Mağlubiyet

Kırmızı, sağlam ve oldukça iri bir nar, boşlukta olanca hızıyla düşmekteydi.  Çok geçti artık. Generalin çelikten iradesi bu düşüşü engelleyecek etkinliğini yitirmişti. Sadece o sonsuz boşlukta narın süratle düşerken çıkardığı sessizliği duyabiliyordu. Bu düşüş, belki de Generalin tüm yaşamı boyunca karşılaşacağı ilk mağlubiyetinin yolculuğuydu.

Generalin içinde, derinlerinde, ıssızlığını fırsat bilip örümceklerin ağlar ördüğü koyu bir karanlıkta, nar; ıstırap veren bir çarpmayla bir daha bir araya getirilemez biçimde onlarca, yüzlerce tanelerine ayrılarak dağıldı. Bir çağın kapanıp yeni bir çağın başlaması gibi, yeni bir devir başlıyordu.

Odanın kapısı iki muhafız tarafından açıldı. İçeriye giren ise General Annett’di. Bu kez üzerinde savaş kıyafetleri yoktu. Saçları, miğferinin içine kolayca girebilmesi için toplanmış da değildi. Annett ayaklarının zemine değip değmediğinin anlaşılamayacağı bir hafiflikle ilerledi. İçerideki ışığın kaynağı olan şöminenin önünden geçerek Generalin koltuğuna oturdu. Onu tuvale nakşetmek için bekleyen bir ressama poz verircesine başını kaldırdı ve bakışlarını Generale yöneltti.

Generalin üzerinde Annett’in aksine savaş kıyafetleri vardı. Önce miğferini çıkarıp Annet’in ayakları önüne bıraktı. Ardından keskin bir metal sesi duyuldu. Kılıcıydı bu! Onu da çıkarıp miğferinin yanına bıraktı. Son olarak tüm bedenini kaplayan üst zırhını da çıkarıp bir köşeye fırlattı. Üzerinde sadece çelik örgü iç zırhı kaldı.

General birkaç adım atıp Annett’e yaklaştı. İlk kez onu bu kadar yakından ve üzerinde savaş kıyafetleri olmadan görüyordu. Hiçbir noktasını kaçırmadan izlemek istiyordu. Omuzundan arkaya toplanmış saçlarına dikti gözlerini, alnının başladığı sınırlara dek izledi. Bir şey arıyordu. Bulursa belki zamanı geri alabilir, tanelerine ayrılıp paramparça olan narı tekrar bir bütün hale getirebilirdi.

Annett’in yeşil gözlerini uzun kirpikleri koruyordu. Sanki birer tuzaktı, her bir kirpiği zehire bandırılmış, birazdan olanca hızıyla yerlerinden fırlayacak, Generalin gözlerine saplanıp onu kör edecekti. Kaşları, Generalin ordusunun okçu birliklerinin yayları gibi kalın ve karşısındaki kişiye kendisini zavallı hissettirecek bakışların azametini arttırır nitelikte çatıktı. Burnu, hafif çıkık elmacık kemikleri arasında, kusursuz, minyatür bir mısır sütunu gibi uzanıyordu. Generalin aksine yüzünde en ufak bir yara izi yoktu. Bunca savaşa girmiş bir savaşçı için bu imkânsızla eş değer bir durumdu. Dudaklarına carmin sürmüş, dalgalanarak yanan şömine ateşinin aydınlattığı bölgeleri parlıyordu.

Generalin gözleri, Annett’in boynunda sağlı sollu aşağı uzanan kaslara ve onların bittiği yerde kutsal kilise kâsesine benzeyen boğaz çukuruna bakıyordu. Tek bir yara izi yoktu. Bu nasıl olabilirdi? Gerdanı, henüz başlamamış bir savaşın meydanı kadar doğal ve genişti. Teni ay gibi parlıyordu. Omuz başlarından kavisle aşağı inen kırmızı elbisesi memelerini saklıyor, korsenin sıkıştırdığı göğüsleri elbisesinin içinden dışarı taşıyordu. Bedeninin geriye kalan tüm yerlerini elbisesi kapatmıştı.

General; doğal, beşeri ve sosyal bilimlerin her türlüsünü iktisap etmiş, savaş sanatlarının inceliklerini öğrenmiş, tüm bu edinimlerinin hamuruyla yoğrulmuş bedeni ve ruhunun bir bütün olduğu, komuta ettiği ordusuyla kimsenin karşılaşmak istemediği, kadınların yatağına girmek için türlü entrikalar sahnelediği ve mağlubiyeti hiç yaşamamış bir komutan, hükümdardı.

Uğrunda Truva Savaşının başladığı Helen’e âşık olmuş başta Paris ve diğerleri olmak üzere hepsine lanetler yağdırırdı. Cleopatra’nın oyuncağı olmuş Roma Kralları Sezar ve Markus Anthonius’u zayıf kişilikler olarak görür, halklarına ihanet ettiklerini düşünürdü. Elde edemediği Anne Boleyn için ülkesinin topyekûn din değiştirmesine neden olan Kral VIII.Henry’yi yerden yere vururdu.

