Bir Kadının Kaleminden

Bazen söylenene hiçbir zaman ulaşmayacağını bildiğin sözler kanatlandırırsın göklere, yazılanın adresine teslim edilmeyeceğini bildiğin kelimeler serpiştirirsin kâğıtlara. Neden yaptığını bilmeden… Ama mutlaka yapman gerektiğini bildiğin!

İşte öyle bir akşam…

İşte öyle serpiştirilmiş kelimeler boş sayfalara, bir kadının kaleminden;

Rotası belli mağrur bir gemiyken bir zamanlar, sen benim limanlarımı bombaladın. Şimdi azgın dalgaların yönünü tayin ettiği, tuzlu suyun her geçen gün bedenini aşındıran, küreksiz kalmış bir kayığım okyanuslarda.

Sen, benim şehirlerimi ateşe verdin, lunaparklarımda anne babasının elinden tutmuş küçük kız çocuklarının yüzündeki gülücüklerdi yaktığın, öylesine yükseldi ki dumanlarım, o masmavi göklerim birer kömür karası şimdi, yağmurlarımın yerinde kül fırtınaları, güneşimin kadife elleri arasında, duman bulutlarından muhafızların zindan parmaklıkları.

Sen, benim kuş yuvalarımı bozdun, her biri sana beslediğim duygularımdan vücuda gelen kırlangıçların, martıların, leyleklerin, sakaların yuvalarını… Göremezsin sen, kaçışmakta her biri bir yöne şimdi, güvendikleri gönülden uzaklaşmaktalar, geride bıraktıkları bozulmuş yuvalar ve yerlere düşüp parçalanmış yumurtalar.

Ya ben!

Ben, sana sığındığım limanım, gemimin yelkenine yön veren rüzgârım dedim. Bozdum rotamı tayin eden pusulalarımı, yolun yolum dedim.

Ben, sana şehirlerimin anahtarlarını verdim, gel beraber tamir edelim zarar görmüş yollarımı, köprülerimi… Gel beraber uçuralım masmavi gökyüzümde uçurtmaları, yağmurlarımda ıslanalım, kışlarımda hasta olalım ama gel beraber selamlayalım yaz’ımın güneşini ve gel beraber savuşturalım ürperdiğim gecelerimi dedim.

Dedim ki ben; sana soyundum tüm çıplaklığımla, gel nüfuz et damarlarıma, hücrelerime… Okşa ipek teninle ayva tüylerimi ve gel kokla tüm teslimiyetimle aşk kokulu göğüslerimi…

Doğru, oksijensiz bir ciğer, küllenmiş bir orman, metruk bir şehirim şimdi.

Şimdi!

Ama biliyorum ki yarın bir tomurcuk patlak verecek çorak topraklarım içinde ve o tomurcuk fidana, o fidan yeni bir geleceğe büyüyecek. O fidan ciğerlerime oksijen, kuşlarıma yuva, kayığıma rota olacak.

Ve ben, senin götürdüklerini, başkasının getirmesini bekleyeceğim.

Ve ben, senin getirdiklerini, kimseye götürmeyeceğim!

Özkan SARI

Yirmi Altı Yıl

Dünyanın sadece bizim etrafımızda döndüğünü sandığımız yıllar.

Anne babamızın, başkasından geri kalıp üzülmesin, mahcup olmasın diye düşünerek cebimize koyduğu okul harçlıklarını ne zor şartlarda kazandıklarını bilmediğimiz, bilsek bile ilgilenmediğimiz yıllar.

Okul yılları…

Gri pantolon, beyaz gömlek, lacivert kravat ve ceketten oluşuyor o zamanlar okul üniformaları. Gömlek ve pantolonum ütülü olmadan, kafama da bir avuç jöle sürmeden çıkmıyorum sabahları evden.

Sınıf başkanıyım ve sınıfın başarılı öğrencilerindenim. Hani her sınıfta bir popüler erkek ve kız öğrenci olur ya; işte o erkek öğrenciyim.

Popülaritenin bana sağladığı öz güven, egomu öylesine beslemekte ki beslendikçe büyümekte, büyüdükçe acıkmaktaydı.

