Elegy*

The Silent Room  – To Eternity

23:50…

Bir müzik,

bir defter,

bir kalem,

bir de yatak düştü gecenin kesesinden.

Elsiz ayaksız zamanın

en benim köşesinden.

Beş vagonluk trenin

tutunup en gerisinden,

kalan ard’ı

sükunetle izleyen hissesinden…

00:05…

Bir melodi akıp gidiyor

yıllanmış kilimin,

lambaderin,

çizilmiş kelimelerin üzerinden.

Karnımda köpürüp ağzıma akın etmiş yedi bin dikenli cümle

dilimdeki yarıklarda kavgacı yumruklar sallıyor,

en birikmişinden.

00:25…

Biten,

çok hissedip az düşündüğüm,

sözümü kalemle yürüttüğüm

kim bilir kaçıncı devrik dün?

Ve gelen,

haznesi dolu,

tetiği tutuk bir tüfek gibi

faydasız bir potansiyelin

yutturulmuş bir gerçekliği

gerinerek karşılayacağı

kim bilir kaçıncı gün?

Derya CESUR

*Elegy : Ağıt (Müzik Terimi)

Mikrofon Açık!

Hani bazen mikrofon açık unutulur da konuşmacının tüm konuştukları duyulur… Aslında programın akışının dışında yaşanan bir olaydır bu ve istenmeyen sonuçlara neden olabilir.

Benim de ara ara böyle istenmeyen küçük kazalarım olur. Özenle, kelimeleri seçe seçe, tekrar tekrar üzerinden geçerek yayınladığım yazılarımı bitirmemin hemen ardından, kalemimin kapağını açık unuturum. Planlı yazım faaliyetimin dışında gelişen ve kimsenin okumayacağını düşündüğüm kelimeleri ardı ardına sıralar, el ele tutuştururum. Özenmem, kelimeleri seçmem ve tekrar üzerinden geçmem. Orası sahnenin arkasında, seyirciden uzakta kuralsız bir alandır.

Kalemimin kapağı açık kaldıysa ve karalamaya başladıysa yer yer beyefendi, yer yer serseri kelimeler… Ve siz okuduysanız bu başıboş cümleleri,  bunun bir iş kazası olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Argo kelimelerimin rahatsız edici haykırışlarını duyarsanız eğer, kusura bakmayın ama bu konudaki burun kıvırışlarınızı ciddiye alamam, çünkü siz de fazlasıyla kullanıyorsunuz onları mikrofonun kapalı olduğu zamanlarda. Değil mi?

Peki, neden mikrofonun açık olduğu zamanlarda sarf ettiğimiz kelimelerle mikrofonun kapalı olduğu zamanlarda sarf ettiklerimiz çoğunlukla birbirine tezat oluşturur hiç düşündünüz mü? Kapalı olduğunda söylediklerimizin daha çok asıl ve samimi görüşlerimiz olduğu aşikâr iken, açık olduğunda söylediklerimiz neden gerçeklik ve samimiyetten uzak olur?

Fark, sahnenin neresinde durduğumuz ile ilgilidir. Sahnenin tam ortasında ışıklar altında ve seyircinin bakışları üzerimizdeyken, genellikle kendi benliğimizden uzak, seyircinin görmek ve duymak istediklerine yönelik sahte bir surete bürünürüz. Çünkü seyirci için sizin doğrularınızın ve acıtan gerçeklerinizin bir önemi yoktur. Ne kadar seyircinin duymak istediklerini dillendirir ve görmek istediklerini sahnelerseniz, seyircinin de takdirini kazanırsınız.

Sahnenin arkasında gözlerden uzak karanlık bir alanda ise kendi benliğimize bürünüveririz. Orada sadece bir seyirci vardır, o da kendimiz. Kendinizi kandıramazsınız. Seyirci koltuğunda otururken başka bir konuşmacının sizin duymak ve görmek istediklerinizi sergilemesi beklentisi içerisinde olabilirsiniz fakat konuşmacının(oyuncunun) da dinleyicinin(seyircinin) de siz olduğunuz bir ortamda kendinizi kandıramazsınız. İşte bu ortamda(mikrofon kapalı iken) başkaları tarafından fark edilirseniz, o başkalarının hayal kırıklığına neden olabilirsiniz. Buradaki ayrımı iyi yapmalıyız. Gerçeklerin sıklıkla kulağımızdan ve gözümüzden içeri girmesini istemeyiz. Gerçekler, özellikle akıl almaz insan ırkının şekillendirdiği bu gezegenin gerçekleri oldukça rahatsız edicidir. 

