Ne Balıksın Ne Okyanus

Her insan kendi hapishanesidir.
Oyun hiç değişmedi, ilk günde aynıydı şimdi de aynı.
Sen hayata küsersen, hayat da sana küser!
Sen sırtını dönersen, o da döner.
Kasabaya kar yağıyor, ben güneşli günlerde uçsuz bucaksız sahiller düşlüyorum.
Ne garip, yaz aylarında da soğuk, karlı kış geceleri düşüyor aklıma.
Kumsalda güneşleniyor muyum şu an?
Hüzünlü bir şarkının eşliğinde, buğulu bir camın ardından sokağa mı bakıyorum?
İnsan arsızlığı mı bu?
Eksiklik, şımarıklık mı?
Kaybetmeden kıymet bilmeyişlerimizin sebebi matematiksel mi?
Sahip olduklarımızı sıfırla mı çarpıyoruz arayışlarda?
Çölde değilsek suyun önemi kalmıyor besbelli.
Köşeye sıkıştığımız zamanlarda düşüyor maskelerimiz.
İhtiyaç anlarında kırıyoruz en sevdiklerimizin kalplerini, nasıl olsa anlar mı?
Nasıl olsa gidemez mi?
Yaşarken o kadar çok yanlış yaptık diye mi silindi doğrular?
Doğruları bilmediğimiz için mi yanlış yaptık?
“Gülünce mi mutlu oluyoruz, mutlu olunca mı gülüyoruz?”
Kar yağıyor kasabaya, sıcaklık otuz beş derece!
Şezlongun önünden midyeci geçerken, yorgana sarınıp yatıyoruz.
Soğuk bir odada ellerin bacaklarının arasında büzüşmüş uyumaya çalışan da sensin, sıcak bir günde çakıl taşlarının arasında çocukluğunu arayan da.
Hesaplaşmaların, pişmanlıkların.
Ah şimdiki aklımız olacaktı.
Demeseydin öyle.
Dinleseydin.
Anlasaydık.
Yorgun insanlar güzel oluyor.
Bir de sinirinden ağlayanları seviyorum.
Kötülüğü görmezden gelenler, sabahları gülümseyenler, halinden şikâyet etmeyenler, olduğu gibi anlatanlar, senin de başını ağrıttım kusura bakma inceliği, isterken utananlar, isteyemeyenler…
Gölgeye sığınanlar, saçak altlarında titreyenler ve dedi ki diye cümleye başlayanlar da var tabi.
Yüzüyorsun diye balık olmadığın gibi okyanusa yakınsın diye okyanus da olmuyorsun.
Kendimize göre en akıllıyız.
Aklımız da kendimize göre.
Cümle içerisinde adını geçirdiklerimiz kadar batıyoruz.
Olta attığımız kadar yakalanıyoruz.
Duymaz dediğin duyuyor.
Bilmez dediğin biliyor.
Sekiz milyar insan var dünyada ve sen sekiz milyarda birsin!
Hayatın gözlerinden bakarsan, ne kadar önemlisin?
Oyun hiç değişmedi.
Ya güleceksin ya küseceksin…

8 Şubat 2020
Ali Gülcü

Dalmak

The Sun Rises for a Hope – To Eternity

Uyku tulumunun fermuarını çektim, üç paralık çadırın soğan zarından hallice duvarları arasında, dalgaların çakıl taşlarını kucaklayıp kıyıya getirmesini, geriye dönerken, çocuğunu okula bırakan bir baba şefkati ile farkında olmadan gülümsemesini ve gecede yakamozlara dönüşen ayak seslerini dinliyorum…

Soğuk!

Sessiz!

İnce bir yağmur başlıyor, pıtır pıtır okşar gibi, hüzünlü bir kadının bilindik bir şarkının nakaratını söylemesi, yaşlı bir bilgenin vaktinin yaklaştığını hissedip, kadim sırlarını fısıldaması, beklentisiz yapılan iyilik, eski bir tanıdığın çat kapı gelmesi, ağlarken gülmek gibi… 

Tüm ordularını kaybetmiş ve nihayet elindeki kılıcı düşürmüş, çaresizliğin verdiği kabulleniş ile uykuya teslim olmaya hazır bir komutan gibi göz kapaklarımın tonlarca ağırlıktaki örslerin altında ezilmesini, içimin geçmesini, yaşadığım gerçeklikten, zamandan ve mekandan uzaklaşmayı istiyor ve kulağımdaki seslerle bekliyorum.

