Kalbimi Vatanıma Gömün

Genelde okuduğum kitaplarla ilgili kısa düşüncelerimi, kitap görseliyle birlikte İnstagram hesabımdan paylaşıyorum. Dee Brown’un “Kalbimi Vatanıma Gömün” Eserini de paylaşmak istedim fakat içimde biriktirdiklerimi öyle birkaç cümleyle ifade edemeyeceğimi anladım. Bunun üzerine bir inceleme yazısı kaleme almayı uygun buldum. Böylelikle hem Dee Brown’un bu önemli eserinin daha çok okura ulaşabilmesini hem de Kızılderili Irkı için kalemimle saygı duruşunda bulunmayı amaçladım.

De Brown’un bu eşsiz çalışmasını önemli kılan en önemli noktanın; verilerin çoğunluğunun bizzat ABD resmi arşivlerine dayanması olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Her ne kadar Kızılderililer ile beyaz adamın karşılaşması Kristof Kolomb’un 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasıyla başlasa da yazıya dökülen yaşantı ve gözlemlerin 1860-1890 (kitap bu aralığı anlatıyor) yılları arasında yoğunlaştığı görülüyor. Kızılderilileri dünyaya anlatan kaynakların derleyici ve yazarlarının hemen hemen hepsinin beyaz adamdan oluşması, Kızılderilileri anlayabilme noktasında okuru hep eksik bırakmıştır. Buna neden olan en büyük eksik elbette Kızılderililerin dili ve kendileri tarafından yazılı bir tarihinin olmayışıdır. Olsaydı bile bunu basılı belgelere dönüştürebilmek için yine beyaz adama muhtaç olacaktı. İşte bu çerçevede değerlendirdiğimizde bu kitabın önemi katbekat artmaktadır.

Kolomb, Amerika kıtasını keşfettikten sonra İspanya Kral ve Kraliçesine yazdığı mektupta yerliler ile ilgili şöyle diyor: “Bu insanlar öyle uysal, öyle barışsever ki yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerinizin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar; gerçi çırılçıplak dolaşıyorlar, ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer.” Tabi bu söyleminden Kolomb’un da dost canlısı bir misafir olduğu anlaşılmasın. Kolomb’un ve diğer istilacıların gözünde yerliler; çalıştırılması ve Hristiyanlaştırılması gereken insansılar olmaktan öteye gitmiyordu. 1492 yılı kıyımın başlangıcı oldu. Bu tarihten itibaren beyaz adamın Avrupa’dan Amerika’ya olan göçü bir daha son bulmayacak şekilde başlamış oldu.

Bu tarihten sonra başlayan beyaz adam – Kızılderili savaşı(aslında buna savaş denilmez, sistematik soykırım demek daha doğru olur.) son bulduğu 1890 yılına kadar devam etti.

“Kalbimi Vatanıma Gömün” 1860 ve 1890 yılları arasındaki olayları konu almaktadır. Elbet bu aralıkta yaşanan süreci size aktarabilmem mümkün değil fakat bende bıraktığı yaraları da sizlere göstermeden üstünü örtmem mümkün gözükmüyor. Romantizm kokuyor gibi gözükse de bu otuz yıllık sürecin sonunda kendimi bir Kızılderili olarak hissettiğimi söyleyebilirim. De Brown’un olayları kronolojik bir akış içerisinde adeta romanlaştırarak sunmasına, çevirmenler Celal Üster ve Fevzi Yalım’ın da Tükçe’ye çevirilerinin başarısı eklenince, bu otuz yıllık süreç adeta benim geçmişimmiş gibi hafızama kazındı. Hemen hemen her bölüme eklenen özellikle Kızılderili Şefleri ve savaşçılarının gerçek fotoğrafları, zihnimizde oluşturduğumuz kurgunun gözle görülür bir vücuda bürünmesine olanak sağlıyor. Kitabın en dikkat çekici noktalarından biri de olayların geçtiği yıllarda dünyada sanat, edebiyat ve siyasi önemli olayların küçük notlarla okuyucuya sunulması. Örnek vermek gerekirse, 1866 yılında Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sı yayınlanırken, 1867 yılında Karl Marx’ın “Das Kapital”i yayınlanıyor. Oysa bu tarihlerde ise Sioux Şefi “Kızıl Bulut”; halkının özgürlüğü uğruna atını Howitzer’lerin(Top) üzerine sürüyordu.

