Zaman Meselesi

Sanki bu dünyada değilmiş gibi kendi aralarında fısıldaşan ulu çınar ağaçlarının gölgesinde oturan, günün bu saati olduğuna göre gönül rahatlığı ile ‘aylak’ diyebileceğim insanlar ne düşünüyorlar acaba?
Bir insan ne düşünür gün boyu?
Şu avurtları çökmüş arka arkaya sigara ekleyen yaşlı amcanın yanına otursam, çok değil yarım saat sonra gözlerini gözlerime dikerek gençliğinin en mahrem hikâyelerini anlatacağını biliyorum, hem de hayatında ilk defa gördüğü bir yabancıya! 
İnsanlar en çok yabancılara anlatır.
Bir daha karşılaşmayacaklarına olan inançlarıyla yargılanmayacaklarını bilirler, yabancı bir çay daha içtikten sonra kalkacaktır.
Kimsenin kimseyi dinlemediği zamanlarda içini dökecek bir yabancı bulmak da kolay değildir üstelik hele herkesin birbirini tanıdığı bir kasabada veya köyde yaşıyorsanız.
Şu taburelerden birinin üzerine çıksam ‘zaman’ üzerine bir nutuk atsam!
Deli derler mi bana?
Şu kendi aralarında fısıldaşan ulu çınar ağaçlarını kimin diktiğini hiç düşündünüz mü diye başlasam söze, hayatınızda hiç ağaç diktiniz mi diye sorsam!
Ne yaptınız bu yaşınıza kadar?
Zamanın kıymetini bildiniz mi?

Kaybedilmeyen hiçbir şeyin değeri bilinmiyor ne yazık ki!
Ne eşek hoşaftan, ne horoz inciden anlıyor.
Gençler tabletlerde, cep telefonlarında, yetişkinler televizyon karşısında gözünü kırpmadan kendine ayrılmış sürelerin canına okuyor.
Kimi sosyal medya fenomenlerine benzesin istiyor, kimi televizyonda en çok sevdiği dizinin kahramanına özeniyor.
Onun gibi giyiniyor, onun gibi konuşuyor. Günün birinde fısıldayan ulu çınar ağaçlarının altında otururken fark ediyor ki benzemeye çalışmakla tüketmiş hayatı!
O zaman bir şans daha istiyor insan.
Tüm hatalarını telafi etmek için bir şans daha…

Aslında yapılacak onca güzel şey varken, hiçbir şey yapmamak ve hiçbir şey yapmadığının farkında olmamak!
Anlatılan her şeye inanarak, dedikodu yaparak, çözüm üretmek yerine sürekli eleştirerek, üzerine düşünmeden, ağızdan çıkacak olan cümleleri aklın süzgecinden geçirmeden, empati yapmadan, kitap kapağı açmadan, güzel bir şiir okumadan, geçip giden ömürler…

Hayat şiir okumak mıdır, kitap kapağı açmak mıdır?
Değildir elbet, şaşırmaktır, hayret etmektir, düşünmektir, üretmektir, mutlu olmaktır, keyif almaktır.
Kimsenin kimseyi dinlemediği ‘zamanlarda’ içini dökecek bir yabancı bulmak da kolay değildir üstelik hele herkesin birbirini tanıdığı bir kasabada veya köyde yaşıyorsanız.