Biliyorum! Kalemimin kapağını(mikrofonu) açık unuttuğumu düşündünüz ve merakla serseri ve argo kelimelerimin izini sürdünüz. Ama yazarken kelimeleri yine özenle seçmeye çalıştım ve tekrar üzerinden geçtim. Yani aslında o yazı bu yazı değil…

Mikrofon açık!

Şimdi müsaadenizle sahneden iniyorum. Sahne arkasında küçük bir işim var.

Yine bazılarınız çok kapalı ve kafa karıştırıcı yazdığımı düşünebilir.

Ne yapayım?

Bu kadarını becerebiliyorum.

Özkan SARI

Bir Kadının Kaleminden

Bazen söylenene hiçbir zaman ulaşmayacağını bildiğin sözler kanatlandırırsın göklere, yazılanın adresine teslim edilmeyeceğini bildiğin kelimeler serpiştirirsin kâğıtlara. Neden yaptığını bilmeden… Ama mutlaka yapman gerektiğini bildiğin!

İşte öyle bir akşam…

İşte öyle serpiştirilmiş kelimeler boş sayfalara, bir kadının kaleminden;

Rotası belli mağrur bir gemiyken bir zamanlar, sen benim limanlarımı bombaladın. Şimdi azgın dalgaların yönünü tayin ettiği, tuzlu suyun her geçen gün bedenini aşındıran, küreksiz kalmış bir kayığım okyanuslarda.

Sen, benim şehirlerimi ateşe verdin, lunaparklarımda anne babasının elinden tutmuş küçük kız çocuklarının yüzündeki gülücüklerdi yaktığın, öylesine yükseldi ki dumanlarım, o masmavi göklerim birer kömür karası şimdi, yağmurlarımın yerinde kül fırtınaları, güneşimin kadife elleri arasında, duman bulutlarından muhafızların zindan parmaklıkları.

Sen, benim kuş yuvalarımı bozdun, her biri sana beslediğim duygularımdan vücuda gelen kırlangıçların, martıların, leyleklerin, sakaların yuvalarını… Göremezsin sen, kaçışmakta her biri bir yöne şimdi, güvendikleri gönülden uzaklaşmaktalar, geride bıraktıkları bozulmuş yuvalar ve yerlere düşüp parçalanmış yumurtalar.

Ya ben!

Ben, sana sığındığım limanım, gemimin yelkenine yön veren rüzgârım dedim. Bozdum rotamı tayin eden pusulalarımı, yolun yolum dedim.

Ben, sana şehirlerimin anahtarlarını verdim, gel beraber tamir edelim zarar görmüş yollarımı, köprülerimi… Gel beraber uçuralım masmavi gökyüzümde uçurtmaları, yağmurlarımda ıslanalım, kışlarımda hasta olalım ama gel beraber selamlayalım yaz’ımın güneşini ve gel beraber savuşturalım ürperdiğim gecelerimi dedim.

Dedim ki ben; sana soyundum tüm çıplaklığımla, gel nüfuz et damarlarıma, hücrelerime… Okşa ipek teninle ayva tüylerimi ve gel kokla tüm teslimiyetimle aşk kokulu göğüslerimi…

Doğru, oksijensiz bir ciğer, küllenmiş bir orman, metruk bir şehirim şimdi.

Şimdi!

Ama biliyorum ki yarın bir tomurcuk patlak verecek çorak topraklarım içinde ve o tomurcuk fidana, o fidan yeni bir geleceğe büyüyecek. O fidan ciğerlerime oksijen, kuşlarıma yuva, kayığıma rota olacak.

Ve ben, senin götürdüklerini, başkasının getirmesini bekleyeceğim.

Ve ben, senin getirdiklerini, kimseye götürmeyeceğim!