Kızılderililerin bilgeliği ve kültürü, esiri olduğumuz modern çağın tüketim odaklı talan kültürünün çok uzağındaydı. Doğayı; sahip olunacak, hükmedilecek bir varlık olarak değil, onunla kardeş olup, onun ve kendilerinin devamlılığının sürdürülebilmesi için birlikte olacakları bir varlık olarak görüyorlardı. Kızılderililer toprağın ve onun zenginliklerinin hayatla bir tutulması gerektiğini ve Amerika’nın bir cennet olduğunu çok iyi biliyorlardı; Doğu’dan gelen istilacıların niçin Kızılderililere ait her şeyin yanı sıra Amerika’nın kendisini de yok etmeye kararlı olduklarını anlayamadılar.

Yine beyaz adamın bize anlattığı hikâye, izlettiği filmlerde Kızılderililerin yapılan anlaşmaları bozan, beyaz adamın kafa derisini yüzen barbarlar olduğu aktarıldı. Oysa gerçek tam tersiydi. Kızılderililer Kolomb’un bir zamanlar mektubunda belirttiği aynı Kızılderililerdi; uysal, barışsever, kibar. Beyaz adam ise daha aç, daha hırslı, daha vahşi… Yüzdükleri Kızılderili kafa derilerinden para kazanan askerlerle dolu bir beyaz adam ordusu…

Beyaz adam bildiğimiz beyaz adam! Onun gerçekleştirdiği hangi vahşete şaşırabiliriz ki? Günümüzde hangisine şaşırıyoruz? Beni bu kitapta en çok yaralayan nokta beyaz adam değil; kendi ırkına ihanet eden Kızılderililer olmuştur. Beyaz adamın ordusunda iz sürücü olarak görev alan paralı Kızılderililer, kendilerine düşman gördükleri diğer kabilelere beyaz adam ile birlikte saldıran kabileler, ya da beyaz adamın yalan ve fitnesine mağlup olup tetikçilik yapan Kızılderililer. Elbet bu bir sonuç! Yüzyıllar süren bir kıyımın zaman içinde genetik hafızalarına işlediği bıkkınlığın, ümitsizliğin, hayal kırıklığının sonucu. Onları bu konuda suçlayamam çünkü klavye tuşlarına basmaktan başka bir zahmetimin olmadığı bugün, onları yargılamak benim haddime değil.

Kitaba konu olan bu otuz yıllık süreçte hemen hemen tüm beyazlar Kızılderililer’e düşmandı. Bunun en büyük nedeni, günümüzde de geçerliliğini tüm kuvvetiyle sürdüren “medya manipülasyonu”ydu. Çünkü tüm medya, Kızılderililerin yok edilmesi gereken bir ırk olduğu yönünde hem fikirdi. Ne manidardır ki bu manipülasyonun sarhoşluğundan uyanabilenler ise Kızılderilileri yakından tanıma fırsatı bulan insanlardı. Kitapta adı geçen ve Kızılderili soykırımı karşısında canı ve mevkii pahasına da olsa sesini çıkarabilmiş, karşı koymaya çalışmış az sayıdaki beyaz adamı(asker ve sivil) da burada saygıyla anıyorum.

İnanın altını çizdiğim, alıntıladığım, hatta saklamak üzere özenle ajandama aktardığım o kadar çok bölüm var ki… Burada yazmaya kalksam sonunu getiremem. Yine de müsaadenizle birkaç alıntı paylaşıp yazımın sonuna doğru yol alalım.

