Köz Ve Kül

”Buyurun efendim ne alırdınız?”

”Arkadaşım gelecek, o gelince söyleyelim. Sen bana şimdilik demli bir çay ver.”

Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda, ne kavuşamamalar, ne acılar. Kimi Alevi/Sünni diye vermedi seveni sevdiğine, kimi Türk/Kürt diye. Kimi ailesi kötü dedi vermedi, kimi yoksul diye. Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda…

Bizim sevdamız da eklendiğinde ayrılık katarına, nedeni; ”Teröriste kız vermem.” olmuştu. Biz kendimizi vatan aşığı gençler sanırken, başkaları terörist sandı. Sadece Nihan’ın babası değildi böyle düşünen, devlet de böyle düşünmüş ki aylarca anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getirdi. Neler gelmedi ki o burnumdan; cerahatler, kusmuklar, kanlar!

Henüz yirmi iki yaşımdayken, sevdası; işkencelerin acılarına merhem olan bir delikanlı olarak girdiğim Ulucanlar Hapishanesinden, dört yüz yirmi beş gün sonra, sevdası; yaralarını dağlayan bir garip olarak çıktım.

Çok eskide kaldı o günler. Yüzüme işedikleri, ıslatıp beton hücrelerde çıplak bıraktıkları, bayıltana kadar dövdükleri, köpekleri üzerime salıp testislerimi parçalattıkları günler çok eskilerde kaldı.

Hep merak ettim bu yaşıma kadar… Ben hapisten çıktığımda Nihan ile evlenseydik şimdi içimde büyüdüğü kadar yine büyür müydü sevdası? Hıçkıra hıçkıra koşarak ayrıldığı, O’nu son kez gördüğüm o görüş günü elime tutuşturduğu mendilini koklamadan yatar mıydım bir gece bile. Vuslat aşkı öldürür derler. Vuslatsız aşk da aşığı öldürürmüş meğer.

İnsan olduğumu unuttuğum onca işkenceyi, onca darağacında sallanan fidanı, canımız pahasına dillendirdiğimiz onca marşı ve sloganı ruhumun derinlerinde kör kuyulara saklayıp unuttum da(alıştım da) gönlümün tam ortasında sızlayıp duran kâğıt kesiği sevdamı unutamadım.

Söz vermiştim kendime Nihan’ın karşısına çıkmayacaksın diye, otuz altı yıl boyunca da çıkmadım. Benim açtığım kabuk bağlamış yaralarını yeniden kanatmaya hakkım yoktu. Az bir ömrüm kaldığını, yakında elden ayaktan düşüp muhtaç bir yatalağa dönüşeceğimi bilmesem yine görmek istemezdim onu. Öbür dünyada ne olup biteceğini, onu oralarda görüp göremeyeceğimden emin olamamam tetikledi son kez görme arzumu. O’nun yıllar önce beni son kez görmek istemesi üzerine hapishaneye gelmesiyle, benim O’nu şimdi son kez görmek istemem aslında aynı ağacın farklı meyveleriydi.

Nihan’ı benimle buluşmaya ikna eden kız kardeşi olmuştu. Hasta olduğumu söyleyip zar zor ikna etmiş. ”Sadece yarım saat” demiş Nihan kız kardeşine.

Demli çay eşliğinde, katran karası geçmişimi daha da demlediğim düşünceler arasında girdi Nihan pastane kapısından içeri. Beni tanıyamayacağından emindim. Beni görmesi için elimi kaldırdım. O anı nasıl tarif ederim bilmiyorum. Yaşanılanı tarif ederim de yaşadığımı nasıl tarif ederim onu bilmiyorum. Eğer o an hissettiklerimi tarif etmek için kullanılan kelimeler varsa dilimizde(ki sanmıyorum) ben bilmiyordum. Nihan bana doğru yaklaştıkça şuurumun uzaklaşmasından korktum. Tüm duygularım birbirine karışıp, zihnimin içinde sıkışıp kaldılar.
Nihan karşımda durup elini uzattı. Tokalaştık ve sandalyelere oturduk.

Nihan’ın bakışları donuk, elimi sıkışı; yeni atanmış bir kaymakama hayırlı olsuna gelen insanların ziyareti kadar soğuk ve samimiyetten uzaktı. Benim O’nun elini sıkışım; bir annenin bebeğinin ayak parmaklarını öpüşü kadar sıcak ve samimi.

