Oyun

Uzun zamandır bir arkadaşımla şöyle bir oyun oynuyoruz; birbirimize bir cümle yazıp yolluyoruz ve bu cümle üzerine uzunca bir açılım yapıp tarafsız davranacağını düşündüğümüz yazar bir büyüğümüze gönderiyoruz. Tek kişilik jürimiz oylamasını yapıyor ve haftanın kazananını gerekçeleriyle bize bildiriyor.

Cümle her konuda olabilir. Herhangi bir kısıtlama yok. Tek kıstas; cümle ile ilgili açılım yaparken hayal gücümüzü kullanmak.

Bu hafta ilk cümleyi arkadaşım yolladı;

“Ben sevdiğin kadınım, bana âşık olduğunu söylediğin o ilk andaki bakışlarını anlat.”

Önce biraz garipsedim. Her zamanki cümlelerden farklıydı bu seferki. Sonrasında yaşayacaklarımızla eksik parçalar yerine oturacaktı fakat henüz değil.

İlk boş anımda oturdum bilgisayarımın karşısına, nasıl anlatılır ve tarif edilirdi ki böyle bir cümle? Ne kadar uzun olabilirdi ki bir bakışın tarifi ve ben bugüne kadar hiçbir kadına böyle bakmamışken?

Önümde açık duran Word sayfası üzerinde imleç yanıp sönüyordu fakat dakikalar geçmesine rağmen ben henüz bir harfe bile dokunmamıştım.

Kendimce zihnimde sahneler yaratıyor, karşımda duran kadının gözlerine bakıyor, hayal gücümü zorluyordum. Daha önce hiç hissetmediğim bir duyguyu yazmak, bu oyuna başladığımızdan bu yana hiç olmadığı kadar zorluyordu beni.

Konsantre olup bir yerden başlamalıydım. Tam o sırada kulağıma yaz mevsiminin misafirleri kırlangıç sesleri ilişti. Aklıma kuşlar geldi; kırlangıçlar, arı kuşları, kanaryalar ve daha birçokları. Geçmişten bugüne sayısız aşk hikâyesinin, efsanesinin kahramanıydı onlar. Neden benim kalemime de yol göstermesinler ki diye düşündüm…

Kelimeler de sürü gibi hareket ediyor bazen, ilkini özgür bırakmadan kâğıt üzerine diğerleri mıh gibi çakılıp kalıyor oldukları yere.

Ve ilk kelimeyi özgür bıraktım…

“İnsan vücudu artık en küçük yapı taşına kadar bilinmekte. İnsanlığın ürettiği teknolojik cihazlar ile görünmeyen noktalarımız bile ayrıntılarıyla incelenebiliyor. Gizlimiz saklımız yok kısacası…

Peki ya ruhumuz? Onu tam anlamıyla öğrenebildik mi? Hangi teknolojik cihaz ile görebiliyor, inceleyebiliyoruz?

Ölüm diye adlandırdığımız, ruh ve bedenin birlikteliğinin son bulacağı o ana kadar ikisi ayrılmaz bir bütün. Birazdan anlatacaklarımı sana bedenim üzerinden anlatamam. Ruhum üzerinden anlatmalıyım ki… Gizemli topraklarımda neler olup bittiğini izah edebileyim.

Çocukluğumdan beri ruhum üzerine tezahür eden düşünce; bu evrende bulunmayan, zaman, madde ve mekân algısının içinde yaşadığımız dünya ile karşılaştırılamayacak kadar farklı olduğu bir evren olmasıydı. Evrenin yöneticisinin hayal gücüm olduğu, bir parmak şıklatmamla şehirler kurduğum, bir parmak şıklatmamla dağlar yıktığım diyarlar.

Yine de bu diyarlarda olup bitenlerin, olup bitirdiklerimin, bedenimizin içinde yaşadığı dünya ve olaylardan tamamen bağımsız olduğunu söyleyemem. Dünya hayatında yaşadığın acı, korku, sevinç, mutluluk, hayal kırıklığı, pişmanlık ve benzeri duyguları, ruhunda, hayal gücünün gücü nispetinde farklı kurgular içinde yaşayabilirsin.

Şimdi beni iyi dinle…

Önceleri ruhum, ucu bucağı görünmeyen, rüzgâr esintilerinin toz kaldırdığı kurak topraklar gibiydi. Ara ara dar sokaklı mütavazı şehirler inşa eder, taş döşeli sokaklarında gezer, yaprakları kelimelerden bir şiir ağacı altında soluklanırdım. Çok uzun sürmez, ertesi gün yerlerinde yine kızıl toz zerreleri eserdi.