 “Kızılderililer öylesine az şeyle yetinebiliyor ki, bir türlü uygarca yaşamaya yanaşmıyorlar.” Beyaz adam Nathan Meeker

“Toprak yaratıldığında üstünde sınır çizgileri yoktu, onu bölmek insanlara düşmez…” Kızılderili Reis Joseph

“Omaha beyaz adamlarla dolu bir arı kovanıydı sanki, Chicago gürültüsü, karışıklığı ve neredeyse göğe erişecek gibi görünen binalarıyla ürküntü vericiydi. Beyaz adamlar çekirgeler kadar kalabalık ve amaçsızdılar; sürekli olarak telaş içinde bir oraya bir buraya gidiyor, ama varmak istedikleri yere bir türlü varamıyorlardı sanki.” Washington’a giden Kızılderili heyeti

“O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım(Kum deresi katliamı). Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet… Sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu. Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç.” Kızılderili Kara Geyik

“Bize birçok söz verdiler, hatırlayamadığım kadar çok; bir tekinin dışında hiç birini tutmadılar. Toprağımızı alacağımızı söylediler ve aldılar.” Kızılderili Kızıl Bulut

Buraya kadar herhangi bir Kızılderili kabilesinin ya da Kızılderili Şefi/Savaşçısının adından söz etmedim(bir yer hariç), istedim ki onları yazımın sonuna saklayayım. Umarım kitaba karşı sizlerde bir merak uyandırabilmişimdir. Günümüz karanlığında, “Gelecek; geçmişin gerçeği üzerinde ilerler.” Hakikatinin fenerleriyle yol almaya çalışanlardansanız, bu eseri mutlaka okumalısınız. Bu eşi benzeri olmayan, belki de bir daha olmayacak olan insanları tanımalı, öncelikle kendinizle tanıştırmalısınız.

Son olarak;

Son büyük Kızılderili kabileleri olan; Navaho, Cheyenne, Arapaho, Sioux, Comanche, Apache, Kiowa, Nez Perce, Ponca, Paiute ve geçmişte yok edilen nicelerini…

Son büyük Kızılderili Şefleri ve Savaşçıları olan; Manuelito, Küçük Karga, Büyük Kartal, Küçük Kuzgun, Kızıl Bulut, Benekli Kuyruk, Gaga Burun, Gümüş Bıçak, Cochise, Eskiminzin, Kintpuash, Beyaz Ayı, On Ayı, Beyaz At, Quanah Parker, Oturan Boğa, Azgın At, Kör Bıçak, Dinelen Ayı, Nicaagat, Naiche, Wovoka, Koca Ayak ve elbette Geronimo’yu…

Kafası kesilip yirmi yıl sergilenen, iskeleti bir valinin odasında dekor haline getirilen, kafa derileri soyulan, açlıktan atlarını ve köpeklerini yemek zorunda bırakılan, tecavüz edilip karnı yarılıp doğmamış çocuğuyla öldürülen, er bezleri kesilip tütün torbası yapılan, mahrem yerleri kesilip sırıklara takılan, bağırsakları çıkarılıp ağızlarına sokulan, elleri ayakları koparılıp gözleri oyulan, aç kalmaları için avladıkları yaban sığırları katledilen, taşınan(bulaştırılan) hastalıklar ile kırılmaları(ölmeleri) sağlanan, soğuktan donmaları için giysileri ve çadırları yakılan, ve daha aklıma gelmeyen türlü yaptırım ve işkencelere maruz bırakılan ve belki de en önemlisi tüm dostça, iyi niyetle ellerini sıktıkları büyük babaları(ABD hükümeti/başkanı) tarafından aldatılan Kızılderili çocuklarını, kadınlarını ve erkeklerini…

Büyük bir saygıyla anıyorum…    

Kitap adı: Kalbimi Vatanıma Gömün

Yazar adı: Dee Brown

Yayınevi: E yayınları

Sayfa sayısı: 464

Özkan SARI

Eşik

Bildikçe, şahit oldukça, yaşadıkça daha da büyüyor dudaklarındaki gülümseme. Görmediğin orada olduğunu bile bilmediğin bir eşik var. Atlayıvermişsin haberin yok.

Acı da bir yere kadar, keder de…

Yapmaz dediğin yapmış, kıvırma payın kalmamış, kendi kendini kandır yine diyeceğim, imkânı yok. Göz görmüş, gönül ne yapsın?

Dünyanın en yalnız insanı senmişsin gibi hissetme hakkın var
Kullanacaksın tabi.

Küseceksin, sadece ona değil, herkese.

Alıp başımı gideyim buralardan diyeceksin, dilini bilmediğin sıcak iklimlerde, tadını bilmediğin içkiler içeceksin gün batımlarında. Sizin oralarda olmayan yaprağı bol bir ağaca dökeceksin içini, dalgaların sesini dinlerken uyuya kalacaksın.