”Hoş geldin Nihan. Nasılsın?”

”Hoş bulduk Nazım. İyiyim. Sen nasılsın?”

”İyiyim desem inanır mısın Nihan? Ya da kötüyüm desem bir önemi var mı?”

”Nazım! Onca yıl sonra evli bir kadın olarak, hasta olduğun için kız kardeşimin ısrarıyla yanına geliyorum. Bu şiir gibi cevabına şiir gibi cevap vermemi mi bekliyorsun? Eskide kaldı Nazım. Her şey eskide kaldı. Çok vaktim yok hemen kalkacağım”

”Sana neler yaşadığımı uzun uzun anlatamam Nihan. Hem vaktin yok, hem zaten inanmazsın. Ben bile inanmıyorum zaten yaşadıklarıma, sanki kendim uyduruyormuş gibi hissediyorum. Geldiğin için çok müteşekkirim. Hatırlar mısın idam cezamın onaylandığı o son görüş günü bana söylediklerini; ”Konuşma Nazım’ım, dağılmasın dikkatimiz. Gözlerim son kez baksın o gözlerine.” Sonra ağlayarak mendilini vermiştin bana. ”Dün gece göğüslerimin arasına sokup uyudum kokum geçsin diye” demiştin. O mendilden teninin kokusu hiç geçmedi Nihan. Ben mendilden kokladım onca yıl, başkaları göğüslerinden.”

”Unutmadım elbet Nazım. Ama bunların ne zamanı ne de sırası.”

”Ne zaman kaldı ne de sıra Nihan. Konuşma sus! Dağılmasın dikkatimiz. Gözlerim son kez baksın o gözlerine.”

Çok fazla konuşmadık Nihan’la, o gözlerini kaçırıp saate bakıp durdu, ben ise saati kaçırıp gözlerine bakıp durdum. Birazdan kalkıp gidecekti. Oysa ne de farklı hayal etmiştim bu buluşmayı. İki sıcak kelam eder, ebedi ayrılık hediyesi olarak bir tebessüm takar unutmuş yanaklarıma diye düşündüm, olmadı. Keşke hiç görmeseydim de otuz altı yıl önceki son sözleri asılı kalsaydı kulaklarımda, keşke hiç görmeseydim de sevdasının küllendiğini öğrenmeyip, hep köz kaldığını sansaydım. Böyle ölmek daha çok zoruma gidecekti artık.

”Nazım gitmeliyim artık müsaadenle. Geçmiş olsun! Allah şifa versin. Hoşça kal!”

Ve Nihan gitti. Eski bir okul arkadaşıyla buluşmuşçasına…

Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda, ne kavuşamamalar, ne acılar. Kimi Alevi/Sünni diye vermedi seveni sevdiğine, kimi Türk/Kürt diye. Kimi ailesi kötü dedi vermedi, kimi yoksul diye. Ne ayrılıklar yaşandı bu topraklarda…

”Buyurun efendim bir şey alır mıydınız?”

Burnumda tuttuğum mendili yere indirdim ve cevap verdim:

”Sen bana bir çay ver. Sadece deminden olsun.”

Özkan SARI

Dalmak

The Sun Rises for a Hope – To Eternity

Uyku tulumunun fermuarını çektim, üç paralık çadırın soğan zarından hallice duvarları arasında, dalgaların çakıl taşlarını kucaklayıp kıyıya getirmesini, geriye dönerken, çocuğunu okula bırakan bir baba şefkati ile farkında olmadan gülümsemesini ve gecede yakamozlara dönüşen ayak seslerini dinliyorum…

Soğuk!

Sessiz!

İnce bir yağmur başlıyor, pıtır pıtır okşar gibi, hüzünlü bir kadının bilindik bir şarkının nakaratını söylemesi, yaşlı bir bilgenin vaktinin yaklaştığını hissedip, kadim sırlarını fısıldaması, beklentisiz yapılan iyilik, eski bir tanıdığın çat kapı gelmesi, ağlarken gülmek gibi… 

Tüm ordularını kaybetmiş ve nihayet elindeki kılıcı düşürmüş, çaresizliğin verdiği kabulleniş ile uykuya teslim olmaya hazır bir komutan gibi göz kapaklarımın tonlarca ağırlıktaki örslerin altında ezilmesini, içimin geçmesini, yaşadığım gerçeklikten, zamandan ve mekandan uzaklaşmayı istiyor ve kulağımdaki seslerle bekliyorum.