Bir gün geldi ki, o gün ruhumun diyarlarında rüzgâr esmez, etraf tozmaz oldu. O güne dek istikrarlı bir canlı hayatının olmadığı topraklarımda bir hareket hissediyordum. Önce yerler yeşerdi ve tüm toprak çimene büründü. Zaman ilerledikçe çimler arasında farklı böcekler ve minik kemirgenler belirdi. Yeni bir yaşam başlıyordu. Bu yaşamın dünyadaki bedenim üzerindeki izdüşümü; belki allaşan bir yanak, belki de daha hızlı atan bir kalp, belki de bir çift gözden kaçırılan bana ait bir çift gözdü!

Çok hızlı ilerledi her şey,  ruhum benim iradem dışında şekil alıyordu adeta.  Kuşlar! Ah evet kuşlar… Tüm gökyüzünü kaplamışlardı, küçüklü büyüklü rengârenk kuşlar. İspinozlar, turnalar, kırlangıçlar ve daha niceleri. Neler oluyordu, nereden gelmişlerdi, kim getirmişti?

Yaşadığımız dünyada seninle bedenlerimiz ne kadar yakınlaşır ve ne kadar uzun süre birbirlerine yakın dururlarsa, ruhumda da o denli değişiklikler meydana geliyordu. Fark ettiğim bir şey daha olmuştu, ruhumda gerçekleşen her bir olayın, bedenimde bir karşılığı vardı. Hem de her birinin.

İşte o zamanlar fark ettim o kuş yuvasını…

İçinde tek bir yumurta vardı. Yuvayı hangi kuşlar yapmıştı, şimdi neredeydiler bilmiyordum? Her gün ziyaret ettim o yuvayı. Her gün avucuma alıp ısıttım yumurtayı. Yumurtayla aramda anlam veremediğim bir bağ vardı. Sanki bana emanetti!

Biliyordum! Elbet bu yumurtanın da bedenim üzerinde bir eyleme denk gelecek bir karşılığı vardı. Bir gün yumurta çatladı ve içinden minik bir yavru çıktı.

Nasıl besleyeceğim konusunda beyin fırtınası yaparken anladım ki onu besleyecek olan benim duygularımdı. Evet, duygularımdan besleniyordu.

Kısa sürede büyüdü ve uçmaya başladı. Hiçbir kuş türüne benzemiyordu. Avcuma aldığımda kalbinin çok hızlı attığını hissediyordum. Tüm ruhumu dolaşıyor, her bir ağaca konuyor, her bir kaynaktan su içiyor ve ruhumun her bir noktasına kanat sürüyordu. Yetişkin bir kuş olana kadar bu böyle devam etti. Parmağıma konduğunda gözlerini gözlerimle buluşturuyor, uzun süre öylece bekliyordu. Biliyordum! Zaman yaklaşıyordu ve emanet süresi doluyordu.

Bir gün oldu ki her zamankinden farklı çırpıyordu kanatlarını ve her zamankinden farklı bakıyordu gözlerime… Veda edercesine…

Ve uçtu gitti!

Ruhumun ufkunda kaybolana dek izledim onu! İşte tam o an ayak parmak uçlarımdan bedenime bir şeylerin girdiğini fark ettim. Bir ağrı gibi, bir sızı gibi ama daha önce hiç şahit olmadığım. O an seninle beraberdim. Bir sahil kenarında, usul adımlarla sessizce yürüyorduk.

Parmak uçlarımda beliren o sızı; ruhumu aşıp bedenime ulaşan kuştu. Tıpkı ruhumdayken yaptığı gibi şimdide bedenimin içinde kanat çırpıyor, istisnasız her bir hücreme kanat sürüyordu. Kâh damarlarımda dolaşıyor, kâh kalbimde, kâh beynimde. Kanat sürmediği tek bir noktam kalmamıştı.

O an bir anda durduk ve seninle birbirimize döndük. Göz gözeydik. Kıpır kıpırdı içim. Sana söylemem gereken bir şey vardı. Anlatmam gerekiyordu olan biteni. Gözlerim gözlerine köprü kurmuştu, mistik bir yol açılmıştı sanki. Donup kalmıştık. Bakışların öylesine davetkârdı ki; sanki birini bekliyorlardı.

