Biz

Biz birlikte güzeliz sevgili deniz.
Yüzün
ben baktıkça daha mavi,
kıyıların
ben bastıkça sohbetli.

Biz birlikte özgürüz sevgili deniz
Ben
sana sarıldıkça öteyim dünyadan.
Üstünde gezindikçe,
dalgalarında yükselip indikçe
razıyım uyanmaktan.

Sen,
beni kucakladıkça engin,
atlayıp bir kayalıktan
dibini bulamadığımca daha derinsin.
Kadimsin,
kalendersin,
hakimsin
ama bir gölden,
bir nehirden benimle ayrılır sesin.

Ufkunda gemilerini yürüten benim.
Seni keşfe çıkıp fırtınalarında kaybolmuş,
renkli mercanlarını yaydığın,
balıklarına yuva yaptığın batık yelkenliler ben’im.

Ben senin isminim sevgili deniz.
Seni fısıldayan,
bağıran,
adından ilhamla şiirler yazıp
şarkılar besteleyenim.

Sen,
şiddetli kabartılarınla döverken kayaları
bir sigara dumanıyla sana kederli,
keyifli,
gelgitli selamlar gönderenim.

Biz birlikte varız sevgili deniz.
Küreğim teninde gezinir,
oltam gün doğumunda istavrite kur yaparken
ve saçlarım yosun,
derim iyot kokarken tamız.

Aylardan kasım,
yine adını kaleme doladım.
Oturup kumlarına, aklımı manzarana uzattım.
Ben iyiyim,
yok yarına ilişkin kedere değer bir kaygım.
Sen de öylesin,
öyle’den öte,
yıldızlarını takmış dünyevi bir tanrıça gibi
ışık ışık süzülmektesin.

Biz
aynı nakaratta buluşmuş çift sesli bir ezgi gibi
iki sonbahar misafiriyiz şimdi.
Biraz oturup, kalkacağız mevsimden.
Kışı eldivenlerle tutup
geçeceğiz buzlu bir demden.
Sonra
açık pencerelerden sızan cik cikli sabahlara uyanacağız hep yaptığımız gibi.

Biz
aynı güz güneşinde gülümseyen
iki bilinenli denklemiz şimdi,
iyi ki …

O

Bibo no Aozora – Ryuichi Sakamoto

Bitiyor işte eylül.

Az sonra ekim gelip,

torbanın dibinde kalan yazdan azıcık üfleyip gidecek.

Sonra,

kasım görünecek yokuşun başından;

elinde baston şemsiye, başında fötr, boynunda kravatla

sepia bir zamanda salınıp, güzü ayaza itecek.

Bir kapı aralanacak peşinden.

Bir aralık ki, sırtı battaniyeli çocuklar

ellerinin buzunu, buharlı soluklarıyla çözecek.

Sobanın isinden griye çalmış duvarlarda,
üç beş yaprak kalacak takvimlerden.

Ayağı çıplak uykularda,

karbonmonoksit rüyalara dalarken battaniyeli çocuklar,

geri sayım sesleri yükselecek  gece yarısı

plastik çam ağaçlarına kırmızı toplar kondurulmuş evlerden.

Ve o

yerleşecek sokaklara,

kedinin patisine,

çatıdaki kiremite.

Arabanın direksiyonuna göz dikip

ellerimizden gövdemize yürüyecek sabahları.

Silecekle camın arasına ilişip çıtırtılı ahkamlar kesecek.

Kırmızı ışıkta mendil satan mülteci kadının,
terlikli ayağından sokulup etek uçlarına yerleşecek,

bozuk para için canını yolda bulan okulsuz keratanın
kabansız göğsünü kesecek.

O
yüz çizgileri oynamayan kaskatı bir adam gibi bekleyecek dış kapıda.

Derimizdeki  bedava sıcaklığın sosyalizmine son verecek.

Derya CESUR

Yolda…

Ağustos On Üç

Orda bir ev var uzakta

Çok değil, belki on üç fındık ocağı var aramızda.

Gri sıvasının çıplaklığından utanır gibi

tedbirli bir kuytuda…

Aniden,

dumanı tütüyor kırmızı kiremitlerin.

Derken,

buharı çöküyor arkasında uzanan yeşil taçlı tepenin.

Ağustos on üç

fakat kasımdan ayırmak güç.

Burada bunca,

burada “ben”ce bir sessizlik…

Kardeş bir iklimde,

ateşin orta yerinde,

duyum eşiğimin üstünde çığlıklar çalkalanıyor,

savaşı yenik.

Kül kül savrulan ölü dallardan

yanık tohumlar serpiliyor kara toprağa,

umudu yitik.

