Korku

Quiet Resource- Evelyn Stein

Akşamın olmak bilmediği, uzadıkça uzayan, sıcak bir gündü. Klima bozuktu üstelik. Ter içindeydim ve bu halimden nefret ediyordum.
Ani bir kararla fırladım, yan odada çalışan arkadaşlara seslendim;

“çıkıyorum!”


Cevap olarak bir şeyler söylediler fakat anlamadım, anlamak için geri de dönmedim. Asansörü beklemeden koşarak indim merdivenleri, kravatımı çıkarıp okullu günlerde olduğu gibi pantolonumun cebine tıkıştırdım.

Eve gitmek yatağa uzanmak, tavana bakmak, köşedeki örümceğin bana bakmasını beklemek istiyordum aslında, hiçbir şey düşünmeden, ummadan, kederlenmeden, geçmişte yaptığım bir hataya sanki az önce olmuş gibi utanmadan, işi daha da ileriye götürüp pikenin altına saklanmaya çalışmadan öyle uyuya kalacaktım ve uyandığım zaman tüm dünya ve bildiğim ne varsa değişmiş olacaktı!


Menekşe evdeydi ve meraklanıp soracaktı;
” Neden erken geldin?”
” Hasta mısın yoksa?”
” İşi bırakmadın, umarım!”
” Bak bir şey varsa konuşabileceğimizi biliyorsun…”
Söyleyebileceğim ne bir söz, ne de kurabileceğim bir cümle vardı.


Cevap yoktu.

Rutinimden sıkılmış, kaçma isteğine yenik düşmüş, avareliğe heves etmiştim, hepsi buydu.
Simit alıp deniz kenarında bir banka oturdum çay da vardı.
Maviliğe hayret ettim nedense, dünya bu kadar mavi olsun! 
Martı bu kadar beyaz!
Hayret etmenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu düşündüm.
Vaay be!
İnanılmaz yahu.


Nasıl dikkat etmemişim şimdiye kadar…
Dünya masmavi kardeşim.
Martı da bembeyaz!
Ve simit yerken, çay içebiliyoruz…


“Teşekkürler” diye bağırmak üzereyken yakaladım kendimi.
Hava kararana kadar oturdum orada maviliğe baktım, anlattıklarını duymaya çalıştım, yüzüne karşı içimden içimden anlattım sonra, eminim o da beni duymaya çalıştı.

Ben mavilikten mavilik benden sıkılınca kalktım,
en kısa zamanda görüşmek üzere ayrıldık.

Şehrin ışıkları yanmaya başladığı zaman Kamil Usta’nın yerindeydim.
Menekşe’yi aradım, işlerin uzadığını geç geleceğimi söyledim.
“Çok içme!” dedi.
Kuytu masalardan birine oturdum.
Anasondu, kavundu, peynirdi, sigara dumanı nasıl olurda gökyüzüne yükselire takılmışken, sıcağa aldırmadan, balıkçı yaka kazak ve üzerine siyah palto giymiş biri girdi içeriye;


Tanıyacağım ben bu adamı ama nereden?

Göz göze gelince gülümsedi, çok samimiymişiz de yıllardır görüşmüyormuşuz gibi açtı kollarını sarıldık, öpüştük.
Dur bakalım kim bilir kim çıkacak diye geçirdim içimden.
Buyur ettim,
Sohbet etmeye başladık.
Ayıp olmasın diye ne kazağı sordum ne paltoyu…
İş yerinde bunaldığımı, klimanın bozuk olduğunu, kaçar gibi çıktığımı, bankta oturduğumu, hayret etmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu, geçenlerde trafikte bir adamla kavga ettiğimi, iki tane ekleştirdiğimi anlattım.
Çok konuştuğumu fark edince sustum.

O, uzun zamandır hayret etmiyormuş üstelik
bunun eksiklik olduğunu da biliyormuş…
Şimdi şu denize gelsin bir göktaşı düşsün, şaşırmazmış ve hatta ikincisi neden düşmüyor diye meraklanırmış.

Fakat korkuyormuş!
“Korku adamın iliklerine, ruhuna işler canım kardeşim, adım attırmaz, insan önce korkar sonra aklını kaybeder…”

“Ne var korkacak?” dedim gülerek.


“İnsan var!

İnsan en çok insandan korkar…
İçinde yaşadığımız toplumun her bireyi korkuyor, yalnızlıktan, güvenememekten, geçinememekten, ay sonunu getirememekten, faturaları ödeyememekten, işini kaybetmekten, eşini kaybetmekten, sevdiklerinin başına kötü bir şey gelmesinden, hata yapmaktan, yargılanmaktan, âşık olmaktan, sevmekten, mahkûm olmaktan, iftiradan, küçük düşmekten, ölmekten, kalmaktan, insan yanlış anlaşılmaktan bile korkuyor var mı daha ötesi?”