Ve o biri belirdi gözlerimde, bakışlarımda. Gelip göz kapaklarıma kondu. Dedim ya her olan bitenin bir karşılığı vardı. İşte zaman, o zamandı. Konuşmuyorduk, sadece birbirimize bakıyorduk. Göz kapaklarımdan havalanan bakışlarım, köprünün üzerinden uçup senin göz kapaklarına kondu. Son bir kez geriye dönüp bana baktı… Ve ardından gözlerinden içeri girip kaybolup gitti. Tam o sırada titreyen dudaklarımdan iki kelime döküldü:

Sana Aşığım!”

Ödevim tamamdı. Galiba bitirmiştim ve benim için çok zor olmuştu.

Yazdıklarımı hemen arkadaşıma mail attım ve ardından ben de ona vereceğim cümle ödevini düşünmeye başladım. O da yazdıktan sonra iki yazıyı da jürimize gönderecek ve sonuçları bekleyecektik.

Ama yazmadı…

Bir daha hiç yazmadı…

Bir mail yolladı bana ve bir daha hiç yazmadı:

“Biliyorum kızacaksın, biliyorum bir anlam veremeyeceksin ama ikimiz için de bunu yapmak zorundaydım. Yalnız gitmiyorum merak etme; ruhunun her bir yerine, bedeninin her bir hücresine kanat değdiren kuşunu da götürüyorum yanımda… Senden hatıra…

Seni tanımak çok güzeldi.

Hoşça kal!”

Ve bir daha hiç yazmadı…

Özkan SARI

Kadın

Kadın!

Dilim dokunurken dişim ve damağıma, dudaklarım birbirinden ayrılırken adını serbest bırakmak için, beynim çoktan emrini vermiştir kalbime. Çok değil ama az da değil… Vücut ısımın artıyor oluşunu hissedecek kadar hızla geri çeker ve hızla geri bırakır kanımı kalbim.

Kadın!

Adı bile içini ısıtır eril bedenlerin.  

Bir gün gelir, içini ısıtan o kadınının bedenini soğutur o eril bedenler.

“Bir kadını ortadan ikiye böl…” der Cemal Süreya

“Yarısı annedir, yarısı çocuk, yarısı sevgili, yarısı aşk…”

Bir gün gelir, kadını ortadan ikiye, üçe, beşe böler eril bedenler. Ne anne görürler ne çocuk, ne sevgili görürler ne aşk!

“Duyanlar bunu bilmez, görenler anlamaz bunu!” der Cemal Süreya

“Yarısı rivayettir, yarısı gece.”

Ne duyan olur ne gören, susar kadın eril ellerde bir gece…

“Aşk kadının göz kapaklarındadır.” der Özdemir Asaf

“Sımsıkı yumar gözlerini.”

Bir gün gelir, o eril bedenler yumar kadının gözlerini sımsıkı, birbirine kaynar(kanar) göz kapakları…

Kadın!

“Dünyanın çevresinde döndüğü asıl güneş, çağların gerçek sahibi, gerçek yazıcısı tarihin” der Nazan Bekiroğlu

“ama güçsüz, çünkü daima ödeyen ve ödenen bedel.”

Bir gün gelir, ödetir kadına bedeller, o eril bedenler…

“Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular” der Atila İlhan

“nereye kayboldular şimdi kim bilir”

Bir gün gelir, bir kadın sever, sonra da yok eder o eril bedenler…

Kaybolurlar… Ve herkes bilir!

Bir tarafta şiir yazanlar…

Bir tarafta şiir okumayanlar…

Ne şimdi bu?

İronik mi yoksa komik mi?

Ka – dın!

Bana iki hece verin, bir de gece… Mümkünse bu gece…

Hadi şimdi dağılın!

Özkan SARI

Enigma

Ludovico Einaudi – Nuvole Bianche (Marnie Laird of Brooklyn Duo)

Seni kovalayan bir köpekten ya da gecenin karanlığında kanını emmek için damarlarına doğru pike yapan bir sivrisinekten kaçabilirsin. İnsan yığınlarının oluşturduğu seni nefessiz bırakan kalabalıklardan ya da aslında emeğinin sömürüldüğü fakat kulağının sıkça “sana ekmek veriyorum” naralarıyla örselendiği işinden de kaçabilirsin. Her şeyden, herkesten kaçabilirsin. Bir tek şey hariç: Kendinden!

