İçimdeki Kadınlar

Ben biraz kalabalık biriyim.
Kendime misafir gibi yaşamam bu yüzden biraz.
Aynadaki yansımayla göz göze gelip,
bir yabancıya bakar gibi bakmam,
biraz oturup sonra gidecek gibi olmam,
bu yüzden.

Arkamda bıraktığım yıllar uzadıkça yenileri eklendi kadroya. Yıllar önce okuduğum “Siyah Süt” de olduğu gibi bahsetmek istedim biraz bizden;
kimi şenlikli, kimi meyus halimizden.

Bayan Heveskar’dan başlamalıyım söze.
Meraklı, keşfetmeye açık ve heyecanlı…
Onu gençken tanımalıydınız. Bitmek tükenmek bilmeyen bir ruhla çalışır, ilham aldığı şeylerin peşinden sürüklenir, “Ben de yapabilirim !” diyen cesur iradesinin ardından oradan oraya durmaksızın koşardı. Kısacık zamanlara muazzam devinimler sığdırır, bundan asla bıkmazdı.
Şimdilerde, çok karşılaşmıyoruz.
Nihilzade Sultan şişmanladığı için mi bilmem – yeri daralmış olabilir – nicedir göstermiyor yüzünü.

Bayan Merdümgiriz de eskidir içimde.
Lakin gençliğinde daha az çıkardı sahneye.
Uzlet düşlerimin perde arkasında o vardır, yalnızlığımda aratmaz kimseleri.
Bir kitap atıp çantaya, gidip otururuz manzaralı bir yere. Bir çay ve tatlı söyler sayfaların arasına dalarız. Yazarız bazen de. Satırlar atlatırken duygularımıza, bizden hariç her şeyi arkada bırakır,  kelimeli sessizliklerin tadını çıkarırız.
Yaş aldıkça elimden daha çok tutar oldu Merdümgiriz. Bir bakıyorum alıp kumsala sürüklemiş, bir bakıyorum, dingin müziklerin çaldığı kimsesiz odalarda bir defterin başına oturtmuş beni. Şöyle bir durup da “Ne oluyor yahu?” diye bakınanı küme düşüren bu zorba yüzyılda, belki de onsuz kaybolurdum, kim bilir?

Lakin bu aralar ne zaman gelse Bayan Hüzünbazı’ı da getiriyor yanında. Beni unutup koyu sohbetlere dalıyorlar. Özlemekten, eskimekten, vazgeçmekten bahsedip duruyorlar. Öyle akıcı konuşuyorlar ki, onları dinlerken dalıp gidiyorum. Arada Bayan Delidolu gelip dağıtmasa ortalığı, gitmeye niyetleri yok, biliyorum.

Akıl erdiremediğim bir kadın Bayan Delidolu.
Cesur, pırıltılı, yüksek sesli ve baştan ayağa sürprizlerle dolu.
Diğerlerinden fırsat bulduğunda sahneye atlayıp “Ceee !” diye bağırıp ruhumu kurtarıyor. Kılıktan kılığa girip bana zamanı, zamanın ayıbını ve üzerimize yığdığı molozları unutturup gülüşlü ‘şimdi’ ler yaşatıyor. Onunla yalnız kalabildiğim zamanlarda insan ilişkilerim başkalaşıyor. Çünkü dilbaz bir kadın o. Herkesin duymak isteyeceği şeyleri bilen, sivri dilini nükteli üslubuyla ehlileştirebilen biri. 

Güzel kıyafetleri, cesur aksesuarları seviyor Bayan Delidolu. Sıradanlığa, tekdüzeliğe karşı bitmeyen bir savaş  veriyor. Mutlu müzikler dinliyoruz birlikte, çapkın şarkılar söylüyoruz el ele. İşte o anlarda, kendimizi pek güzel hissediyoruz. Dünya, bu dünya değilmiş gibi şakıyarak gülüyor, yanımızdakileri mest ediyoruz.