Adına aşk denilen o duyguya kapılmayı bir zayıflık olarak görür, hatta böyle hastalıklı bir duygunun varlığına inanmazdı. Bu, arsız, iradesiz, zayıf bir şımarıklıktan başka bir şey değildi. Peki, ne oldu da General’in gardı Annett karşısında yere indi. Ne oldu da böylesine çelikten bir iradeye sahip, başını gövdesinden ayırdığı insan sayısının bile kayıt altına alınamayacak kadar fazla olduğu bir şövalye, Annett karşısında başını öne eğdi.

Annett genç miydi? Hayır, Kırk iki yaşında hala savaşlarda aktif rol alan bir komutandı ve Bavyera Hükümdarının kızıydı. Annett güzel miydi? Evet, güzeldi fakat bu Generalin gardını düşürmek için bir neden olamazdı. Oysa ki Generalin kollarını ve yatağını nice güzel, genç ve soylu kızlar şereflendirmişti.

O başı öne eğdiren; Annett’in bilgeliğiydi! Komuta ettiği ordunun klasik savaş taktik ve tekniklerini kullanmaması, onu arzulayan onca soylu, prens ve kraldan hiç birinin elde edemeyişi, önceleri siyasi ilişkiler için mektuplaşmaya başladığı General ile şimdilerde kanlı bir fikir savaşına dönüşen edebiyat ve felsefe mektupları. General, fiziki hükümdarlığının yanı sıra zihnen de hükmedebilmeliydi ölümlü bir insana. Bunu başaramadığı bir insan, hele ki bir kadın hiç olmamıştı. Ama sayısı yüzleri geçen uzun mektuplar sonunda farkına vardı ki; Annett, et ve kemikten çok ötesiydi. Yeri geldiğinde yürümeyle aşılamayacak bir çöl, yüzerek geçilemeyecek bir göldü. Generalin zihninde teşkilatlanıp zırha büründürdüğü kelime orduları, Annet’in topraklarına girmeye korkar olmuştu. Öyle yok olurcasına bir mağlubiyet yaşamasalar da büyük kayıplar vererek geri dönüyorlardı.

Şöminenin ateşi odanın içini ısıtmış, Karşı duvara yansıyan kızıl ateş gölgeleri adeta dansa durmuştu. Annett gözlerini kendinden ayırmayan Generale seslendi: “Seninim General!”

General, hiçbir savaş zaferi sonunda şimdi içinde hissettiği duyguları yaşamamıştı. Tüm vücudunda, özellikle ellerinde bir titreme oluştu. Kalp ritmi düzensiz, zihni içinde her daim hazır bekleyen ordusu özensizdi. Annett’a yaklaşıp ellerini tuttu ve ayağa kaldırdı. Annett teslimiyeti kabul etmişçesine sadece bekliyordu. Kısa bir süre sonra Generalin titreyen dudaklarını dudaklarında hissetti, dudakları ıslandı, dili ise Generalin sıcak dilinin meraklı dokunuşlarına maruz kalıyordu.

General, burnunu Annett’in çenesinin altına dayadı. Burnunu derisinden hiç ayırmadan koklayarak aşağı iniyor, olanca gücüyle kokusunu içine çekiyordu, burnu Annett’in göğüsleri arasına geldiğinde, kokusunu içine çekmeye devam ederek öylece bekledi. Az sonra Annett omuzundan kurtardığı elbisesini yere bıraktı. Korsesini çözmesi için Generale döndü.

General korsenin iplerini çözerken beraber olduğu diğer kadınları düşünüyordu. Düşündükçe dehşet içinde kalıyor, Annett’e sahip olmanın verdiği hazzın yüceliğini, bunun sadece basit bir cinsel birliktelik değil bir fetih olduğunu düşünüyordu. Bir maddenin, kalenin, şehrin ya da bir insanın fethi değil, bir bilgeliğin fethiydi bu. Bugüne dek beraber olduğu kadınların kapladığı alanın sadece et ve kemikten oluşan bedenleri kadar olduğunu düşündü. Ne sahip oldukları güzellik, ne sahip oldukları gençlik, ne de sahip oldukları kusursuz vücutları Generalin gözünde bir önem ifade ediyordu. Annett’in kapladığı alan ise et ve kemikten çok ötesiydi; o somut bir gerçeklik değil, soyut bir bilgelik, yücelikti. Bedeni ise bu bilgeliğe yuva olmuş bir kaleydi. Onunla bütünleşmek, boşluklarını doldurmak, adeta kutsal bir görevin son aşaması gibiydi.

Korse Generalin ayakuçlarına düştü. Annett’i kendine çevirip burnunu yine göğüsleri arasına dayadı. Önce göbeğine, oradan bacak arasına doğru yol aldı. Annett hem Generalin sıcak nefesini, hem de dilinin ıslak dokunuşlarını teninde hissediyordu. Şömine ateşinin titrek kızıl gölgesine karışan inlemeler, saatlerce sürdü.