Uykunun beni esir etmeye cesareti yok, savaşamayacak kadar yorgun ve kaybetmiş olduğumun farkındayım oysa. 
Çıkıyorum çadırdan, meşe odunundan kora, kordan küle dönmek üzere olan ateşi besliyor, neredeyse çürümüş, bir zamanların beyaz martısı kayığa sırtımı yaslıyor, yağmura aldırmadan ayaklarımı kuma uzatıyorum…

Bu gece de ıslanalım, ne olacak?

İnce yağmur damlalarının ateşle mücadelesini izliyorum bir süre, tam içim geçmek üzereyken yüzünü göremediğim bir kadının küçük elleri saçlarımı okşarken uyanıyorum,

gece,

kumsal,

kayık,

ateş

hepsi tamam fakat küçük elli kadın nerede?

Çok geçmeden biri dürtüyor, gözlerimi açıyorum, kimse yok!
Yağmur dinmiş, meşe odunları yanmış, ateş sönmüş, tasmasız, özgür bir av köpeği kıvrılıp uyumuş ayak ucuma, üstelik horluyor. Gül ağacından ağızlığımı çıkarıyor, bir sigara yakıyorum…

Söğüt dalından düdük yapan haylazlara nazire yaparcasına, canı sıkkın olduğu vakitlerin hıncını çok sevdiği gül ağaçlarının içini kemik çakısı ile oyan yaşlı ruha yolluyorum ciğerlerime doldurduğum dumanı…
Deniz yıldızları üzerimi kaplamışken ve avazım çıktığı kadar bağırmak için her ağzımı açtığımda sesim çıkmıyorken ve gözlerime kumlar dolmak üzereyken uyanıyorum…

Güneş doğmuş,

özgür, tasmasız av köpeği gitmiş…

Yeni günde, yeniden başlamak lazım, denize giriyor, arınıyorum önce kararmış çaydanlığı ateşe vuruyor, oltaların yemlerini tazeleyip yüzlerce yıldır yaptığım gibi tekrar atıyorum…

Zamandan çok ne var!

Beklemeyip de ne yapacağım?

Cinler En Çok İncir Ağacı Altında Dolanır!

Tıp, tıp, tıp…

Arızalı musluktan metal lavabo içine düşen damlaların sesini dinliyordu.

Uzun süredir her akşam yaptığı gibi, önce sofrayı kaldırdı, ardından avludaki sedir üzerine oturup ellerine baktı; gülümsedi…

Evlenmeden önce tarlaya çalışmaya gittiğinde, ellerine ya eldiven ya da çorap takardı. Güneş ve toprağın, her akşam yatmadan önce özenle yıkayıp ardından kremlediği ellerini yıpratmasından, çatlatmasından çok korkardı. Saklardı ellerini… İleride hediye edeceği bir çift el için.

Tıp, tıp, tıp…

“Olmuyor anne!” demişti en son görüştüklerinde. “Ne olmuyor kızım! Aç değilsin, açıkta değilsin.”  Demişti annesi. Aç değildi, açıkta da değildi. Ne çok duyardı bu deyimi çocukluğundan beri. Belli ki onun doğup büyüdüğü topraklarda ulaşılabilecek en iyi mevki buydu. Aç ve açıkta olmamak. Yeterdi. Gerisi safsatadan ibaret şımarıklıklardı. Zihninde okyanuslar dalgalanıyordu. Ama dilinden akıtabildiği; bir bardak sudan halliceydi. Anlatamıyordu dertlerini, bilmiyordu hangi acısı; hangi kelimeyle ifade edilirdi. Düşünür, düşünür, yine aynı cümle çıkardı ağzından: “Olmuyor anne!”

Tıp, tıp, tıp…

Hafifçe esen akşam rüzgârı, altında oturduğu incir ağacının yapraklarını birbirine karıyordu. Ürpertici bir hışırtı geliyordu kulaklarına. Çocukluğundan beri korkardı incir ağaçlarından. “Cinler en çok incir ağacı altında dolaşır.” Derdi köyün ihtiyarları. Köyün delisi Mestan çocukken incir ağacına işemiş de ondan delirmiş derlerdi. İncir ağacı altındaki sedirden kalkıp az ötedeki sandalyeye oturdu.