Gözlerini açtığında hala gece olacak.

Yıldızlı karanlık örtmüş üzerini, yorgan olmuş, saklamış.

Ağlayacaksın yine!

Aman ben de ne sulu göz oldum diye gülmeye başlayacaksın. Koluna sileceksin burnunu, ayak parmaklarına takılmışken gözlerin, geçmiş güzel bir gün gelecek aklına.

Tekrar ağla bence de!

O ferahlama anına, geçmişten şimdiki zaman dönüşe ve değmezmiş diye başlayan tüm cümlelere ‘eşik’ diyelim mi?

Anladığını zannederek gideceksin odana. Geldi, geçti, bitti işte!

Yüzünü yıkarken aynaya dil çıkaracak, yanaklarını şişireceksin, parmaklarını gezdireceksin saçlarının arasında, seyreldiler mi ne?

Perdeleri açıp, karanlıkta yatağına oturacaksın bir süre.

Öyle içindeki boşluğa bakarken uzaklaşacaksın, kendinden, herkesten, her şeyden. Kıymet verdiğin, gözünde büyüttüğün ne varsa küçülecek küçülecek…

Sen de kaybolmak üzereyken gök gürültüsü yırtacak geceyi, arkasından yağmur.

Korkardın, yastığını alıp annenle babanın arasına yatardın ya eskiden.

Yıllar değil acılar büyütüyor insanları…
Ben olsam çıplak ayaklarımla çıkardım odadan, kollarımı gökyüzüne açar, arınana kadar ıslanırdım, şimdi düşündüm de ne keyif.

Hem böyle yağmur yağmaz sizin oralarda.
Sıcak suyla duş alıyorsun say.
Olduğun gibi denize girsen iyi. Kaçırma bence az sonra dinecek yağmur.
Bir koşudur tutturuyorsun, an şu an.
Nefes nefese ıslak harlı bir sarılış, karanlık, yağmur, sen.

Yıllar sonra anlatacaksın bu geceyi, odamda otururken birden yağmur başlayınca denize koştum, suya girdim ve temizlendim diyeceksin.

Ne gök gürültüsü gelecek aklına ne içindeki boşluk.
Aslına bakarsan her şey gibi acılar da yaşanırken güzel.
Hissederken…

Bir formülün içinde insan varsa eşittir değişken oluyor.
O yüzden aynı kitabı farklı yaşlarda okuyunca ayrı tatlar alıyoruz.
Yirmili yaşlarda güldüğümüze, kırklı yaşlar da ağlayabiliyoruz.
Senin de tutarsızlığın normal yani.
Beklememek, ummamak ve kabullenmek de bir ‘eşik’.
İnsan değil mi yapar?
İnsan değil mi normal!

Mesele yalnız olduğunu bilmekte. Güvenmiyorsun o zaman…İçinde insan olan hiçbir formüle sırtını yaslama zaten.

Sizin oralarda olmayan yaprağı bol bir ağaca içini dökmekten yorulunca bir karar vermek zorunda kalacaksın.

Acı da bir yere kadar, keder de…

Adı ‘dönmek’ olan, adı ‘başlamak’ olan iki yol çıkacak karşına.

Dönsen başlamak isteyeceksin
Başlasan dönmek.

Zaman geçince yolların bir önemi kalmayınca gülüyor insan.

Görmediğin orada olduğunu bile bilmediğin bir eşik var.

Atlayıvermişsin haberin yok.

1 Şubat 2020-Çorlu / Ali GÜLCÜ

Düzenin Düzensizliği

Kışlıkları bir bir dürüp kaldırdım.

Yazlıkları ise uyandırdım kış uykularından. Hepsini çamaşır makinesine atıp yıkamak istesem de üşengeçliğimi mağlup edemedim.

Sonra dip köşe süpürdüm her yeri. Ah ah! Nasıl da yumak yumak olmuş tozlar koltuk altlarında. Hele balkon camları kış ile girdikleri savaşta perişan düşmüş asker gibiler. Aldığım ucuz mikro fiber bezler bir boka yaramadı af edersin. Gazetenin gözünü seveyim. Gözüm eski gazetelerin haberlerine takılıp başında onlarca dakikayı heba etmesem daha hızlı olabilirdim ama merak işte!