Kendinden kaçamıyor insan. ‘Kendinden’ kelimesi aslında tam olarak karşılayamıyor bu durumu. Şöyle desek daha doğru olur sanırım: Zihninde yuvalanmış ve her biri Nazi Enigması’yla şifrelenmişçesine kilitli duran düşüncelerden kaçamıyorsun.

Bu düşünceleri hayatın ritmi içerisinde kısa dönemlerinizi kapsayan fani dertlerinizle karıştırmayın. Bunlar çok daha karışık düşünceler… “Nasıl?” değil, “Neden?” sorusunun sorulmasıyla şifre anahtarını kurcalamaya başladığınız düşünceler… İşin ironik tarafı ise, her adımını atışında suyun derinliğinin son noktasına geldiğini düşündüğün fakat tezahür dahi edemediğin bir okyanus içerisinde olduğunu anlaman… Ve yine insanı dehşete düşüren ise şu ki; ayağını o suya hiç sokmayanların, onu bir birikintiden ibaret sanmaları… Bunu Sokrates’in; “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir.” sözüne benzetebilirsiniz. Sokrates’in böyle bir söz söylemesinin nedeni, ayağını o suya bir kere sokmuş olması ve içerisinde ilerlemeye çalışmasıdır. Hiçbir şey bilmediğine kanaat getirmesi, bir şeyleri bilmek için çabalamasının sonucudur.

Belki de en iyisi o suya hiç adım atmamaktı.

İşte! Bu düşünceler içerisinde kendimden kaçmayı başaramayacak olsam da kaçmayı başarabildiğim varlıklardan biraz olsun ayrı kalmak, betonun pis griliğinden uzaklaşıp, yeşilin ve mavinin nispeten hâkim olduğu yerlere tatile gitmek için hazırlandım.

Kafka’nın dediği gibi “az eşya az insan’’ prensibine sadık kalabilmek için yanıma olabildiğince az eşya aldım. Bavul bile denilemeyecek kadar küçük olan çantamın büyük çoğunluğunu kitaplarım kaplamıştı. Kitapları eşyadan saymadığım için sorun yoktu. ‘Az insan’ için de abartılı ve şişirme popülerliklerden uzak, kapitalizmin henüz dişlerini tam olarak geçirmeyi başaramadığı küçük bir Ege kasabasında, oda sayısı çok olmayan, tamamen taştan yapılmış şirin bir butik oteli tercih ettim.

Yüzünü denize dönmüş,

sırtını ise ulu çamlara dayamış,

gözlerini kapatmış, ayva tüylerini okşarcasına esen rüzgârın taşıdığı iyot kokusunu ciğerlerine çeken,

karnını doyurmanın kolay yolunu bulup, insan denen varlığa özgürlüğünü satan şehir kuşlarına inat, bir kanadı yeşile bir kanadı maviye tutkun, kadife sesli kuşların seslerini kulağından içeri misafir eden; hayal kokulu bir butik oteldi burası.

Bedenime yetecek kadar uykuyla zaman kazanmaya çalışıp, genellikle otelin terasında vakit geçirerek bolca kahve tüketmek ve kitap okumaktı planım.

İlk günüm bu planıma sadık kalarak geçti. Otel personeli dışında az sayıdaki diğer misafirlerle çok fazla diyaloğa girmiyor, zihnimin içinde tepinip duran düşünceleri belki geçici bir süreyle uyutabilirim düşüncesiyle onları görmezden gelmeye çalışıyordum.

İkinci günün sonunda anladım ki terası mesken tutup, kitap ve kahveye gömülen sadece ben değildim. Zarif bir hanımefendi de hemen hemen benimle aynı programı uyguluyordu. Otelin misafirleri zamanın büyük çoğunluğunu sahilde ya da odalarında geçiriyordu. Teras genellikle tenha oluyor, bir köşesinde ben, diğer köşesinde de zarif bayan oluyordu. Birbirimizi gördüğümüzde, tebessümle bir baş selamı veriyorduk fakat hiç konuşmuyorduk.

Üçüncü günün sonunda terasta bulunan son misafir de odasına çekilmişti. Sadece ben ve zarif bayan kalmıştık. Her zamanki gibi kahvelerimizi tazeledik ve kitaplarımıza gömüldük. Bir müddet sonra kulağıma gelen sesle irkildim:

“Ne kadar acayip bir durum; insan neyi bilmezse ona ihtiyacı oluyor ve neyi bilirse onu kullanmıyor!’’ Ne kadar doğru bir tespit değil mi beyefendi?