Uykunun beni esir etmeye cesareti yok, savaşamayacak kadar yorgun ve kaybetmiş olduğumun farkındayım oysa. 
Çıkıyorum çadırdan, meşe odunundan kora, kordan küle dönmek üzere olan ateşi besliyor, neredeyse çürümüş, bir zamanların beyaz martısı kayığa sırtımı yaslıyor, yağmura aldırmadan ayaklarımı kuma uzatıyorum…

Bu gece de ıslanalım, ne olacak?

İnce yağmur damlalarının ateşle mücadelesini izliyorum bir süre, tam içim geçmek üzereyken yüzünü göremediğim bir kadının küçük elleri saçlarımı okşarken uyanıyorum,

gece,

kumsal,

kayık,

ateş

hepsi tamam fakat küçük elli kadın nerede?

Çok geçmeden biri dürtüyor, gözlerimi açıyorum, kimse yok!
Yağmur dinmiş, meşe odunları yanmış, ateş sönmüş, tasmasız, özgür bir av köpeği kıvrılıp uyumuş ayak ucuma, üstelik horluyor. Gül ağacından ağızlığımı çıkarıyor, bir sigara yakıyorum…

Söğüt dalından düdük yapan haylazlara nazire yaparcasına, canı sıkkın olduğu vakitlerin hıncını çok sevdiği gül ağaçlarının içini kemik çakısı ile oyan yaşlı ruha yolluyorum ciğerlerime doldurduğum dumanı…
Deniz yıldızları üzerimi kaplamışken ve avazım çıktığı kadar bağırmak için her ağzımı açtığımda sesim çıkmıyorken ve gözlerime kumlar dolmak üzereyken uyanıyorum…

Güneş doğmuş,

özgür, tasmasız av köpeği gitmiş…

Yeni günde, yeniden başlamak lazım, denize giriyor, arınıyorum önce kararmış çaydanlığı ateşe vuruyor, oltaların yemlerini tazeleyip yüzlerce yıldır yaptığım gibi tekrar atıyorum…

Zamandan çok ne var!

Beklemeyip de ne yapacağım?

Sarhoş Olun Ama Neyle? Şarapla, Şiirle ya da Erdemle, Nasıl İsterseniz.

Genç adam insan kalabalıklarından kaçmak maksadıyla sonbaharın serin ve sisli mevsimlerini tercih ediyordu tatil için. Aralıksız her yıl olduğu gibi bu yıl da Wijk Aan Zee’yi tercih etmişti. Burası Amsterdam’a yakın küçük bir yerleşim bölgesiydi. Kuzey Denizi’ni kucaklayan sahillerinde, genç adam da huzuru kucaklıyordu.

Daha güneş kendini gösterip merhaba demeden kalkmıştı genç adam. Sahile inip insansızlığın huzuru içinde yürümeye başladı. Önce yüksek sesle Kuzey Denizi’ne seslendi: ”Günaydın mavi huzur, sen, ben, kumsal ve rüzgar hep beraber güneşi karşılamaya ne dersin?’’ Denizin dalgaları homurdanarak dövüyordu kumsalın nazik kumlarını; genç adam bunu denizin ‘’tamam’’ deyişine yordu. Hep beraber yüzlerini güneşe dönüp, güneşin kadife dokunuşlarını üzerlerinde hissettiler. Gecenin soğuttuğu bedenlerini güneş ısıtmanın telaşındaydı. Genç adamın gözleri kapalıydı, kulakları ise her zamankinden daha açık. Ruhu her zamankinden daha dingin.

Genç adam, akşam gerçekleşecek olan Mavi Ay tutulması için çok heyecanlıydı. Nadir gerçekleşen bu doğa olayını kesinlikle kaçırmak istemiyordu. Biraz dinlenip, gece Ay ile olan randevusuna dinlenmiş olarak gelmek istiyordu. Denizden, rüzgardan, kumsaldan ve güneşten izin alarak dinlenmek için oteline doğru yola çıktı. Biraz ilerledikten sonra güneşe dönerek: ”Üzgünüm sarı dostum, bu gece bize eşlik edemeyecek olman çok acı ama üzülme, biz sana yarın tüm olan biteni anlatırız.” Dedi.