Ego, ergenlik, popülerlik ve öz güvenin bir araya gelmesiyle şekillenen duygu ve düşüncelerim, sağlıklı ve seviyeli davranışlar sergilemekten alıkoymaktaydı beni.

İşte tam bu zamanlar yeni bir İngilizce öğretmeni tayin oldu okulumuza. Sınıfımızla ilk dersi tanışma faslıyla geçmişti. Öğrencilerin şahsına sormadığı genel soruları sınıf başkanı olarak bana soruyor, sınıfla ilgili bir durum olduğunda, ders aralarında beni öğretmenler odasına çağırıyordu.

Adı Burcu’ydu. Bizlerden en az on beş yaş kadar büyüktü. Çok kısa sürede, sınıfta öğrencilerle kurmuş olduğu yapmacıklıktan uzak ve samimi ilişkiler, kendi yaşıtı bir erkekmişim gibi benimle konuşurken bir şeyleri olgunca aktarmaya çalışması, Burcu Öğretmenle aramızda diğer öğretmenlerden farklı olarak sıkı bir bağ oluşmasına neden olmuştu.

Tüm arkadaşlarım ve özellikle ben onun derslerini iple çekiyorduk. Onun derslerinin olduğu günlerde annemin tüm direnişine rağmen ütülü kıyafetlerimi bir kez daha ütületiyor, dayımın Almanya’dan getirdiği playboy marka parfümü sıkıyordum.

Burcu Öğretmenin bana karşı olan sevecen davranışları ve bazen ”yakışıklı” diye seslenmesi; zaten beni avucuna almış olan egomun ve öz güvenimin iştahını kabartıyordu. Burcu Öğretmene karşı önceleri beslediğim öğretmen sevgisi, sonraları onu tavlamaya çalışan kararlı bir aşığın sevgisine dönüşüverdi.

Ona bakarken bakışlarımı daha bir keskinleştiriyor, kendimce olgun konuşmalar yapmaya çalışıyordum. Sınıfta yerimi değiştirip öğretmen masasının hemen önündeki sırada oturmaya başladım. Ders boyu gözlerimi bir an olsun başka bir yöne çevirmiyordum.

Kızıl saçlı, dolgun yanakları kahverengi çillerle süslü, tırnakları her daim ojeli ve iri göğüslüydü. Devamlı uzun etekler ve kot ceketler giyerdi. İçtiği sigaranın kokusu parfümünün kokusuna karışır, bu koku beni daha fazla cezbederdi.

Cesaretimi toplayıp Burcu Öğretmene bir aşk mektubu yazmaya karar verdim. Günlerce düşünüp kurgulayarak, bir gece herkes yattıktan sonra aldım kalemi kağıdı elime… ”Sevgili öğretmenim” ile başlayıp ”seni seviyorum” cümlesi ile biten mektubu bitirdiğimde, gün ışığı çoktan odamı aydınlatmıştı.

Gece boyu uyumamama rağmen ne bir yorgunluk ne de uykusuzluk hissediyordum. Aksine, bir an evvel rengarenk kağıtlara aşkımı döktüğüm mektubumu teslim etmek için sabırsızlanıyordum.

Erkenden okula gidip, öğretmenler odasının kapısı önünde heyecanla Burcu Öğretmenin gelmesini bekledim. Avuç içlerim terliyor, mektubu ıslatmamak için sık sık ceketime siliyordum. Geçmek bilmez dakikaların ardından Burcu Öğretmen geldi. ”Günaydın yakışıklı, kimi bekliyorsun böyle?”  dedi. Gayri ihtiyari bir ses tonuyla ”seni” dedim ve mektubu kendisine uzattım. Almasının ardından koşarak oradan uzaklaştım.

İşte bu öyküyü yazmama neden olan o mektup tam yirmi altı yıl sonra bugün bana geri döndü. O sayfaları katlayıp zarfa koyduğum ilk gün ki heyecanla sayfaları zarftan geri çıkardım. Gözyaşları içerisinde okudum. Bir âşık olarak değil; Burcu Öğretmenin bir öğrencisi, bir kardeşi, bir evladı olarak okudum. Bir taraftan sarsılarak hıçkırıklara boğulurken, yazdıklarımı okudukça bir taraftan da tebessümler belirmeye başladı yüzümde.