Şaşkınlıkla bakışlarımı zarif bayana çevirdim. Bana sesleniyordu ve elinde Goethe’nin ‘Faust’ adlı kitabı vardı. Daha ben cevap bile veremeden devam etti:

“Binlerce kitap mı okumak gerek? Görmek için insanların her yerde birbirine eziyetini.’’ Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Şaşkınlığımı üzerimden atmış olarak ve bu sefer hiç beklemeden cevap verdim:

Elbette okumamız gerekiyor. Binlercesini okumak her ne kadar imkânsız olsa da yüzlercesini, o da olmazsa onlarcasını, yine olmazsa en azından okuyabildiğimiz kadar okumamız gerekli. Tarih boyunca, insan denilen varlık, hâkimiyetini zulüm ve eziyet üzerine kurmuş. Bu durum ne yazık ki farklı çağlarda farklı şekillere bürünse de hala geçerliliğini sürdürüyor. İnsan, eziyeti hisseder ama o hissettiklerinin karmaşık haritasını algılayamaz ve kendine ifade edemez. Kendine bile ifade edemediği bir olguyu başkalarına da aktaramaz. Bu kısır döngü, insanın eziyete karşı durabilecek ve direnebilecek gücü elde edememesine sebep oluyor. Yani kısaca; bakıyor ama göremiyor. İşte; görmemizi ve o haritayı çözmemizi sağlayacak olan en önemli etken okumak. Sanırım Goethe; buna gerek olmadan insanın birbirine eziyetini sonlandırması gerektiğini fakat kendisinin de sitem edercesine bu yolla kavrayabildiğini aktarmaya çalışıyor.

“Evet, oldukça ilginç! Konuşma yeteneğinizin olmasına sevindim(gülüyor). Siz okudunuz mu Faust’u?”

Hayır, henüz okumadım. Okuma listemde mevcut fakat bir türlü cesaret edip başlayamadım.”

O geceden sonra günlük planlarımızı beraber yapmaya başladık. Sabahları sözleştiğimiz saatte lobide buluşuyor, ardından birlikte kahvaltı ediyorduk. Biraz denize giriyor, biraz ormanda yürüyüş yapıyor, çokça da terasta beraber kitap okuyorduk. Kitap okuma zamanlarımız kısaldıkça neden kendimizden kaçamadığımız konusu üzerine uzun sohbetler ediyorduk. Kendisinin edebi ve felsefi derinliği karşısında oldukça etkilenmiştim. Eğer içine girdiğimiz suyun benim henüz dizlerime geldiğini var sayarsak, o adeta yüzmeye başlamıştı. İtiraf etmeliyim ki kendimi çekimine kaptırmış, zihnimin belalısı düşünceler yetmiyormuş gibi bir de fani bir dert eklemiştim aralarına. Bu dert, zihnimi değil de gönlümü sızlatır olmuştu.

Aradan geçen iki haftanın ardından bir sabah gitti. Lobiye bana bir hediye bırakarak. Bir kitap: Faust!

Birileri bir yerlerde birilerine bir masal anlatıyordu da sanki biz de o masalın içindeki kahramanlardık. Masal bitti ve uyandık.

Uzun uzun oturdum lobide. Geride bıraktığımız günleri ve daha önce hiç kimseyle yapmadığım sohbetleri düşündüm. Kimsin? Nerelisin? Ne işle meşgulsün? Evli misin? Neden buradasın? Gibi sorular hiç sormadım. O da bana sormadı. Bırakın bu soruları, birbirimize adımızı bile sormadık. Ben ona ‘zarif bayan’ dedim, o bana ‘beyefendi’. Akşamına ben de ayrıldım otelden.

Şehrime döndüğümde kaldığımız yerden devam ediyorduk; ben, istediğimizde kaçabildiklerimiz ve istesek de kaçamadıklarımız!

Aradan geçen ayların ardından bir akşam zarif bayanın bana hediye bıraktığı Faust’u açıp sayfalarına göz atmaya başladım. Birçok yerine küçük notlar almış, birçok satırın altını çizmişti.