Artık akşamları balkonda vakit geçiririm diye bir de balkonu yıkadım. Çamur olmuş çamur! Ne kadar dikkat ettiysem o kadar aşağıya su kaçırdım. On birinci kattan dökülen su mutlaka birkaç daireyi rahatsız etmiştir. Apartmanın ortak Whatsapp gurubundan şikâyet eden olur mu diye beklesem de yazan olmadı. Üst komşum Halit Amca ne zaman beni görse eğilip büzülüyor: “Oğlum kusura bakma, malum torunlar gün içinde bizde kalıyor, çok gürültü yapıyorlar farkındayım. Hakkını helal et!” Yanaklarını sıktırıp öpesim gelse de “Ne gürültüsü, ben hiç ses duymuyorum.” Diye karşılık veriyorum ki rahatlasın istiyorum. Halit Amca’nın daire kendisinin de ne oluyor? Matahmış gibi bir de yüz binlerce lira istiyor müteahhitler bu modern mağaralara. En temel ihtiyaçlardan biri olan barınma ihtiyacımız sosyal genlerimize öyle işlenmiş ki yüz metre kare, dört duvar, bir tavan dairelere sahip olmak için ömrümüzü borç ödeyerek geçiriyoruz.

Kütüphanemi ne zamandır ihmal etmiştim. Onu da düzeltmek için geçtim başına. Kitaplar! Ah kitaplar! Her şeyin müsebbibi onlar değil mi? Onlar hayatımda yokken ne çok şey bildiğimi düşünürdüm. Şimdi, kendimi koca bir budala gibi hissettiriyorlar. Hele bazılarını okuduktan sonra yakmak, küllerini balkondan aşağı savurmak istiyorum ama ne mümkün? En çok zoruma giden ise; okumayan insanlarda gözlemlediğim özgüven ve dar algılarının onlara yaşattığı mutluluk. Okumanın bedeli bu mu olmalıydı? Hazır her birine el sürüyorken, açıp içlerini altını çizdiğim cümlelere göz atıyorum. Bir bölüme takılıyor gözlerim:

“İşgal ettiğim yer öylesine küçücük, evrende bulunmadığım ve umurunda bile olmadığım alanın yanında öylesine ufacık, yok sayılacak kadar küçük ki… ve yaşayacağım zaman dilimi benim bulunmadığım ve bulunmayacağım sonsuz zamanın yanında öylesine az ki… Oysa bu atomun, bu matematiksel noktanın içinde kan dolaşıyor, bir beyin çalışıyor, birtakım istekleri var… Ne kepazelik! Ne saçmalık!” (*)

Bu ne kepazelik! Bu ne saçmalık! Değil mi? Ah! Lanet olası kitaplar! Lanet olası ayyaş, bağımlı, tutarsız, hastalıklı, müşkülpesent yazarlar!

Oyalana oyalana akşamı ettim. Eh! Eksiklerim olsa da beni uzun bir süre götürecek kadar toplayıp temizledim ortalığı. Paspas kovasının içine temizlik sıvısını boca ettim ki çokça koksun ortalık. Şimdi buram buram kokuyor. Ne kadar çok kokarsa o kadar çok temizmiş hissi uyandırıyor insanda. Oysa ne büyük yanılgı! Böyle böyle tüm algılarımız yerle bir oldu. Artık yaşamımız içinde bir şeyler ne kadar yoğunsa, o kadar doğru olduğunu sanıyoruz. Buram buram kokmuyorsa ya da baktığımızda gözlerimizi kanatmıyorsa dikkatimizi bile çekmiyor!

Önce farkına varmasam da oturduğum koltuk üzerinde kaldığım süre uzadıkça yorulduğumu anlıyorum. Geniş pencere camından güneşin battığını görüyorum. Hava ağır ağır kararıyor. Sanki gece, gündüzün üzerini örtüyor. Bu değiş tokuş, bu görev devri kıyamete dek sürüp gidecek. Ve yaşayacağımız zaman dilimi; bizim bulunmadığımız ve bulunmayacağımız, kıyamete dek sürecek bu zamanın yanında aklımızla tahayyül edemeyeceğimiz kadar az bir noktayı kapsayacak. Bu ne kepazelik! Bilgisayar oyunlarında olduğu gibi bir hilesi olamaz mı bunun? Mesela gecenin gündüzü, gündüzün geceyi örtmeye başladığı, tam da o an oluşan çizgiden içeri girip bölüm atlayamaz mıyız?