Özkan SARI

Kafam Karışık…

Akşamın romantizmini çoktan geride bırakıp gecenin dibi gözükmeyen kuyularından yükselen sesleri dinlemekteyim. Ne kadar söz versem de kendime, yine oltamı hazırlayıp salacağım o kör kuyulara, çekeceğim yukarı o seslerin sahibi düşünceleri ve günahını kabullenip cezasına razı geldiğim, kadehimin en uğrak sakinine meze edeceğim. Sonra da kadehimin sakinini damarlarımda usul usul akan kanıma buyur edeceğim. O çağladıkça kanımda, ben sakinleşeceğim.

Sakinliğimin labirentlerinde gezinen bir fare gibiyim. Çıkışı falan aradığım yok, gezinmekteyim aheste aheste, çıkmaz sokakların duvarlarına başımı vurup, bir pervasız kahkaha eşliğinde sonraki çıkmaz sokağa yürümekteyim.

Bir ses işitmekteyim uzaktan adımı seslenen. Tanıdık bir ses ama tanıyamamaktayım. Ciddiyetimi sabaha kadar izne ayırmış bir sakin olarak ciddiyetsizce kahkahalar eşliğinde ben de seslenmekteyim: kim o?

Neredeyim iyice karıştırmaktayım. Labirentin içinde gezinen bir fare miyim yoksa gecenin derin kuyularında olta avı yapan bir avcı mı yoksa evinin salonundaki dedesinden kalma ahşap koltuğa gömülmüş bir sarhoş mu? Yok yok… Hiçbiri değilim. Ben aslında yokum(bir serseri kahkaha daha).

Flu bir görüntünün içinden, yaklaştıkça netleşen biri bana doğru gelmekte. Adımı seslenmekte… Aaa! Kalemim bu!

‘’Ulan sen hangi ara canlandın da bana sesleniyorsun. En son ben seni masanın üzerinde bırakmıştım.’’

‘’Ben hep canlıydım abi. Unuttun mu? Sen benim kulağıma fısıldarsın, ben kâğıda dökerim sözcüklerini. Baktım kayboldun ortalıktan, aramaya geldim.’’

‘’Buldun işte! Git seninle uğraşamam şimdi.’’

‘’Akşam gelen mektubuna cevap yazacaktık unuttun mu?’’

‘’Haa şu mektup! Haber ver kâğıda gelsin, söyleyeceklerim var.’’

Sonra kalem koşarak gitti ve kâğıdın elinden tutarak birlikte geri geldiler. Bu sırada labirentte bir fare hala kafasını çıkmaz sokakların duvarlarına vurmakta, bir avcı kör kuyulara olta sallamaktaydı. Ben ise onları izleyip keyiflenmekte, boşalan kadehleri doldurup daha da sakinleşmekteydim.

‘’Biz hazırız abi’’

‘’Dinle öyleyse dostum, dinle ki anlat kâğıda; dinlediklerini… Dinle ki içir kâğıda; demlediklerimi…’’

Ama baştan söyleyeyim; öyle efendisini, beyefendisini, kibarını seçmeyeceğim kelimelerin. Eskisi gibi karşıma oturtup, saçını başını tarayıp, takım elbiselerini giydirmeyeceğim. Anlatmayacağım öyle uzun uzun saymayı sevmeyi, iyiyi kötüyü, küçüğü büyüğü, tutuşturmayacağım ellerine en kokulusundan, en renklisinden buket buket çiçekler. Öldürülmelerine izin vermeyeceğim, kanlı bir zarf içerisinde geri gönderilip cenaze merasimlerini düzenlemeyeceğim artık.

Hatta hiç cevap vermeyeceğim. Vazgeçtim.

Daha çok işim var.

Önce bir fareye labirentin çıkışını bulduracağım, ardından bir olta avcısına kuyuları kapatacağım. En sonunda da bir sarhoşu ayıltacak, sonra yok olacağım.

Kusuruma bakmayın. Kafam karıştı iyice… Sizinki de karıştı mı?