Farklı Başlangıçlar

Ali GÜLCÜ

Yazarlardan mı, şarkılardan mı etkilendik bilmem, sürekli olmasa da olmadık zamanlarda kendini hissettiren ‘gitme isteği’ var içimizde bir yerlerde.
Sahil kasabaları, balıkçı köyleri, dağ başında ahşap kulübeler, adalar… Yalnız kalınabilecek, gerektiği zaman liman olabilecek, okumak gibi yazmak hatta resim yapmak gibi sürekli ertelenen meşgalelerin yapılabileceği yerler.
Düşünsenize deniz gören tek katlı bir evde oturuyorsunuz, çerçeveleri mavi pencerenin önüne küçücük bir sehpa, bir de berjer atmışsınız, kahvaltıdan sonra keyif çayınızı almış kitap okuyorsunuz!
İş hayatının onca koşturmasından sonra gömleği, kravatı bir kenara bırakmış küçük bir sandal almış, akşam üstleri dudağınızdan eksik etmediğiniz gülümsemeniz ile tablanıza koyduğunuz balıkları satıyorsunuz.
Beni köy evi paklar diyorsanız, avlusu gündöndü sopalarından, kerpiç duvarları kireçle boyanmış, hani sakız gibi derler ya sakız gibi, iki odalı bir köy evinde yaşıyorsunuz, tavuklar, ördekler… Büyük bir mutfağınız avluda fırınınız var. Sabah kahvaltılarını folluktan ellerinizle topladığınız yumurtalarla, ekmekli sobanın üzerinde kızarttığınız, üzerinde tereyağını erittiğiniz ekmeklerle yapıyorsunuz, kahvaltıdan sonra güneş tam tepedeyken gündüz uykularını alışkanlık haline getirmişsiniz. Cam kenarına koyduğunuz aynalı karyolada rüzgârdan hafifçe sallanan tüllere bakıp dışarıdan gelen çocuk ve kuş seslerini dinlerken gözlerinizin kapanmasını seviyorsunuz.
Turkuaz rengi bir dere geçiyor köyünüzden, akşam üstleri meyve bahçelerinin, bostanların arasından yürüyerek, ‘plaj’ dediğiniz yerden usul usul dereye girmeye ve suyun akıntısına vücudunuzu bırakmaya, hafiflik hissine bayılıyorsunuz.
Ahşap kulübenin gecelerini de unutmamak lazım. Gökyüzü yere inmiş, yıldızlar elinizi uzatsanız dokunabileceğiniz uzaklıkta. Evin tam önüne kamp ateşini yakmışsınız, meşe odunlarının kokusunu teneffüs ederken, gece ve orman seslerini dinliyorsunuz…
Size aldırmadan bir tilki gelip kıvrılıyor ateşin yanına, bir baykuş çam ağacının dalına konuyor, bir sincap çıkıyor meşe palamutlarını biriktirdiği kovuktan…

Hayallerimizle aramızda ne var?
Düşlediklerimizi neden yapamıyoruz?
Yeni yıl yaklaşıyor hadi çekelim fişi, sıfırlayalım, başlangıçlarda öyle söylenir ya defteri kimin kirlettiği unutulur, beyaz bir sayfa açalım, geçmişe sünger çekelim. 
Karar verdikten sonra ne kadar sürer gitmek?
Düşününce, hayal elle tutulur hale gelince olmuyor değil mi?
Ev kredimiz var mesela, çocukların okulu var, alışkanlıklarımız, korkularımız, beklentilerimiz var. Hem çok istememize rağmen yeni bir hayata başlayacak gücümüz yok, eleği asacak paramız da yok.
Sonra sıkılıyoruz! İki, üç gün kalsak neyse de sürekli yaşanır mı dağ başında? Yazın neyse de kışın?
Odun, kömür taşımak zor geldiği için, sabahları soba tutuşturmaktan, gözlerimizi buz gibi nemli bir odaya açmaktan nefret ettiğimiz için kendi özgür irademizle, bilerek ve isteyerek taşınmadık mı stüdyo, bir artı bir, üç artı bir denen bu kibrit kutularına?
Rahatımızı ruhumuzdan daha çok düşündüğümüz için, hem de dünya kadar borçlanarak bakteriler gibi üst üste yaşamıyor muyuz?
Hani balık satacaktık akşamüstleri?
Hani ekmek kızartıyorduk?
Hani berjere oturup kitap okuyacaktık?
Hani gecenin ve ormanın sesini dinleyecektik?
Olmuyor değil mi?
Ne kaçılıyor, ne gidiliyor…

Gidemiyorsak, farklı başlangıçlar yapalım o zaman!
Çevremizi güzelleştirerek başlayalım işe, ağaç dikelim, çiçek ekelim, kornaya daha az basalım, güler yüzlü olalım. Farkında olarak ve keyifle yapalım işlerimizi, kusursuz olmasına dikkat edelim. 
Hayata ve insanlara saygı duyalım!
Yermeyelim, yargılamayalım, küçük düşürmeyelim kimseyi, kalp kırmayalım, egomuza yenik düşmeyelim, samimi olalım, ‘bilmiyorum’ diyelim. Bilmediğimizi öğrenelim, yeni yılda daha çok kitap okuyalım.
Cep telefonunu daha az kullanalım, beynimizi uyuşturan dizileri daha az izleyelim, kendimize daha fazla zaman ayıralım, iç dünyamıza daha fazla kaçalım…
Gidemiyorsak, farklı başlangıçlar yapalım o zaman! Hadi başlayalım…

29.12.2018