“Senin söylediklerin korku değil endişe arkadaşım…
Hem sevmekten neden korksun insanlar?”

Yüzüne yakışmayan sırıtışla sustu, derin nefesler aldıktan sonra;


“Endişe eşiğini geçti toplum. Şimdi korkuyor ve bir süre sonra delirecek. Sevgi; sorumluluğu, bağlanmayı ve ait olmayı gerektirir, sorumluluk almaktan, bağlanmaktan ve ait olmaktan korkan birey nasıl sevsin?”

Elimi yanağıma dayayıp düşündüm bir süre, peyniri didikledim, kavunu uzun uzun tuttum ağzımda, çatalla oynadım, gökyüzüne yükselen sigaranın dumanını, yakamozu, ay ışığının denizde bıraktığı gümüşi pırıltıları, sahilde yürüyen korkmuyormuş gibi, mutluymuş gibi görünen çiftleri, ellerinden tuttukları çocukları izledim.

Maviliğin karanlığa dönüşmesine,
martının kayboluşuna hayret ettim.

Karanlığı anlamaya çalıştım.
Eminim o da beni anlamaya çalıştı.
Ben karanlıktan, karanlık da benden sıkılınca, lavaboya gitmek için kalktım masadan, elimi yüzümü yıkadım…

Kamil Usta’ya takıldım; mezelerin bayatlığından, ızgara yapmayı bilmemesinden dem vurdum. Şakalaştık öyle.
Masaya döndüğümde adam gitmişti!
Hesabı bana kitlemiş diye geçirdim içimden, “Hep böyle oluyor.” a benzer bir gülümseme ile siyah paltolu, adını ve nereden tanıştığımızı hatırlayamadığım arkadaşımı sordum garsona.
Şaşkın, anlamaz, inanmaz gözlerle baktı çocuk; 


“Ağabey sen geldiğinden beri yalnız oturuyordun,
kimse gelmedi masana!”

Ayaküstü

Pantolonumun paçalarını sıvadım, ayakkabılarım elimde, ıssız sahil uçsuz bucaksız.
Güneşli bir gün…
Yok yok mevsimlerden bahar,

aylardan mayıs,

daha güneşli bir gün!
Aklınızda kalan en güneşli günü düşünün,

en mutlu olduğunuz gün,

vara yoğa güldüğünüz

hani arkadaşlarınız şaşırmıştı ya size; o gün işte…
Kuş sesleri ile uyanıyorum sabahları, penceremi açıyorum, ne ağaç var civarda, ne kuşlar…

E sesler?
Hayalet ağaçlar, hayalet kuşlar!
Duyuyorum ya, iyi bir şey diye geçiriyorum içimden…
Deniz kabukları,

midyeler,

yosun kokusu…

Terk edilmiş iki katlı evin bacası tütsün istiyor gönlüm.

G e n i ş bir aile,

günlerden pazar,

kimi ararsanız orada;

Kızıl saçlı bir kız çocuğu sallanıyor akasya ağacının dalına kurulmuş salıncakta,

haylazlar denize girmemiş mi?

Kahvaltıdan önce ve çıplak hem de!

Kerpiçten fırın, sacayakları, mis gibi ekmeğe, köy peynirine kesmiş ortalık…
Uzun ince parmaklı bir kadın piyano mu çalıyor,

bana mı öyle geliyor?
Asmanın altında kır saçlı, kır bıyıklı, gözlüklü, tombul bir amca sabah kahvesini içiyor, ne höpürdetmek ne höpürdetmek…
Gerçek?
Gözünle görüp, elinle tuttuğun her şey gerçek işte!
Gerisi;

Hayal…
Sararmış perdeler,

bahçe kapısının besmele ile kitlenmiş paslı asma kilidi,

yıkılmış çitler,

bakımsızlık,

köhnelik,

küf kokusu,

kırılmış camlar…

Fırın da yok üstelik,

ekmekler de.

İnsan değil miyiz, uyduruvereceğiz ayaküstü…

Yoku varmış,

varı yokmuş gibi anlatacağız.

Zaman geçince,

başkasının ağzından kendi anlattıklarımıza inanacağız. Gözlerimizi aça aça,

önemli hissedeceğiz,

abartacağız bir tutam.

Kimi yalancı diyecek, kimi hayalperest…
Görünmeyene inanmak, güzel!
Gerçek?

Hüzün yahu!
Ellerim ceplerimde,

adını öğrenemediğim, beynime tesadüfen yapışmış şarkının melodisi kulaklarımda,

ıslıkla çalmayı deniyorum…
Bir kefal atlıyor, uzakta ağları topluyor yaşlı balıkçı.

Deniz güneşle konuşuyor,

rüzgar kendi telaşında.

Martı ne yapsın, şiirden anlamıyor…
Geniş zamanlarda

gü-neş-li bir gün…
Senin günün.

Bugün.