuyor. Ve kendini yaşayan yaşamayan her şeyin üstünde gören homo sapiens sapiens (“modern insan” ya da Encyclopedia Britannica’ya göre, “bilge adam”) bu yıkıcı geri bildirimi püskürtecek bir yol bulamıyor. Çünkü güçler dengesi konusunda bile isteye telafisi olmayan yanlışlar yaptı ve yapmaya devam ediyor. Artık onun için bağırmak, ağlamak, imitasyon dünyasını savunmak ve dua etmek dışında bir seçenek yok.

                On binlerce yıl önce benzerlerinin nesli tükenirken iklimlere ve değişen diğer koşullara uyum sağlama yeteneği sayesinde türünü devam ettiren bu insan ırkının postmodern torunları olarak dengeler üstüne kurulmuş bir hayatı daima haddini zorlayarak yaşamayı seçen  bizler, ilerleme adına yaptığımız her yeni müdahale ile asla kazanamayacağımız bir savaşta yeni cepheler açmaya devam ediyoruz ve edeceğiz. Birkaç yüzyıllık bilgimiz ile yüz milyonlarca yıllık yaşam geleneğini yok sayarak durumu lehimize döndürmeye çalışırken kim bilir kaç acınası yenilgiye daha uğrayacağız. Kazandığımıza hükmederken kaybettiğimizi söyleyenlerin ağızlarını tıkayacak ve işler yolunda gitmediğinde hesap soranlara iyi niyetli sağırlar olduğumuzu söyleyerek herkesi tevekküle çağıracağız.

                Taşı kuştan, suyu rüzgardan ayırmayı marifet sayan, bilgiyi milyarlarca başlığa bölerek parçanın bütünle ilişkisini koparan, kendini topraktan ayırarak beton krallıklarda konfor üstüne konfor yaratan üstün (!) zekamız havayla, suyla, çekirgeyle, arıyla, Amazon’un uçan nehirleriyle, Sahra’nın tozlarıyla, Kızıldeniz’in mercan resifleriyle, Afrika savanasındaki fille, sırtlanla, antilopla, Kuzey Kutbu’ndaki buzulla ve muson yağmurlarıyla bağlı bir hayat sürdürdüğünü, tahrip edilen her doğal unsurun birbirine kuvvetle mecbur bu hayatı tehdit ettiğini, bir türün kontrolsüz şekilde azalıp çoğalmasının ekolojik dengeyi altüst ettiğini ve dolayısıyla bu ekolojinin içinde yaşamak zorunda olan insan türünün eninde sonunda bundan ölümcül şekilde etkileneceğini bir gün anlar mı?

Yalnızca son iki yılda binlerce insanımızı, yaban hayata dahil on binlerce hayvanımızı, rakamlarla söylenemeyecek kadar çok ağacımızı salgın, sel ve yangınlarda yitirdik. Denizlerimiz onlarca yıldır istismara uğruyor. Kent atıklarıyla florası bozulan, dolgu malzemeleriyle ve santrallerle doğal çapları ve potansiyelleri azaltılan nehirler, göller ve denizler kuruyor, kusuyor ve hızlı çekimde işlevini yitiriyor. İnsan topraktan gelen hayata yabancılaşıp ekmeğin ve zeytinin markette üretildiğini sandığından beri “su” yalnızca güzel sesli bir manzara, karşısına geçip romantik hayallere daldığımız şırıl şırıl bir fotoğraf oldu. Aylarca kendini esirgeyip ruhumuzda kuraklık psikozları yaratan ve nihayet geldiğinde bir kasabayı yerle yeksan eden yağmur, kendi kendine alev alan çam ormanları, sallandığında şehirleri ve ekonomileri perişan eden depremler, yakalanamayan düşman Corona ve bağlantılı olarak artan tüm yaşam maliyetleri filmin kendisi de değil üstelik; yalnızca fragmanı.

                Aklı başında olup da büyük fotoğrafı yorumlayabilen herkes bir tür distopya kahinliği yapmadığımı bilir. İzlenme rekorlarına imza atan Netflix dizilerinin üç beş satır altında, gözden ırak akıldan ırak köşelerde görülmeyi ve duyulmayı bekleyen, gezegen hayatına dair yapılmış o sıkıcı (!) belgesellerde bilimsel bulgularla gözümüze ve kulağımıza sokulan hakikate daha ne kadar yüz çevireceğiz?

‘Yaşamak’la son derece meşgulken  onun belki de tek öncülü olan “yaşatmak” ile ilgili akıl yormaya ne zaman başlarız? Suda yüzmek zorunda iken bir kez olsun “su” hakkında düşünmeyen balığa benzemekten ne zaman vazgeçeriz? Var mı böyle uzun uzun bir vaktimiz?

“Üstüme gelmeyin, taşarım!
Siz ilerledikçe kısalıyor kolum kanadım.
Göğümden, denizimden, nehrimden,
ağacımdan, dağımdan uzak tutun ellerinizi,
beni kendi halime bırakın.
Kendi kendime sararım yaralarımı, dokunmayın!
Artık isteseniz de geri veremezsiniz çaldıklarınızı.
İstemezsiniz de zaten;
lakin
ben alırım.” dedi.

Sonra…
Sonrası,
ÇOK YAKINDA.

Derya CESUR
Ağustos 2020