Ben kitabı incelerken bir mesaj geldi. Kardeşim, bir kitap sayfasından bazı satırların altını çizip bana fotoğrafını göndermişti. Fotoğrafı açıp baktım:

Ve sen yabancı, sağ göğsün üzerindeki soru işaretine benzeyen yarana el sürmek, bana anlattığın o okyanus içerisinde yüzüp, cevaplar aramak gibiydi. Ama amacım cevaplar bulmak değil, yanında zamanı durdurmaya çalışmaktı.’’

Ardından kardeşimden bir mesaj daha geldi:

“Abi kaç kişinin sağ göğsü üzerinde soru işaretine benzeyen bir yara olabilir ki? Bu kitapta bahsi geçen yabancı sen olamazsın değil mi?

Cevabım kısa ve net oldu:

Ben değilim.”

Ardından ellerimi ensemde birleştirip yatağıma uzandım.

Hissediyordum!

Sağ göğsüm üzerinde gezinen zarif parmakları…

Ve zihnim içerisinde hapsolduğum, demir parmaklıkları!

Özkan SARI

Ya Benimsin Ya Kara Toprağın!

Anatomi kelimesine bayılırım. Nedenini ise bilmiyorum. Belki kulağıma hoş geldiği içindir. Sıkça da kullanırım. ‘Bir bekleyişin anatomisi’, ‘Bir ayrılığın anatomisi’, ‘Bir yalnızlığın anatomisi’ adında yazılarım mevcut.

Şimdi de; ‘Bir ilişkinin anatomisi’ çerçevesinde kendimce bir şeyler karalamaya çalışacağım. Neden böyle bir yazı yazmaya niyetlendiğimi de son cümlede açıklayacağım.

Hadi gelin günümüzden yaklaşık otuz ya da otuz beş yıl öncesine gidelim.

Küçük bir Anadolu şehrinde aynı dakikalarda iki bebek dünyaya gözlerini açar.

İlk bebeğin bacak arasında boylamasına bir yarık mevcuttur. Doğum yapan ve henüz kendine gelememiş kadının kulağına eğilen ebe şöyle der: -Bir kız bebeğin oldu. Olsun; sağlıklı olsun, üzülme- Doğumu yapan kadının duyguları karmakarışıktır. Yaşadığı fiziksel sancıya, kendi kanından, canından dünyaya getirdiği bir varlığın sevincinin yanı sıra, neden hissettiğini anlayamadığı bir hüzün, bir mahcubiyet ve bir eksiklik hissi eşlik eder. Az sonra içeriye büyük bir heyecanla kadının kocası girer. Kızını kucağına aldığında onunda duyguları karmaşık bir hal alır. Heyecanı hızla azalır. Sevinçlidir ama istemsiz bir üzüntü çöreklenir kalbinde. Bilinçaltından öylesine azgın dalgalar dövmeye başlar ki sakin kıyılarını, bir anlam veremez. Doğan kız bebeğin sevincinin gölgesinde, koyu bir hüzün saklanmaktadır. Adı ise Ayşe olur.

İkinci bebeğin bacak arasında ise ince ve kısa bir et parçası mevcuttur. Doğum yapan kadının kulağına eğilen ebe şöyle der: -Hadi gözün aydın bir oğlun oldu. Evine bereket getirsin- Doğumu yapan kadının yaşadığı fiziksel acıyı, hissettiği yoğun sevinç azaltır. İçgüdüsel olarak duyduğu mutluluğa, neden hissettiğini anlayamadığı katmerli bir gurur ve zafer hissi eşlik eder. Herkesin göğsü kabarıktır ve ailede bir şenlik havası başlar. Adı ise Ali olur.

Günümüzde bile hala bilinçaltlarımızda on binlerce yıl öncesinde yaşayan atalarımızın izlerini taşımaktayız. Bilinçaltımız sandığımızdan çok daha derin ve geniştir. Kız bebek dünyaya getiren ailenin, kabul etmek istemeseler de yaşadığı hüzün ile erkek bebek dünyaya getiren ailenin yaşadığı gurur; bilinçaltlarında kodlanmış geçmiş gelenek ve yaşanmışlıkların dışa vurumudur. Bir geleneğin, kültürün, köklü biçimde değişmesi(eğer değişim için gerekli adımlar atılırsa) on yıllar hatta yüz yıllar sürmektedir. Her ne kadar artık günümüzde şartlar değişmiş olsa da eski toplum yapımızda geniş aileler olarak yaşamaktaydık. Dünyaya gelen bir erkek çocuk; aile için hem iş gücü, hem de ataerkil düzen içerisinde soyun devamı için döl gücü olarak görülmekteydi. Kız çocuklar ise başka bir ailenin soyunu devam ettirecek ve başka bir ailenin iş gücüne katkı sağlayacaktı. Kısacası onu yetiştirmek için harcanacak zaman ve kaynak, boşa harcanmış olacaktı.