Gezmeyi çok seviyor Delidolu.
Hiçbir yere sığmıyor, hiçbir yerli olmak istemiyor.
Sık sık yollara düşüyor aklı. Gidemediği her şehir, yürüyemediği her güzel sokak canını sıkıyor.
“Bu kadar çalışmak mı olurmuş? Ölmeyecek misiniz siz?” diye diye kahkahalar atıyor.
Ne güzel kadın o!  Hep genç, hep hayat dolu .
Tek kusuru var.
Enerjisini mekanlardan ve eylemlerden alıyor. “Sessizlik ve kimsesizlik beni boğuyor.” deyip, kapıyı çarpıp çıkıyor sahneden. Fena oluyorum gidince; çünkü ortalık Nihilzade Sultan’a kalıyor.

Ondan bahsetmek yoruyor beni. Onunla baş başa kalmak, sanki, zamanı yavaşlatıyor. Nihilzade Sultan içimde konaklamaya başlayalı çok zaman olmadı. Postpartum bunalımını fırsat bilip sızdı açık kapıdan, sonra, ne yapsam gönderemedim. Bazen, akışkan bir sıvı gibi dağılıp vücudumdaki tüm boşluklara dağıldığını hissediyorum.
Civa gibi ağır ve zehirli.
O gelince daha çok çekiliyorum yere doğru.
Hiçlik, iliklerime doluyor.
Kendini tekrar eden günler müebbet bir hapse dönüşüyor.
Öfkeli yükselişleri, sabrını zorlayana haddini bildirme ateşi
köpürdüğü yeri yakıyor; çoğu kez zavallı midemi.
O, aklımın iplerinden tuttuğunda
ne bugün,
ne gelecek,
ne de aynada baktığım yüz…
Hiçbiri bir şey söylemiyor.
Sanki bir Oblomov gelip oturuyor göğsüme,
yaşamak külfete dönüşüyor.

Derken nereden, hangi kitabın, filmin ya da şarkının içinden çıkıp geliyorsa Bayan Gizemli ile karşılaşıyoruz.
Dinlemeyi en sevdiğim kadın…
Çamura dönmüş nehirdeki altın tozlarını bulup çıkarıyor.
Canımı sıkanlardan,
yolunda gitmeyenlerden,
çok isteyip de olduramadığım şeylerden hayırlar üretip, tohumlarını etrafa saçıyor.
Bunca keskin kadının arasında nasıl yaşıyor, onlar sahnedeyken nereye saklanıyor, bilmiyorum.
Bir ağaca,
yüzdüğü denize,
sırtını dayadığı toprağa,
başını kaldırdığı göğe hayran,
onunla bir, onunla tamam bir kadın Bayan Gizemli.
Hırstan, egodan, gösterişten, hedeflerden, iddialardan vazgeçmiş, yalnızca varoluş amacını anlamayı dert edinmiş bir yalnız.
“Ne kalacak bunca debdebeden geriye?” diye soruyor.
“Bu gerçek değil. Kazanmak ve kaybetmek, iki sonsuz uçlu kelime sadece. Kendi ellerimizle kurduğumuz, önü cehalet, sonu kıyamet bir dekorun içinde sevgisiz, umutsuz, öfkeli insanlara dönüştük. İcat ettiğimiz nesnelerin köleleri olduk. Bu mu olacak ömrümüzün özeti, biz bu kadar mıyız?” diye cevabını aşkın sorular soruyor.
Ona diyorum ki, “Belki bu kadardır, nereden biliyorsun?”
“Bilmiyorum, yalnızca seziyorum.” deyip o sevdiğim, huzurlu sessizliğine bürünüyor.
Kapatıp gözlerimi, susuyorum ben de.
Konuşursam gidecek,
bir korna çalarsa gidecek,
bir çocuk ağlarsa yakınlarda bir yerde, gidecek.
Ben dünyanın gürültüsünü duymaya başladığımda gidecek
ve kim bilir ne zaman tekrar gelecek?