Mektubun bana nasıl geri döndüğünü merak ediyorsunuz değil mi?

Mektubu Burcu Öğretmene verdiğim günün son saatlerinde onun dersi vardı. Sıtma tutmuşçasına bir bekleyiş heyecanı beni pençelerine almış, ruhumu sıkıştırmaktaydı. Ne cevap vereceği, nasıl karşılayacağı soruları adeta zihnimde tepiniyordu. Yaşadığım romantik heyecan, zaman ilerledikçe yerini sızlayan bir tedirginliğe bıraktı. O yıkılmaz sandığım öz güvenim ve egom sanki beni bir suça itmişti de yakalanınca bırakıp kaçmışlardı. Zaman biraz daha ilerleyince tedirginliğim yerini korkuya bıraktı.

Burcu Öğretmen sınıfa girdiğinde hiçbir şey yokmuş gibi dersini anlatmaya başladı. Ben ise ne ders dinliyordum ne de Burcu öğretmene bakabiliyordum. Eziyet gibi geçen iki ders saatinin sonunda zil çaldı ve Burcu Öğretmen bana dönerek: ”Bahçede seni bekliyorum yakışıklı” dedi ve sınıftan ayrıldı. Ardından bende bahçeye çıktım.

O gün bana uzun bir konuşma yaptı. Kırmadan, dökmeden, her zamanki sevecen ve şefkatli tutumundan taviz vermeden… Tabi ben o konuşmanın anlam ve önemini yıllar sonra kavrayabildim. Tabii cesaret edip kalkıştığım şeyin ne denli çocukça olduğunu da. O günden sonra Burcu Öğretmenle aramızda imrenilecek bir öğretmen öğrenci ilişkisi başladı. Sonraki yıllarda da görüşmeyi hiç bırakmadık.

Geçen hafta kaybettik Burcu Öğretmeni. Uzun süredir mücadele ettiği kansere yenik düştü. Cenazesini dolduranların büyük bir çoğunluğu yurdun dört bir yanından gelen öğrencileriydi. Elbet o insanları bir araya toplayan, Burcu Öğretmenle yaşadıkları anılarıydı ve de Burcu öğretmenin her birimize kattıkları.

Bugün ailesine baş sağlığı ziyaretine gittim. Kızı Feryal mektubu bana uzattığında şaşkınlıkla ne yapacağımı şaşırdım.

”Annem; kendisine bir şey olursa bu mektubu size vermemi söyledi.” Dedi Feryal. Şaşkınlık ve sükunetle aldım mektubu. Ardından müsaade isteyip oradan ayrıldım.

Şimdi ise yirmi altı yıl önce o bahçede bana söylediği bir cümle dolanmakta zihnimde:

”Bazı insanlar; yanlış zamanda, yanlış yerde ve yanlış bir şekilde karşılaşırlar.” Bu sözü beni kırmamak için söylediğini şimdi çok iyi anlıyorum.

Doğrusu şu ki biz:

”Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru bir şekilde karşılaştık.”

Huzur içinde uyu öğretmenim…

Özkan SARI

Kafam Karışık…

Akşamın romantizmini çoktan geride bırakıp gecenin dibi gözükmeyen kuyularından yükselen sesleri dinlemekteyim. Ne kadar söz versem de kendime, yine oltamı hazırlayıp salacağım o kör kuyulara, çekeceğim yukarı o seslerin sahibi düşünceleri ve günahını kabullenip cezasına razı geldiğim, kadehimin en uğrak sakinine meze edeceğim. Sonra da kadehimin sakinini damarlarımda usul usul akan kanıma buyur edeceğim. O çağladıkça kanımda, ben sakinleşeceğim.

Sakinliğimin labirentlerinde gezinen bir fare gibiyim. Çıkışı falan aradığım yok, gezinmekteyim aheste aheste, çıkmaz sokakların duvarlarına başımı vurup, bir pervasız kahkaha eşliğinde sonraki çıkmaz sokağa yürümekteyim.