Genç adam uyandığında güneş çoktan veda etmiş, karanlık ise görevine çoktan başlamıştı. Yanında getirdiği en güzel elbiselerini giydi. Beyaz gömleğinin yakasında mavi fuları ve mavi ceketiyle aynadaki görüntüsüne göz kırptı. Şair Charles Baudelaire’nin kitabını koltuk altına sıkıştırıp odadan ayrıldı.

Deniz hafif hırçınlığıyla kumsalı okşuyor, rüzgar ise her zamankinden farklı olarak ılık esiyor ve genç adamı okşuyordu. Genç adam kurduğu rejisör koltuğuna oturmuş, kısa süre sonra baş rolünü Ay’ın oynayacağı film çekimine hazırlanan yönetmeni andırıyordu. ”Hazır mısınız  dostlarım?” diye bağırdı genç adam. Rüzgar ıslıkla, deniz şakırtıyla, ay ışığıyla cevap verdi.  Kitabı açıp seslendi genç adam: Dinleyin öyleyse;

”Sarhoş olun Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun. Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, ‘saat kaç’ deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını:  Sarhoş olma saatidir. Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz.”

Charles Baudelaire

Genç adam şiiri bitirdiğinde arkasında iki elin birbirine vurup çıkardığı sesle irkildi. ”Ne güzel okudunuz, ne kadar içten, ağzınızdan çıkan her bir harfi bir kelebek taşımakta, sesinizin zarafeti kalpleri sıkıştırmakta, müsaade ederseniz size eşlik edebilir miyim?” dedi genç kadın.

Genç adam tüm nezaketiyle karşıladı genç kadını, şaşkındı, gecenin bir yarısı bu karanlıkta ne işi var diye düşündü. Selamlaştıktan sonra ikisi de sahilin pamuk kumları üzerine oturdu ve genç kadın konuştu:

”Sahilin başlangıcındaki otelde kalıyorum. Ressamım. Sonbaharın renkleri ilgimi çekiyor. Ve buralar sonbaharda bir başka güzel. Mavi Ay tutulmasını izlemek için indim sahile ve sizinle karşılaştım.”

O gece genç adam ve genç kadın Mavi Ay tutulmasını birlikte izlediler. Sonbahar üzerine sohbet edip şiirler okudular. İkisi de açtılar ruhlarının şehir kapılarını birbirlerine. Gezintiye çıktılar birbirlerinde. Deniz ve rüzgar entstürumanlarıyla , Ay mavi dansıyla eşlik etti ikisine. Ruhlarının yangını büyürken, gecenin soğuttuğu tenlerini, ten tene bütünleşerek ısıtmaya çalıştılar. Ay müsaade isteyip terk etti geceyi, ardından deniz ve rüzgar dinginleşip uykuya çekildi. Ve genç kadın ”yarın aynı saatte” deyip ayrıldı genç adamın yanından. Genç adam, güneşi bekledi heyecanla, anlattı ona tüm olan biteni. Sarı saçlarını, ay mavisi gözlerini anlattı. Sonbahar kokan ruhunu anlattı. Ve ”yarın aynı saatte” dedi genç adam.

Genç adam ve genç kadın akşam aynı saatte aynı yere geldiler fakat göremediler birbirlerini. Seslendiler fakat duyamadılar birbirlerini. Ertesi gün yine geldiler… Ertesi sabah, ertesi öğlen, ertesi akşam yine, yine, yine geldiler ama nafile… Genç kadın ve genç adam o bölgedeki tüm otelleri gezdiler birbirlerini bulmak için. Bulamadılar. Otellerde ne bir kayıt vardı ne bir rezervasyon. Üzüldüler, kızdılar, kırıldılar birbirlerine… Terk ettiler wijk aan zee’yi.

Mavi ay tutulmasının gerçekleştiği gece,  paralel evrenlerin kesiştiği, birbirleri üzerinde kapılar açıldığı bir gece oldu ve bu durum sabahında son bulmuştu. Genç adam kendi evreninde, genç kadın kendi evreninde yaşamına devam etti.

***

Özkan SARI