Ben biraz kalabalık biriyim.
Kendime misafir gibi yaşamam bu yüzden biraz.
Aynadaki yansımayla göz göze gelip,
bir yabancıya bakar gibi bakmam,
biraz oturup sonra gidecek gibi olmam,
bu yüzden.

Derya CESUR
(Haziran 2020)

Kim Olduğunu Biliyorum

Elegy – Adam Hurst

Kim olduğunu biliyorum.

Sevgilim diye tutup gezindiğim elinle başımı gövdemden ayırıp bir konteynıra atarken güle gerine sokaklarda dolaşan,
masumiyeti benden çok önce çürümüş,
önü hiç oyuncaksız, karnı hiç aç, cebi hiç harçlıksız bırakılmamış,
lakin yüreği sıcak bağlardan, kadife duygulardan,
kolları sebepsiz kucaklaşmalardan,
başı, şefkatli dizlerden nasibini almamış bir yoksulsun sen.
Dışında taklit bir baharla gülümserken
içindeki kutup kışlarını büyüten bir ziyan insansın sen.

Kim olduğunu biliyorum.
Bütün çocukluğu öfkeli muhafazakar bir adamın şiddetli babalığına,
silik, yok bir annenin süresiz susuşlarına çapalanmış,
sevda diye bildiği ilk şeyi karşı evin açık penceresine,
taş merdivende bekleyen bir çift kırmızı terliğe düşürmüş,
gidip alayım derken,
ayağı namus bekçilerine,
geleneklere,
cepteki deliğe,
içine tükürsen yeridir bir yazgıya takılmış kurbansın sen.

Yan baksa da, düz baksa da istenmemiş,
ellerin tersine yakıştırılmış,
sevgiden yitirdiğini, eğreti küheylanlığından doğurmaya çabalayan,
ergenliğini rüyasına hapsedip,
tutkularından kanserli fantaziler inşa eden bir yitiksin sen.

Kral olabildiğin yegane yerinde,
her gün yüzlerce insanı taşıdığın,
tavanında binlerce nefes şahitken beni kaçırdığın arabanda bana küfürler savururken anladım;
gerçek anlamda hiç sevilmemişti başın,
hiç aşkla bakılmamıştı yüzün,
kaba ellerin kibar gözyaşlarına dokunmamıştı hiç.
Bana vahşice saldırırken , bileklerimi keserken, cansız bedenime tecavüz ederken
tüm geçmişinden intikam alıyordun;
değersiz çocukluğundan, bastırılmış gençliğinden, işe yaramaz yetişkinliğinden…

Ben öldüm,
sen yaşadın.
Ben ölüyken de vardım;
sevdiklerimde, konuştuklarımda, gülümsediğim fotoğraflarda…
Sen ise hiç yoktun, katilim olana dek.
Bir özge candım ve herkeste öyle kaldım,
sen
beddualı hayatından, yaşadığından da kötü ayrıldın.

Kim olduğunu biliyorum.
Kimseye sormadılar, iki ayrı evden getirilmiş iki ayrı vazo gibi koydular bizi yan yana.
Oysa
aşağı mahalledeki kumral güzeli kızı seviyordun
ama bunu bir tek sen biliyordun.
Onu münasibine verdiler, seni denginle everdiler.
Hiç ısınmadı gönlün gönlüme.
O da bir garip gönüldür demedi kendi kendine.
Aşım suç oldu sofrada, saçım dert oldu sokakta, sesim zul oldu odada.
Gelsem yerin dardı,
gitsem
öte yanda ne işim vardı?
Kavuşamamalarını gördün bende sen.
Abilerin, amcaların çatılmış kaşlarını,
teyzelerin “evlilikte keramet vardır” diyen yalancı dillerini gördün.
Konuşsam dövdün, sussam dövdün.
Gülsem sövdün, gülmesem yine…
Bütün derdin kendin iken toprağa beni gömdün.