İşte nesillerdir bilinçaltımıza kodlanan bu gelenek, zaman içerisinde erkeğin kutsallaştırılmasına, kadının ise önemsizleştirilmesine neden oldu.

Kadın soru sormamalıydı. Evden dışarı çıkmamalıydı. Okumamalıydı. İnsan içinde konuşmamalıydı. Başı aşağıda olmalı, gözü sağda solda olmamalıydı. İki bacak arasında olduğu düşünülen ‘namus’u için yaşamalıydı. Gezip görmemeliydi, doğurduğu çocuklara bakmalı, kocası istediğinde altına yatmalıydı. Ve ne yazık ki bırakın erkekleri, kadınların bile zihnine bu böyle kodlandı… Ve kısır döngünün çarkları, öyle cılız müdahalelerle durdurulamayacak biçimde dönmeye başladı.

Erkek ise mutlak güçtü. Her şeyi o bilir, o karar verirdi. Henüz daha küçükken amcalara gösterilen pipisi üzerinden egosu beslenmeye başlar ve alkışlanırdı. Hovardalığı kendi annesi ve kız kardeşi tarafından bile normalleştirilir, ‘namus’ kavramı erkeğin diyarlarında bulunmazdı.

Zaten fiziksel olarak erkek karşısında güçsüz olan kadın, mental olarak da erkek karşısında kendini güçsüz, yetersiz ve çaresiz hissetmeye başladı… Erkek ise kendini tek hâkim güç!

İnanın o kadar çok vurgulamak istediğim nokta var ki yazmaya kalksam küçük bir kitap olabilir. O kadar uzun olursa da biliyorum ki birçoğunuz yazının sonunu getiremeyeceksiniz. Çünkü zaman değerli değil mi? Okumaya zaman ayıramayacak kadar değerli. Bunun içindir ki beş dakikalık bir video klip milyonlarca izlenirken, beş dakikalık bir yazı en fazla onlarca kez okunuyor. Konudan bağımsız sanmayın bu paragrafı, aksine yakinen ilgili. Neyse, buraya kadar gelenler için devam edelim.

İşte o Ali ile Ayşe birbirini gördü, sevdi(ya da sevdiğini sandı) ve evlendi. Önceleri her şey güzeldi. Birbirlerinin gözlerine bakarak Ali Kınık’ın ‘Ali Ayşe’yi seviyor.’ Şarkısını söylüyorlardı. Ali, Ayşe’nin alnını öpüyor ve ‘kadınım’ diye sesleniyordu.

Çok zaman geçmeden her şey değişmeye başladı. Ali kendi dünyasında kendi koyduğu kurallar çerçevesinde ve kendi istediği şekilde yaşamaya başladı. Ayşe ise Ali’nin dünyasında, Ali’nin istediği şekilde. Ali’nin ve Ayşe’nin bu aşamadaki durumlarını açmama gerek yok sanırım. Zaten benim olduğu gibi sizin de çevrenizde Ali ve Ayşe’ler oldukça fazla.  

Bir müddet de böyle devam etti. Ayşe yaşadıklarına daha fazla dayanamayıp başı önde eğik olması gerekirken, başkaldırdı Ali’ye… Ali’nin bilinçaltından çıkıp gelen karanlık güçler, ona gücün ve otoritenin kendisi olduğunu, değerli olanın kendisi olduğunu hatırlattı. Nasıl olurdu da bir kadın kendisine başkaldırabilir di?  Ayşe’nin önce o kalkan başını ezdi Ali. Ayşe ayrılmak istedi Ali’den. Olamazdı. Kadın böyle bir karar veremezdi. Erkek isterse ayrılırdı ama kadın yapamazdı. Ayşe Ali’ye aitti. Ne olursa olsun itaat etmeliydi. Çünkü Ayşe’yi hem annesi hem de babası öyle yetiştirmişti. Ali ise otoritesini tesis etmeliydi, sahip olduğu bir varlık ona karşı gelmemeliydi. Çünkü Ali’yi hem annesi hem babası öyle yetiştirmişti. Nasıl yani? Ayşe Ali’den ayrılıp bedeni başka bir erkeğin bedenine mi değecekti?(Ali’nin onlarcasına değmişken). Ölümle tehdit etti Ali Ayşe’yi, çok sevdiğini söyledi(sevmenin ne olduğunu bilmeden)  Ayşe ise kararını vermişti.