Karanlık, hükümdarlığına başladığında, kalkıp ışığı açmak istemedim. Halit Amca’nın torunları da gidince hepten bir sessizlik doluştu odaya. Gün içinde yaptıklarımı düşünürken; elle tutulan, gözle görülen, bir hacmi, ağırlığı olan varlıkları, nesneleri düzenlemenin, temizlemenin aslında ne kadar basit olduğunu düşündüm. Kaslarını kullanmaktan mütevellit oluşan sıradan ağrılar dışında sana bir zararı dokunmuyordu. Tabi kullanacağımız kimyasal temizlik maddelerinin miktarını da abartmamak lazım.

Oysa asıl temizliğe, düzenlemeye ihtiyaç duyduğum başka bir yer vardı ki; ne kaslarım, ne süpürge, ne paspas, ne temizlik malzemeleri işe yarıyordu: zihnim!

Hazır sessizliğin ve karanlığın dinginliği içindeyken açtım kapıyı girdim. Belki birkaç devrilmiş şeyi yerine koyar, belki yerlerin tozunu süpürür silerdim.

Şimdi oradayım!

Evimin temiz, düzenli odası içindeki bedenimde… Zihnimin düzensiz, darmadağın odasındayım.

Bu ne kepazelik! Bu ne saçmalık!

Pislik herif!

Özkan SARI

(*) Babalar ve Oğullar

20 gün kadar önce bir kişi beni aradı. Kendini tanıttı. “Sizi yaklaşık 35 yıldır gıyaben tanıyorum. Ne iş yaptığınızı az-çok biliyorum” dedim.  “Tarım, bahçıvanlık, bitki yetiştirme” konularını içeren 400 sayfalık bilimsel bir eser yayınlamak istiyorum. Yardımcı olur musunuz?” dedi.

“Bir Kuruş talep etmeden yardımcı olurum. Düzeltmeleri yapıveririm. Örnek baskıyı bedelsiz yapıveririm” dedim ve iki kez O kişinin iş yerine gittim. 4-5 saat kitabın metinleri üzerinde düzenlemeler yapıverdim. Kitap 2020 yılının Mart ayına doğru okurlara ulaşacak seviyeye gelmiş durumda…

21. yüzyılda bilgiye, endüstriye çok yatırım yapan uluslar çok öne geçmeye başladı. Dünyanın en mutlu, zengin, varlıklı, müreffeh 20 ülkesini yakından incelediğimizde; bunların tümünün her türlü toprak üzerinde dijital/endüstriyel tarım yaptığını görürüz.

Almanya’yı hep şöyle tasavvur ederdim: Her şehri fabrikalarla dolu bir ülke… Ancak gidip gördüğümde bu ülkenin her karış toprağının ekili-dikili olduğunu fark ettim. Yani Almanya, Fransa, Hollanda, İtalya gibi ülkeler tarımı asla bırakmamış durumdalar.

Türkiye’de herkes çevre, erozyon, ağaçlandırma, toprağı koruma konuları açılınca, yakın zaman önce vefat eden Hayrettin Karaca’nın adını anar. Bu konularda 40 yıldır gece-gündüz bilimsel çalışmalar yapan bir diğer insan ise Sayın Halit Ulaş Bey’dir (www.ulastarim.com).

Toprağı, bitkileri, ağaçları evladı gibi seven, bütün enerjisini bu ülkenin tarımda ilerlemesi için harcayan Halit Bey’in yaptığı işler takdire şayandır.

Bolu’da bulunan mütevazı işyeri adeta bir laboratuvar, araştırma merkezi ve akademi gibidir. Tarım ile ilgili makaleler, kitaplar, dergiler, çok güzel biçimde arşivlenmiştir.