Bir ses işitmekteyim uzaktan adımı seslenen. Tanıdık bir ses ama tanıyamamaktayım. Ciddiyetimi sabaha kadar izne ayırmış bir sakin olarak ciddiyetsizce kahkahalar eşliğinde ben de seslenmekteyim: kim o?

Neredeyim iyice karıştırmaktayım. Labirentin içinde gezinen bir fare miyim yoksa gecenin derin kuyularında olta avı yapan bir avcı mı yoksa evinin salonundaki dedesinden kalma ahşap koltuğa gömülmüş bir sarhoş mu? Yok yok… Hiçbiri değilim. Ben aslında yokum(bir serseri kahkaha daha).

Flu bir görüntünün içinden, yaklaştıkça netleşen biri bana doğru gelmekte. Adımı seslenmekte… Aaa! Kalemim bu!

‘’Ulan sen hangi ara canlandın da bana sesleniyorsun. En son ben seni masanın üzerinde bırakmıştım.’’

‘’Ben hep canlıydım abi. Unuttun mu? Sen benim kulağıma fısıldarsın, ben kâğıda dökerim sözcüklerini. Baktım kayboldun ortalıktan, aramaya geldim.’’

‘’Buldun işte! Git seninle uğraşamam şimdi.’’

‘’Akşam gelen mektubuna cevap yazacaktık unuttun mu?’’

‘’Haa şu mektup! Haber ver kâğıda gelsin, söyleyeceklerim var.’’

Sonra kalem koşarak gitti ve kâğıdın elinden tutarak birlikte geri geldiler. Bu sırada labirentte bir fare hala kafasını çıkmaz sokakların duvarlarına vurmakta, bir avcı kör kuyulara olta sallamaktaydı. Ben ise onları izleyip keyiflenmekte, boşalan kadehleri doldurup daha da sakinleşmekteydim.

‘’Biz hazırız abi’’

‘’Dinle öyleyse dostum, dinle ki anlat kâğıda; dinlediklerini… Dinle ki içir kâğıda; demlediklerimi…’’

Ama baştan söyleyeyim; öyle efendisini, beyefendisini, kibarını seçmeyeceğim kelimelerin. Eskisi gibi karşıma oturtup, saçını başını tarayıp, takım elbiselerini giydirmeyeceğim. Anlatmayacağım öyle uzun uzun saymayı sevmeyi, iyiyi kötüyü, küçüğü büyüğü, tutuşturmayacağım ellerine en kokulusundan, en renklisinden buket buket çiçekler. Öldürülmelerine izin vermeyeceğim, kanlı bir zarf içerisinde geri gönderilip cenaze merasimlerini düzenlemeyeceğim artık.

Hatta hiç cevap vermeyeceğim. Vazgeçtim.

Daha çok işim var.

Önce bir fareye labirentin çıkışını bulduracağım, ardından bir olta avcısına kuyuları kapatacağım. En sonunda da bir sarhoşu ayıltacak, sonra yok olacağım.

Kusuruma bakmayın. Kafam karıştı iyice… Sizinki de karıştı mı?

Okuduklarınızdan bir şey anlamadıysanız eğer; affola…

Yok, eğer anladıysanız; o zaman da keyfola…

Özkan SARI

10 Yıl Sonrasına Mektup

Genç adam işten yeni gelmişti. İki dakika soluklanmak için daha ceketini bile çıkarmadan kendini koltuğun üzerine attı. Telefonunu çıkarıp az önce gelen mesajı okudu: ”Hayatım biz biraz gecikeceğiz. Dolapta yemek var, ısıtıp yersin. Seni seviyorum.”

Kapı zilinin kulak tırmalayan melodisinin çalmasıyla şaşkınlık ve tedirginlik içinde yerinden fırladı. İçi geçmiş, uyuyup kalmıştı. Zilin ikinci defa çalışıyla nerede olduğunun anca farkına varabildi. Kalkıp kapıyı açtı. Gelen üst komşunun oğluydu, elinde tuttuğu zarfı genç adama doğru uzattı: ”Ayhan amca iyi akşamlar. Bugün postacı bir zarf getirmiş size, siz evde olmayınca anneme bırakmış.” Genç adam zarfı aldı ve çocuğa teşekkür ederek kapıyı kapattı.