Tıp, tıp, tıp…

Üç ayı geçmişti evleneli. İlk tanıdığı erkekti Aziz. Babasının arkadaşının oğluydu. Yedi ay nişanlı kaldılar. Türk Filmlerini izlerken; başrol oyuncuları yerine kendini ve Aziz’i koyardı. Romantik sahnelerde kalp atışı hızlanır, avuç içi terlerdi. Bacak arasında hissettiği karıncalanma ve ıslaklığın ardından utanır, yüzü kızarırdı. Evde kimsenin olmadığı bazı günler çırılçıplak soyunur, anne ve babasının yatak odası duvarında asılı boy aynasının karşısına geçer kendini izlerdi. Güneş görmemiş vücudu bembeyazdı. “Acaba Aziz beni beğenir mi?” diye sorar, gülümseyerek çıkardı odadan.

Tıp, tıp, tıp…

Yirmi yılda beslenen, büyütülen, sahip çıkılan hayaller, nasıl olur da bir ay gibi kısa bir sürede yerle bir olurdu. Kocam, beyim, sahibim dediği bir adam, her akşam çiçeklerden derdiği bir demet gülücüğü, nasıl olur da ayaklar altında ezebilirdi. Avluda bağlı köpeğin başını okşar; “Nasılsın oğlum?” diye sorar da nasıl olur da karısı olan bir kadının gözlerine bile bakmazdı?  

“Dövmüyor, sövmüyor.” Demişti bir keresinde annesi… Ablası kolundaki morlukları göstermişti. “Sen daha ne istiyorsun kızım?” Diye sormuştu teyzesi. Belki de haklıydı. Çok şey istiyordu. Aç değildi, açıkta değildi! Dövmüyordu da sövmüyordu da!

Türk Filmlerinde izledikleri yalandı demek ki… Kandırıyorlardı insanları. Bunca film öylesine çekiliyordu. Bunca şarkı, şiir öylesine yazılıyordu. Yoksa neden doluyordu kahvehaneler akşamları hıncahınç, neden morarıyordu ablasının kolları, neden elleri yıpranmasın diye çorap takmıştı bugüne dek?

Tıp, tıp, tıp…

“Suç benim!” diye düşündü. Şımarıklığın daniskasıydı düşündükleri. Küçük dünyasına büyük hayaller sığdırmaya çalışmıştı. Sığdıramadı, patladı. “Bir daha da yamamam artık.” Diye düşündü. Kabullenmek de bir nevi mutluluk değil miydi?

“Çok güzel oluyor.” Demişti kendisinden önce evlenen arkadaşı Fatma. O da yalandı… Acı hissetmediği tek bir sefer olmamıştı. Dudaklarından hiç öpmemişti Aziz. Omuz başından öpüyordu Cüneyt Arkın Fatma Girik’i, kulağına güzel sözler fısıldıyordu. Aziz, sarhoş gelmediği geceler yanaşmazdı hiç yanına, sarhoş geldiği bazı geceler hiç bir şey söylemeden geceliğini sıyırır, üzerine abanır, işi bitince öylece yatardı geri. Hiç kıpırdamazdı Nazife(Babaannesinin adıydı), bilirdi; ne kadar direnirse o kadar acı çekecek. Dişlerini yastığa geçirir olup bitmesini beklerdi her şeyin. Kremlemez oldu ellerini. Bir kere bile alınmadı o elleri, bir avcun içerisine!

Tıp, tıp, tıp…

Arızalı musluktan metal lavabo içine düşen damlaların sesini dinliyordu.

Saat epey ilerlemişti. Demir kapı açıldı. Gelen Aziz’di. Sarhoştu. Sallana sallana evin içine girdi. Samur(köpeğin adı) büyük bir mutlulukla kıçını sağa sola ata ata kuyruk sallıyordu. İniltiye benzer sesler çıkarıyordu. Sahibinin gelişi mutlu etmişti onu. Köpeği izleyen Nazife; mutluluğuna imrendi.

Aziz, üzerini değiştirmeden yatağa uzandı. Bir şey söylemedi Nazife, ne de olsa dinlemeyecekti. Işığı kapatıp yatağın diğer ucuna uzandı. Sırtı Aziz’e dönüktü. Anason kokusu tüm odayı kaplamıştı. Az sonra bir el hissetti kalçalarında. Direnmedi. Hatta geceliğini sıyırıp külotunu kendi indirdi. Ardından dişlerini yastığa geçirdi. Azizin homurtularının dinmesini bekledi sabırla…

Yataktan kalkıp banyoya gitti. Yanma ve sızı hissettiği bacak arasını soğuk suyla yıkadı. Yüzünü yıkayıp aynaya baktı. Göremedi kendini! Bir avuç dolusu su çarptı suratına, tekrar aynaya baktı. Annesini gördü aynada: “Aç değilsin, açıkta değilsin. Dövmüyor, sövmüyor.” Korktu. Avluya çıktı. İncir ağacının hışırtısı kuvvetlenmişti.