Üniversitelerde makam işgal eden, gerine gerine “Ben ziraat profesörüyüm” diyen bir çok akademisyen, Halit Bey’in bilgi birikiminin yanında karikatür gibi kalır…

Kişisel olarak tarım ile bir bağlantım yok. Yaptığım iş de tarıma çok uzak. Bu konuda en temel bilgilere bile sahip değilim. Sayın Ulaş’ın hazırladığı tarım kitabını baştan sona okuyunca cahilliğimden ötürü çok utandım. İlkokul, ortaokul ve liselerde neden bizlere hiç tarım dersi okutmadılar diye de hayıflandım.

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun bir kitabında Türk milletinin çocuklarının sinsi ABD’li eğitim uzmanları tarafından tarım konusunda bilerek cahil bırakıldığını okumuştum. Sayın Halit Bey tarımın tamamen bilime dayalı bir sektör olduğuna ilişkin örnekler anlatınca son derece şaşırdım.

Ülkemizin tarımı hızlıca küresel şebekenin bir parçası olan dev şirketlerin eline geçiyor. Yakın zamanda elimizdeki topraklar kimyasal kirlilikten, betonlaşmadan sağlıklı ürün veremez olacaktır.  

Son söz: Halit Ulaş gibi değerli insanlara ve altından daha değerli topraklarımıza sahip çıkmalıyız.

Ali Özdemir – www.aliozdemir.net

Yetenekli insanları tanıyalım

Hangi Kitap Şifalı Ola Acep?

Her yıl milyonlarca çeşitte kitap yazılıp yayınlanmakta. İnsan bazen hangi eseri okuyacağını bilemez oluyor… Kütüphanelerde, kitapçılarda ve web ortamında (e-kitap) okunmayı bekleyen binlerce kitap var.

İnsanoğlu ortalama 25 bin gün yaşıyor. İlk 10 yılı ihmal edersek geriye 20 bin gün kadar bir zaman dilimi kalıyor. İki günde bir kitap okumuş olsak bile 10 bin eseri geçemiyoruz.

Dünyanın en büyük kitaplığında (ABD – Kongre Kütüphanesi) ise 38 milyon adet eser var. Bunca büyük bir okyanustan bir çay kaşığı tadabilmek nasıl bir huzurdur anlatmak için kelimeler yetmez.

Boş vakitlerde kitap okunmaz; boş zamanda boş boş oturulur. Kitap boş vakitte ilgilenilen bir uğraş değildir. Kitapların insana verdiği bilgeliğin çok az farkında ne yazık ki…

Yüzyıllardır Anadolu topraklarında bulunan Türk milleti şifahi kültürden yazılı kültüre bir türlü adım atamamıştır. Kitaplar evlerde, duvarlarda, raflarda dekor, süs eşyası olmanın ötesine geçemiyor hala…

Çevremde ne yazık ki kitaplardan, harflerden, kelimelerden, kültürden söz açabileceğim pek arkadaşım yok. Varsa yoksa “diziler, futbol geyikleri, çelik jant, dijital klima, son model telefon, web cikcikleri, yeme-içme, uyuma” gündelik hayatı kaplıyor.

12-16 sene okula giden evlatlarımıza ne yazık ki okuma, öğrenme merakı kazandıramıyoruz. Üniversite mezunlarımız da kitaba, gazeteye, dergiye elini sürmüyor.

20 milyon kadar ailemiz var. Günlük gazete satışı 2 milyon civarı. Kaba bir hesapla 18 milyon eve hiç gazete girmiyor. 123 milyon nüfuslu Japonya’da günde 74 milyon, 82 milyon nüfuslu Almanya’da ise 22 milyon adet gazete satılıyor. Japonya’dan 15, Almanya’dan 10 kat daha az gazete okuduğumuz görülmekte…

Ortalama bir evde 1000 kitaplık köşe olması icap etmektedir. Telefona, bilgisayara, televizyona, tütüne 3-10 bin TL veren milyonlarca aile evi için 8-10 bin TL tutarlı kitap almaktan uzak duruyor. Sonra da “Bizim çocuklar hiç ders yapmaz, hiç okumaz” geyikleri.

Atalarımız, “Armut dibine düşer, süt neyse kaymak da odur, üzüm üzüme baka baka kararır, anasına bak kızını al” sözlerini boşa etmemişler.

Kitaplardan ayrı yaşayanlardan olmayın…

Ali Özdemir – www.aliozdemir.net – 21.01.2020