Ya banka ekstresi ya da faturadır diye düşünerek koltuğa geri oturdu ve zarfa baktı. Zarfın üzerinde sadece adı soyadı ve adresi yazıyordu. Merakla zarfı açtı, içinden çıkan dörde katlanmış kâğıdı düzelterek okumaya başladı:

***

”Çocukken anlayamazsın, hep oyunlar oynayacak, hep üzeri krem şantili pastalar yiyerek geçecek sanırsın hayatı. Kadın nedir, erkek nedir, onun bile ayrımını yapamazsın. Sonra yaşın ilerler, vücudunda seni tedirgin eden fiziksel değişiklikler, ruhunda ise anlam veremediğin duygu depremleriyle sarsılırsın. Bu tıpkı bir tohumun, toprak altından çıkıp yeryüzüne doğru yol alması gibidir.

Sonra hiç bir şey eskisi gibi olmaz, o çocuk aklınla güvendiğin kimseye güvenemez olursun, hep bir tedirginlik, kuşkuyla akmaya başlar zaman. İşte o zamanlar başlarsın gönlünün etrafına surlar inşa etmeye, işte o zaman başlarsın gönlüne ulaşan yollar üzerine kapılar dikmeye, onlarca ve yüzlerce, her bir kapıyı kilitleyip, atarsın anahtarlarını kara deliklerine.

Elbet bunun böyle olmasında toplumun rolü büyük, aklın başına geldiğinde çocukken oyun sandıklarının aslında her birinin bir dram olduğunu anlarsın. Ne değişen vücudunda olup biteni öğrenebilirsin, ne de değişen ruhunda… Öğrenemediğin her şey koskoca bir soru işareti olarak asılı kalır zihninin tavanında, kuşku duyar, tedirgin olur ve korkarsın.

Sonra zamanla o diktiğin kapıların birileri tarafından çalındığını duyarsın. Açmazsın! Dersin ki; anahtarı bende değil. Bazısı açılmayınca geri döner, bazısı anahtarlarını bulmak için çabalar ama bulamaz, o da geri döner… Bazısı birkaç kapının anahtarını bulur açar fakat hedefe uzanan yol uzundur ve çok daha fazla kilitli kapı vardır. Bu böyle bir müddet devam eder. Sonra biri daha çıkar gelir;

İşte o ısrarcıdır, hemen gitmez, dalar ruhunun kara kuyularına… Sabırla arar kilitli kapıların anahtarlarını. Kimini çabucak bulur açar, kimini uzun süre arar ama usanmaz. Bir zaman sonra o kadar çok kapı açar ki şaşırırsın ve sorarsın kendine; tüm bu mücadele benim gönlüme ulaşmak için mi? Takdir edersin bu mücadeleyi, birkaç kapının anahtarını da sen takıverirsin kilidinin üzerine, çabuk açıp ilerlesin diye. Ardından kapılar bir bir açılır… Gönlünün etrafındaki surlara ulaşır o biri. Bu surları aşmak, kapı kilidini açmaktan çok daha zordur. Kurar otağını surların etrafına, ölçer, biçer, tartar. Kurar gönlünün şahi toplarını, gülleleri aşk’tandır o topların… Ve ateşler ardı ardına. Aşk gülleleri dövmeye başlar gönül surlarını, yakar dokunduğu yeri, yakar tüm şehri. Yanarsın, anlamazsın… Ve yıkılır tüm surların. Fethedilir gönlün. Teslim edersin kendini. Tüm ruhunla, tüm vücudunla…

İşte sevgilim… O fatih sensin. Gönlümün sahibi, aşk’ımın layığısın. Ruhumu teslim aldın, bedenimi de teslim almanı bekliyorum sabırsızlıkla.