Kim olduğunu biliyorum.
Aynı batında cana bürünmüş yarımdın.
Köşesi ataçlı ilkokul defterine karışmıştı çığlığım.
Meraktan kocaman olmuş gözlerin babamın suskunluğunu, annemin gözyaşını silmişti.
Öyle kocaman bakmıştın ki, evim sen olacaksın sanmıştım.

Oysa sen, senden başka herkestin.
Annenin veli nimetiydin,
babandın, amcandın, kahvehanenin işsiz güçsüz ahlakçı takımıydın.
Bahçe duvarını aşmamıştı başım, henüz on yedi olmamıştı yaşım, geldi bir el dayandı boğazıma.
Bilmediğim yerlerim acıdı, böğürdüm,
başımı toprağa çarpa çarpa öğürdüm.
Kanatana kadar ısırdığım koca ellerini kokusundan tanıdım.

Kim olduğunu biliyorum.
Kapıya varıp düştüm eşiğe, sen buldun.
“Abi” dedim, “O”
O !

Sarılmadın, kaldırmadın, “Sus !” dedin, kendi sesinin yankısından korkarak.
“Tek ses etme, sus !”
Daha da konuşmadım ben.
İnfaz çıktı meclisten,
mahsule dadanan domuzları vurdukları bir tüfek vardı,
onu verip eline yolladılar peşimden.
Yine kocaman oldu gözlerin, belli ki bu kez kederden.
Senden daha kısa sürdü ölümüm.
Ben suskun bir anıya dönüştüm, sen örfün zindanında maphus düştün.

Kim olduğunu biliyorum.
Akşam evime dönen yolda arkamdan yürüyüp bıçağını kalbime batırdığında gördüm seni.
İtilmişliğini,
yitmişliğini,
sevgiyle hiç buluşmamış kaskatı gözlerini,
işittiğin küfürleri,
kovulmuşluğu,
tiksinmişliği,
evlerden,
odalardan gönderilmişliği,
nefreti,
hiçliği,
geri dönülmezliği gördüm.

Çamurdan hayatının intikamını aldın yirmi yaş kanımla.
Zayıf bedenim üzerindeki gücünü hissedip kıvanç çıkardın leş ruhuna.
Öldürdün beni,
kaçtın bataklığına.

Kim olduğunuzu biliyorum.
Ya da
hiç olmadığınızı…

Gören Olmaz

Una Luna – Il Vicolo

Arsız bir rüzgâr eser,
kitabın sayfaları açılır,
kurumuş bir gül düşer yere, gören olmaz.

Siyah paltolu yaşlı bir adam bastonuna dayanarak yalnız yürüyordur karlı yolda, gökyüzü gridir, alıcı kuşlar adamın başında dönüyordur.
Saçlarını topuz yapmış, beyaz elbiseli bir kadın geçmişi çiğniyordur çıplak ayaklarıyla.
Meczubun biri keman çalıyordur uzakta, aşığın biri kadının çiğnediği geçmişe kaldırıyordur son kadehini, burnunu koluna siliyor, ağlıyordur.

Biri İstanbul’u duymaya çalışıyordur, şiirdeki gibi ve hatta gözleri inadına açık!
Sarı yapraklardan adamlar savruluyordur rüzgârda, biri gelip süpürüyordur iş icabı!

Yağmur yağıyordur şehre, kaldırımlar ıslanıyor, üstü ıslak küçük bir çocuk titriyordur köşede.
Umutları koltuğunun altında bir adam, gökkuşağının altından geçmeye çalışıyordur kimse görmeden.

Biri veda ediyordur sevdiğine, öteki kavuşuyordur ayrılanlardan haberi olmadan.
Kovadaki istavrit hayatın anlamını sorguluyordur son nefesini vermeden önce.
Martı gülüyor, çocuk üzülüyordur denize düşen simide.

Arsız bir rüzgâr eser,
kitabın sayfaları açılır,
kurumuş bir gül düşer yere,
gören olmaz.

Aynı Şarkıdan.
5 KASIM 2010
ÇORLU
Ali Gülcü