Orda bir dağ var uzakta,

Çok değil,

belki on üç kuş sürüsü var aramızda.

Hala nefes alırken

ve yavrular yuvalardan henüz kanat açmamışken,

devriliyor canlar kucak kucağa.

Altından bir altı varmış

göğe el vermiş dalların, yaprakların.

Öyle olunca,

Mühimi yokmuş çiçeğin, böceğin, yuvadaki yumurtanın.

Burda,

bir köy var yakında.

Bilmişler, gelmişler,

yedi yaz önce vermişler zehri toprağa.

Bulmuşlar sebeb-i ziyanı,

ekmeğin ucundan, babamızın eline bir lokma tutuşturmuşlar.

Feri sönmüş toprağın,

kaderi köküne bağlı armudun, eriğin, üzümün, elmanın.

Ağustos on üç

fakat kasımdan ayırmak güç.

Burada bunca,

burada “ben”ce bir sessizlik.

Şimdilik…

Mavi Zaman Sohbeti

Hava sohbet edecek kadar yumuşak değil aslında.
Sen orta şiddetli, ben az şekerli.

Yine geldim,
aramıza kimseyi sokmadan dünyaya sırtımı dönmek için.

Unuttuğum müzik çalara ve arada bir gelip geçenleri sessize alamadığıma üzülüyorum.

Yine de güzel seni tekrar görmek.
Gözlerimi değdirmek derinliğine
ve çizgilerinde dolaşmak uzaktan da olsa…

Aylardan kasım.
Yazarken üşüyor ellerim.
Bir de kısa çoraplarımın örtmediği,
kıyafetimden arta kalan çıplak tenim.

Yine de beklemedeyim,
Dalgalı sesinde, dantelli eteğinde unutacağım gerçekliğin özlemindeyim.
Elimde, günlerdir kapağını açmadan eskittiğim bir kitap, zihnimde birbirine çarpıp tiz sesler çıkaran sayımsız düşünce…
Bir tek, karşıma seni aldığımda biraz huzur buluyorum.

Tesadüf desem değil.
Gökyüzü bir tek senin üstünde özgür ve kuşlar yalnızca senin üstünde uçabiliyor böyle alçaktan.

Yani,
İyi ki daha fazlasın topraktan.
Bu talancı yüzyılın gücü şimdilik toprağına yetiyor dünyanın.
Yeterince cesur değil insanoğlu dalacak kadar içine bu derinliğin, bilinmezliğin, bu karanlığın.

Neden bilmem, bugün Aphareka ile konuşmak istemedim.
O da pek bir şey söylemiyor epeydir.
Ya da ben duyamayacak kadar büyük bir rabarbanın içindeyim.

Bu yüzden sana geldim,
Kokunu hatırlayıp büyüklüğünde sakinleşmeye, kalbimi bulandıran ne varsa kıyılarına bırakmaya geldim.

Daha fazla buluşmalıyız seninle.
Varlığından ilham alan adımı daha çok yazmalıyım ıslak kumlarına.
Sonra sen uzatıp serin kollarını silmelisin harflerimi.
Sen sildikçe temizlenmeliyim,
Taze bir başlangıca daha güçlü iliklenmeliyim.

Güneş çekildi az önce, gölgesiz kaldım.
Yazmak için ellerime ihtiyacım olmasaydı daha çok kalırdım.
Ama Kasım bu, haksızlık etmemem lazım.
Ben maviyi seçtim diye turuncusundan vazgeçecek değil elbet.

Sen, kapısı hiç kapanmayan dergah gibisin. Her uğrayanı karşılayıp buyur edersin.
Bense tenhalığı severim.
Tenhada edilen sohbeti, içilen çayı, az şekerli kahveyi bir de.

Bana özel değil şefkatin bilirim, herkese eşittir kudretin.
Kayırmazsın, ayırmazsın, aynı şiddetle yıkar, aynı sevecenlikle sararsın.
Fakat ben ayrı tutarım seni;
Çünkü seninle konuşmak, kendimle buluşmak gibi.

İçime doldurduğun bu taze nefes, tenime bıraktığın serin sonbahar,
Kalemime tutuşturduğun bu berduş sözcüklere minnettarım.

Bitti ellerimin nöbeti,
Şimdi yürüyüp ısınmam lazım.

Derya CESUR

Kupa Kızı ve Sinek Valesi

İnsanın sınırsız hayal gücünün ürünü olan bir demir köprü üstüydü beni gördüğün yer.

Gecenin koyu karanlığına saklanıp, gözlerimden süzülüp yere düşen gözyaşımın çığlıklarıydı belki de beni görmeni sağlayan.