Okuduklarınızdan bir şey anlamadıysanız eğer; affola…

Yok, eğer anladıysanız; o zaman da keyfola…

Özkan SARI

Kalemin ağzına bir parmak hüzün çalmak…

Ne ilk’inin ne de son’unun artık çok uzun kalmadığı baharlar yaşıyoruz. Yaz ile kış; sanki bizim ne ilkimiz ne de sonumuz var biz tek’iz dercesine ambargo uygulamakta diğerlerine. Sırayla el değiştirmekteler hükmettikleri diyarlarda. Bilmezler mi ki sonbaharlar yaşanmazsa edebiyat eksik kalır. Hüznün mevsimidir sonbahar… Hüzün eksik kalır. Edebiyatçılar isyan etmesin, ağızlarına(kalemlerine) bir parmak bal(hüzün) çalalım dercesine bir iki hafta ya yaşanıyor ya yaşanmıyor baharlar… Ne ilk’i ne de son’u. Kime şikayet etmeliyiz peki?

Şey… Bak ben sana ne diyecektim, yine farklı yerlere dalıp gittim. Neden oluyor biliyor musun? Bir maddenin, canlının ya da bir kavramın görünen ya da gösterilen kısmına değil de, görünmeyen ya da gösterilmeyen kısmına bakmaya çalıştığım için oluyor bu dalıp gitmeler. İşte o görünmeyen kısımları görmeye çalışırken; ‘’nasıl?’’ yerine ‘’neden?’’ diye sorduğum için oluyor. Neden zorluyorsun değil mi ama. Görüneni gör, seslenileni duy yeter. Yetmiyor!

Bak, yine söyleyemeden senin için biriktirdiklerimi başka konulara daldım. Mazur gör ne olursun. Mazur gör ama görüneni değil, görünmeyeni gör.

Şey diyecektim. Kitap okur musun? Ben pek okumam, kıskanırım o kitapları yazanları, nasıl yazarlar sayfalarca, her bir cümleyi birbirine sevdalı kılarcasına… Hep hayal etmişimdir; yazar, kelimeleri çuvallara doldurur, geniş bir alana hepsini döker, sonra sırayla o kelimeleri birbirine meftun kılmak için yan yana getirir. Artık ten uyumu mu desek, ruh ikizi mi bilemiyorum. İşte o birbirine meftun kelimeleri bulunca, sevda saçan cümleler gelir vücuda… Gülme! Ben hep böyle olduğunu düşünürüm çocukluğumdan beri. Ama öyle değilmiş biliyor musun? Nereden mi biliyorum? Kendimden!

Çuvalı falan unut şimdi. Marifet kelimeleri bir araya getirmekte değil, onlara bir ruh bahşedebilmekte;

‘’Kuş’’ kelimesini okuduğunda gönlünün tellerine konmuyorsa kırlangıçlar, ruhunun göz göz olmuş boşluklarına yuva yapmıyorsa arı kuşları…

‘’Rüzgâr’’ kelimesini okuduğunda ılık bir esinti okşamıyorsa gerdanını, kurumuş yaprak kokusu, yeni ıslanmış toprak kokusunu buyur etmiyorsa burnun ciğerlerine…

‘’Hasret’’ kelimesini okuduğunda sıkışmıyorsa kalbin, zihninde her biri bir yere çöreklenmiş düşünceleri kovup kendi oturmuyorsa en başköşeye en ağırından bir özlem…

İşte o zaman o kelimeler mürekkep lekesinden başka bir şey değildir. Tatsız, tuzsuz ve ruhsuz…

Hay Allah! Bak ben sana neler anlatacaktım, neler saklamıştım senin için fakat yine başka âlemlere daldık.

O zaman şimdi dinle!

Ben sana bir şeyler anlatmasına anlatacağım da sahi sen kimsin?

Nesin? Necisin? Kiminlesin? Var mısın yok mu? Az mısın çok mu?

Kime yazdığımı bilmediğim kaç bininci satırlar bunlar. İlk değiller, son da olmayacaklar.

Peki ya sen? Sen hep orada mı olacaksın?

Peki ya ben? ‘’nasıl’’ yerine ‘’neden’’ diye mi soracağım sorularımı?

Neden zorluyorsun değil mi ama. Görüneni gör, seslenileni duy yeter. Yetmiyor!

Şey… Sahi sen kimsin ya?

Özkan SARI