Ve dün, Ali Ayşe’yi bıçaklayarak öldürdü.

Ve bugün, Ali Ayşe’yi av tüfeğiyle vurarak öldürdü.

Ve yarın, Ali Ayşe’yi boğarak öldürecek.

Unutmayın! Bir şey bir kere oluyorsa şans, ikinci kez oluyorsa tesadüf, üçüncü kez oluyorsa istikrardır.

İşte size ‘bir ilişkinin anatomisi’

Özetle;

Ya benimsin, ya kara toprağın!

Özkan SARI

Not: 2018 yılında 440 kadın, 2019 yılı ilk dört ayında ise 139 kadın öldürüldü. Bu yazıyı yazma nedenim ise cinayetlerin her geçen gün giderek artması. Ve ne yazık ki bu vakaların tüm sosyo-ekonomik çevrelerde gözükmesi.

Bir Kadının Kaleminden

Bazen söylenene hiçbir zaman ulaşmayacağını bildiğin sözler kanatlandırırsın göklere, yazılanın adresine teslim edilmeyeceğini bildiğin kelimeler serpiştirirsin kâğıtlara. Neden yaptığını bilmeden… Ama mutlaka yapman gerektiğini bildiğin!

İşte öyle bir akşam…

İşte öyle serpiştirilmiş kelimeler boş sayfalara, bir kadının kaleminden;

Rotası belli mağrur bir gemiyken bir zamanlar, sen benim limanlarımı bombaladın. Şimdi azgın dalgaların yönünü tayin ettiği, tuzlu suyun her geçen gün bedenini aşındıran, küreksiz kalmış bir kayığım okyanuslarda.

Sen, benim şehirlerimi ateşe verdin, lunaparklarımda anne babasının elinden tutmuş küçük kız çocuklarının yüzündeki gülücüklerdi yaktığın, öylesine yükseldi ki dumanlarım, o masmavi göklerim birer kömür karası şimdi, yağmurlarımın yerinde kül fırtınaları, güneşimin kadife elleri arasında, duman bulutlarından muhafızların zindan parmaklıkları.

Sen, benim kuş yuvalarımı bozdun, her biri sana beslediğim duygularımdan vücuda gelen kırlangıçların, martıların, leyleklerin, sakaların yuvalarını… Göremezsin sen, kaçışmakta her biri bir yöne şimdi, güvendikleri gönülden uzaklaşmaktalar, geride bıraktıkları bozulmuş yuvalar ve yerlere düşüp parçalanmış yumurtalar.

Ya ben!

Ben, sana sığındığım limanım, gemimin yelkenine yön veren rüzgârım dedim. Bozdum rotamı tayin eden pusulalarımı, yolun yolum dedim.

Ben, sana şehirlerimin anahtarlarını verdim, gel beraber tamir edelim zarar görmüş yollarımı, köprülerimi… Gel beraber uçuralım masmavi gökyüzümde uçurtmaları, yağmurlarımda ıslanalım, kışlarımda hasta olalım ama gel beraber selamlayalım yaz’ımın güneşini ve gel beraber savuşturalım ürperdiğim gecelerimi dedim.

Dedim ki ben; sana soyundum tüm çıplaklığımla, gel nüfuz et damarlarıma, hücrelerime… Okşa ipek teninle ayva tüylerimi ve gel kokla tüm teslimiyetimle aşk kokulu göğüslerimi…

Doğru, oksijensiz bir ciğer, küllenmiş bir orman, metruk bir şehirim şimdi.

Şimdi!

Ama biliyorum ki yarın bir tomurcuk patlak verecek çorak topraklarım içinde ve o tomurcuk fidana, o fidan yeni bir geleceğe büyüyecek. O fidan ciğerlerime oksijen, kuşlarıma yuva, kayığıma rota olacak.

Ve ben, senin götürdüklerini, başkasının getirmesini bekleyeceğim.

Ve ben, senin getirdiklerini, kimseye götürmeyeceğim!

Özkan SARI