Bu mektuba gelecek planlarımızla ilgili şeyler yazmak istemedim. Ya da bu tarihte neler yapıyor olduğumuzu. Ben bu mektuba seni yazmak istedim. Utanıp sana söyleyemediğim ya da konuşarak sana ifade edemediklerimi yazmak istedim. Yazayım ki sen de on yıl sonra sana olan tutkumdan, sana olan açlığımdan hiçbir şey kaybetmediğimi gör.

Bu mektup on yıl sonra bize geri ulaşır mı emin değilim. PTT’nin böyle bir uygulaması olduğunu gazeteden okuyunca heyecanla ben de yazayım bir mektup dedim. İkimiz içinde eşsiz bir anı olur. Şu an bu satırları okuyorsan, demek ki ulaşmış eline. Mektubu teslim aldığında sakın bana fark ettirme, önce kendin oku, anla neler demek istediğimi, sonra beraber okuruz.

Sevgilim, bunca yıldan sonra, hala beraber olduğumuza öylesine eminim ki öylesine huzurlu ve öylesine esirim ki sana… Hadi şimdi bırak mektubu kenara, gel yanıma…

Seni seviyorum…

12 Kasım 2008 / Derya”

***

Genç adamın, şiddetle ağlamaktan kontrol edemediği burnu ve ağzından çıkan sıvılar gözyaşlarıyla karışıp mektup üzerine düşmüyor adeta yağıyordu. Akan gözyaşları on yıldır bir bütün halde bekleyen mürekkebi çözmeye başlamıştı. Kala kaldı yerinde, bir daha okudu mektubu, bir daha… Bir daha… Bir daha…

Yine kapı zilinin o sevimsiz sesiyle irkildi. Mektubu katlayıp cebine koydu. Perişan ve sırılsıklam olan yüzünü gömleğinin kollarıyla silmeye çalıştı. Kalkıp kapıyı açtı.

Gelen karısıydı: ”Hayatım neyin var, ne bu halin? Çocuklar geliyor arkadan, git elini yüzünü yıka böyle görmesinler seni!”

”Tamam” dedi ve lavaboya gitti genç adam. Musluğu açtı ve kapıyı kilitleyip askıdan bir havlu aldı. Sesi duyulmasın diye yüzünü havluya bastırıp ciğerleri ağzına gelircesine titreyerek ağlamaya başladı.

Tam bu sıralarda başka bir şehirde, başka bir evde, genç bir adam adı Derya olan genç bir bayana seslendi:

”Hayatım neden dalgınsın?”

***

Özkan SARI

”Ne Senden Bana Rüku Ne de Benden Sana Kıyam”

Sadece ve sadece yarım sayfaya sığması istenen kısacık bir öykü yarışmasıydı genç adamın katıldığı. Bildirilenden daha uzun olan öykülerin değerlendirilmeye tabi tutulmayacağı konusunda uyarılmıştı. Neden böyle bir kısıtlama olduğunu sorduğunda ise aldığı cevap şöyle olmuştu: ”Kullanılacak kelime sayısının minimum düzeyde olması karşısında yazarın olay örgüsü ve kurgu gücünün değerlendirilmesi temeline dayanan bir yarışma bu.”

Önce katılmak istemese de içindeki sesin gece gündüz taciz etmesi üzerine kararından vazgeçip katılmaya karar verdi. ”Altı üstü yarım sayfa değil miydi zaten?” diye düşündü.

Yarışmaya katılan öykülerin çok kısa olmasından dolayı değerlendirme günü tüm öyküler, programı sunan sunucu tarafından sahnede okunacak, bu sayede tüm öyküleri jürinin yanı sıra katılımcılar da dinlemiş olacaklardı.

Öyküyü yazması çok fazla vaktini almamıştı, kısa sürede bitirip gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra yetkili kişiye elektronik posta olarak gönderdi. Geriye sadece değerlendirme gününü beklemek kalmıştı.