General şömineye birkaç odun daha atıp, ayakta çırılçıplak bekleyen Annet’in önünde şövalye çöküşünü gerçekleştirdi. Boynunu öne ve aşağı eğdi. Yüzünde vakur bir tebessüm, içinde galip bir huzur vardı. Annett yere eğilip Generalin kılıcını aldı. Onun da yüzünde vakur bir tebessüm, içinde galip bir huzur vardı. Havaya kaldırdığı kılıcı tüm gücüyle Generalin boynuna indirdi. Generalin başı bedeninden kanlar içinde ayrılıp Annett’in ayakları önüne düştü.

Kırmızı, sağlam ve oldukça iri bir nar, boşlukta olanca hızıyla düşmekteydi.  Çok geçti artık. Generalin çelikten iradesi bu düşüşü engelleyecek etkinliğini yitirmişti. Sadece o sonsuz boşlukta narın süratle düşerken çıkardığı sessizliği duyabiliyordu. Bu düşüş, belki de Generalin tüm yaşamı boyunca karşılaşacağı ilk mağlubiyetinin yolculuğuydu.

General terler içinde şiddetle titreyerek gözlerini açtı. Etrafında eşleri ve hekimi vardı. Gördüğü rüya ile şu an gördükleri arasında gelip giderken taşlar bir anda yerine oturdu. Hekim ellerini elleri arasına aldı. Biliyordu ki bu sıtma nöbetlerinin artık sonuncusuydu. Titremesi kademeli olarak azalan Generalin zihninde tek bir şey vardı: Annett! Ve son kez gözlerini yumdu. Hekim oda içinde bulunanlara dönüp seslendi: General öldü!

O sırada çok uzaklarda bir şatoda, mum ışığında mektubunun son kelimelerini yazıyordu Annett: “Mağlupsun General!”

Özkan SARI

Dalmak

The Sun Rises for a Hope – To Eternity

Uyku tulumunun fermuarını çektim, üç paralık çadırın soğan zarından hallice duvarları arasında, dalgaların çakıl taşlarını kucaklayıp kıyıya getirmesini, geriye dönerken, çocuğunu okula bırakan bir baba şefkati ile farkında olmadan gülümsemesini ve gecede yakamozlara dönüşen ayak seslerini dinliyorum…

Soğuk!

Sessiz!

İnce bir yağmur başlıyor, pıtır pıtır okşar gibi, hüzünlü bir kadının bilindik bir şarkının nakaratını söylemesi, yaşlı bir bilgenin vaktinin yaklaştığını hissedip, kadim sırlarını fısıldaması, beklentisiz yapılan iyilik, eski bir tanıdığın çat kapı gelmesi, ağlarken gülmek gibi… 

Tüm ordularını kaybetmiş ve nihayet elindeki kılıcı düşürmüş, çaresizliğin verdiği kabulleniş ile uykuya teslim olmaya hazır bir komutan gibi göz kapaklarımın tonlarca ağırlıktaki örslerin altında ezilmesini, içimin geçmesini, yaşadığım gerçeklikten, zamandan ve mekandan uzaklaşmayı istiyor ve kulağımdaki seslerle bekliyorum.

Uykunun beni esir etmeye cesareti yok, savaşamayacak kadar yorgun ve kaybetmiş olduğumun farkındayım oysa. 
Çıkıyorum çadırdan, meşe odunundan kora, kordan küle dönmek üzere olan ateşi besliyor, neredeyse çürümüş, bir zamanların beyaz martısı kayığa sırtımı yaslıyor, yağmura aldırmadan ayaklarımı kuma uzatıyorum…

Bu gece de ıslanalım, ne olacak?

İnce yağmur damlalarının ateşle mücadelesini izliyorum bir süre, tam içim geçmek üzereyken yüzünü göremediğim bir kadının küçük elleri saçlarımı okşarken uyanıyorum,

gece,

kumsal,

kayık,

ateş

hepsi tamam fakat küçük elli kadın nerede?

Çok geçmeden biri dürtüyor, gözlerimi açıyorum, kimse yok!
Yağmur dinmiş, meşe odunları yanmış, ateş sönmüş, tasmasız, özgür bir av köpeği kıvrılıp uyumuş ayak ucuma, üstelik horluyor. Gül ağacından ağızlığımı çıkarıyor, bir sigara yakıyorum…

Söğüt dalından düdük yapan haylazlara nazire yaparcasına, canı sıkkın olduğu vakitlerin hıncını çok sevdiği gül ağaçlarının içini kemik çakısı ile oyan yaşlı ruha yolluyorum ciğerlerime doldurduğum dumanı…
Deniz yıldızları üzerimi kaplamışken ve avazım çıktığı kadar bağırmak için her ağzımı açtığımda sesim çıkmıyorken ve gözlerime kumlar dolmak üzereyken uyanıyorum…

Güneş doğmuş,

özgür, tasmasız av köpeği gitmiş…

Yeni günde, yeniden başlamak lazım, denize giriyor, arınıyorum önce kararmış çaydanlığı ateşe vuruyor, oltaların yemlerini tazeleyip yüzlerce yıldır yaptığım gibi tekrar atıyorum…

Zamandan çok ne var!

Beklemeyip de ne yapacağım?