Köprüler, şehirler inşa eden, uzaya istasyonlar kuran insan, ne gariptir ki başka bir insanın gönül topraklarındaki tek göz odalı evi ayakta tutamıyordu.

Sormadın bana kimsin, nesin diye… Belli ki doğruyu bulduğundan emin olduğunu sanıp boğazına kadar yanlışın içine saplanmış onca kadından biri olduğumu anlamıştın.

Yağan yağmur altında omuzlarıma geçirdiğin ceketinin sıcaklığı, ruhuma yağan yağmurların titreten nemini kurutuvermişti bir anda. Bedenlerimiz hala ıslansa da sağanak altında, ruhumun ufuklarında güneşin doğduğunu hissetmiştim.

İşte bu güneşin şefkatli dokunuşlarıydı ilk kez on dakika önce gördüğüm bir adamın evine gitmeyi kabul edişimin nedeni.

Sen bana sıcak bir kahve hazırlarken, ben sessizliğini ve ne olup bittiğini merak etmeyişinin nedenlerini sorgulamaktaydım. Odanın içinde yer alan tek kişilik bir yatak, bir sandalye masa, basit bir koltuk ve bir duvarı komple kapatan içi kitap dolu kütüphanen ile sessizliğin arasında bir bağ kurmaya çalışıp durdum.

Her şeyin farkındaydın da bu farkındalığın sitemi içerisinde gibiydin. Oysa benim tanıdıklarım, hiçbir şeyin farkında olmayıp, bu farkında olmayışlarının mutluluğu içerisinde olanlardı hep.

Nasıl oluyordu da kendi evine rızasıyla gelen çaresiz, ürkek, muhtaç, sana direnecek gücü olmayan genç bir kadının sadece gözlerine bakabiliyordun? Filmlerde olmuyor muydu senin gibi adamlar sadece, ya da benim filmimi yazan senarist senin gibi adamlar eklememiş miydi senaryoya?

Duştan çıkıp odaya girdiğimde, gözlerini kabarmış ahşap pencerenin camlarından dışarı dikmiş yağan yağmuru izliyordun. Havluyla kapalı vücudumun cama vuran görüntüsüne bile bakmadığının farkındaydım. Sen görüntümün farkında, ben ona bile bakmadığının farkında. İşte o an havluyu yer çekiminin gücüne teslim edip, tüm çıplaklığımla karşında durmak istedim. İçinde böylesine bir ruh taşıyan o bedeninin, bedenimin boşluklarını doldurup bir bütün olmalarını istedim. İstedim ama cesaret edemedim.

Hayat ne garip! Büyük, yeni evlerde, parası, arabası olan yıllardır tanıdığım bir adamın koynunda hissedemediğim güveni ve huzuru; küçük, köhne bir evde, parası, arabası olmayan henüz saatlerdir tanıdığım yabancı bir adamın tek kişilik yatağı içerisinde hissediyordum. Ben bu duygular içerisinde iken, sen kapı eşiğine serdiğin bir yer minderinin üzerinde yatmaktaydın. Sırtın bana dönüktü fakat ruhun bedenini terk etmiş, bana sımsıkı sarılmış gözlerimin tam içine bakmaktaydı, hissediyordum.

Dakikalar geçiyor, külkedisine dönüşeceğim an yaklaşıyordu. Keşke sırtını değil de yüzünü dönseydin bana ve ben o yüzünü kalbimin ipeklerine nakşetseydim gece boyu.

Beni neden evine aldığını, o gece boyunca neler düşündüğünü, sabah uyandığında beni yatağında bulamayınca neler hissettiğini hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Giderken seni uyandırmayı ne kadar çok istediğimi bilemezsin. Eğer uyandırırsam bırakıp gidememekten korktum.

Dışarı çıktığımda Kasım’ın ayazı ehlileşmiş bir kısrak gibi sakindi çünkü kar yağıyordu. Bir kar tanesi düştü dilimin ucuna. Teoman’ın şarkısı geldi o an aklıma:

”Bir kar tanesi ol kon dilimin ucuna, bir kar tanesi ol! Eri ağzımda”

Belki bir iskambil falında çıkmamıştık birbirimize… Belki ben şarkıda geçen o güzel kupa kızı, sense sinek valesi değildin ama o kar tanesiydin.

Kondun dilimin ucuna… Ve eridin.

***

Genç adam uyandığında, genç kadının gitmiş olduğunu ve kar yağdığını fark etti. Pencereye doğru yaklaştığında camın buğusuna kazınmış olan yazıyı gördü:

”Hoşça kal!”

***

Özkan SARI