O gün geldiğinde sunucu toplamda otuz yedi öykünün yarışmaya katıldığını duyurdu. Değerlendirme esasları hatırlatılıp ve jüri tanıtıldıktan sonra vakit kaybetmeden öykülerin okunmasına geçildi. Dikkatle ve ilgiyle tüm salon öyküleri dinlemeye başlamıştı. Öyküler bir bir okundukça aslında ne denli zor bir yarışma olduğu ortaya çıkıyordu. Kolay olmamıştı birçokları için yarım sayfada istenilen etkiyi bırakmak. Otuz üçüncü sırada genç adamın öyküsü vardı ve sunucu bayanın dilinden dökülmeye başlamıştı kelimeleri:

”Şu an yaşadıklarınızın önceden yazıldığı, canlı bir hikâyenin içinde yer almış mıydınız hiç? Sanmıyorum. Öyleyse salonun yetersiz ışığı ve yetersiz havalandırması içerisinde uyku ile uyanıklık arasında bir yerlerde dolaşan bedenlerinizi canlandırın ve tüm dikkatinizi toplayın. Şimdi salonda bir göz gezdirin… Birinin ayakta durduğunu göreceksiniz, işte o benim. Yani şu an dinlemekte olduğunuz öykünün sahibi. Öykünün bitimine kadar salonda aranızda gezinecek ve bitmesiyle beraber salonu terk edeceğim. Neden? Anlatayım. Ben amatör bir yazarım ama içinizden birine profesyonel aşk mektupları yazdım, öyle üç beş tane sanmayın, tam kırk iki tane! Her birine başlarken hep aynı heyecan ve hep aynı ümitle başladım. Ama sevmek yetmiyormuş, onu anladım. Senin sevgin karşılık bulamıyorsa, karşılık beklediğin kişiye eziyet oluyormuş. Zorla güzellik olmuyor anlayacağınız. Bu bir veda aslında… Sessizce çekip gitmek istemedim. Son mektubumu sizin huzurunuzda takdim etmek istedim kendisine. O kendini biliyor… Oturduğu koltuğun altında ona yazdığım kırk üçüncü mektup var, alabilir. Format gereği daha uzun yazamıyorum maalesef, zaten uzunca yazacak bir şey de kalmadı. Bu yazım, öykü olarak kabul edilir mi, değerlendirmeye alınır mı bilmiyorum. Kazanan kim olur onu da bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var o da kaybedenin ben olduğum. Saygıyla…”

Sunucu Bayan ”Saygıyla…” kelimesini okuduğunda genç adam salonun çıkış kapısı önünde eğilir vaziyette salonu selamlamaktaydı. Tüm salon yönünü O’na dönmüş avuçları patlarcasına alkışlamaktaydı. Alkışlar arasında geriye dönüp, salonu terk etti genç adam.

Ardından herkes O kişinin kim olduğunun merakıyla etrafına bakınmaya başladı. Birinden bir belirti bekliyorlardı fakat göremediler. Göremezlerdi çünkü herkes genç adamı alkışladığı sırada O gizlice alıp cebine koymuştu kırk üçüncü mektubu.

Tüm öyküler okunmuş, sıra değerlendirme sonuçlarına göre dereceye girenlerin açıklanmasına gelmişti. Jüri başkanı Sibel Hanım dereceye girenlerin isimlerini açıklayıp sahneye davet etti. Kazananların ödüllerinin takdiminin ardından program sona erdi. Genç adamın öyküsü dereceye girememişti fakat o güne dair birçok kişinin hafızasında O’nun öyküsünün kalacağı aşikârdı.

Jüri başkanı Sibel Hanım, programın sona ermesinin ardından kampüs içindeki odasına geçti. Cebinde sakladığı zarfı çıkardı ve açmaya başladı. Zarfı açmaya çalışırken bir taraftan da kendince söyleniyordu: ”Ah deli çocuk! Anlamadın beni… Anlayamadın! Yapamazdım.” Bu sözler kendisinden tam on sekiz yaş küçük olan genç adamaydı. Diğer kırk iki mektubun aksine son mektup bir sayfadan ibaretti. O bir sayfada da sadece şu satırlar vardı:

”Ne senden bana rükû,

Ne de benden sana kıyam.

Bundan sonra;

Selamün aleyküm,

Ve aleyküm selam.”(*)

(*) Fuzuli

***

Özkan SARI