Başını yukarı kaldırıp havaya baktı. Ay ışığının parlattığı bulutları izledi.

Sonra beni fark etti; elektrik telleri üzerinde duruyordum. Hızlıca avludaki kilere girdi. Elinde bir soğanla geri döndü. Gerilip soğanı bana fırlattı: “Git buradan uğursuz baykuş!” Belli ki tüm olan bitenin günahından bana da yüklüyordu.

Sandalyeye oturdu. Geceliğinin altından giren rüzgâr sızısını hafifletiyordu. Ellerini yukarı kaldırıp baktı; gülümsedi.

Sonra gözlerini kapattı.

Arızalı musluktan metal lavabo içine düşen damlaların sesini dinledi.

Tıp, tıp, tıp…

Özkan SARI

Oyun

Uzun zamandır bir arkadaşımla şöyle bir oyun oynuyoruz; birbirimize bir cümle yazıp yolluyoruz ve bu cümle üzerine uzunca bir açılım yapıp tarafsız davranacağını düşündüğümüz yazar bir büyüğümüze gönderiyoruz. Tek kişilik jürimiz oylamasını yapıyor ve haftanın kazananını gerekçeleriyle bize bildiriyor.

Cümle her konuda olabilir. Herhangi bir kısıtlama yok. Tek kıstas; cümle ile ilgili açılım yaparken hayal gücümüzü kullanmak.

Bu hafta ilk cümleyi arkadaşım yolladı;

“Ben sevdiğin kadınım, bana âşık olduğunu söylediğin o ilk andaki bakışlarını anlat.”

Önce biraz garipsedim. Her zamanki cümlelerden farklıydı bu seferki. Sonrasında yaşayacaklarımızla eksik parçalar yerine oturacaktı fakat henüz değil.

İlk boş anımda oturdum bilgisayarımın karşısına, nasıl anlatılır ve tarif edilirdi ki böyle bir cümle? Ne kadar uzun olabilirdi ki bir bakışın tarifi ve ben bugüne kadar hiçbir kadına böyle bakmamışken?

Önümde açık duran Word sayfası üzerinde imleç yanıp sönüyordu fakat dakikalar geçmesine rağmen ben henüz bir harfe bile dokunmamıştım.

Kendimce zihnimde sahneler yaratıyor, karşımda duran kadının gözlerine bakıyor, hayal gücümü zorluyordum. Daha önce hiç hissetmediğim bir duyguyu yazmak, bu oyuna başladığımızdan bu yana hiç olmadığı kadar zorluyordu beni.

Konsantre olup bir yerden başlamalıydım. Tam o sırada kulağıma yaz mevsiminin misafirleri kırlangıç sesleri ilişti. Aklıma kuşlar geldi; kırlangıçlar, arı kuşları, kanaryalar ve daha birçokları. Geçmişten bugüne sayısız aşk hikâyesinin, efsanesinin kahramanıydı onlar. Neden benim kalemime de yol göstermesinler ki diye düşündüm…

Kelimeler de sürü gibi hareket ediyor bazen, ilkini özgür bırakmadan kâğıt üzerine diğerleri mıh gibi çakılıp kalıyor oldukları yere.

Ve ilk kelimeyi özgür bıraktım…

“İnsan vücudu artık en küçük yapı taşına kadar bilinmekte. İnsanlığın ürettiği teknolojik cihazlar ile görünmeyen noktalarımız bile ayrıntılarıyla incelenebiliyor. Gizlimiz saklımız yok kısacası…

Peki ya ruhumuz? Onu tam anlamıyla öğrenebildik mi? Hangi teknolojik cihaz ile görebiliyor, inceleyebiliyoruz?

Ölüm diye adlandırdığımız, ruh ve bedenin birlikteliğinin son bulacağı o ana kadar ikisi ayrılmaz bir bütün. Birazdan anlatacaklarımı sana bedenim üzerinden anlatamam. Ruhum üzerinden anlatmalıyım ki… Gizemli topraklarımda neler olup bittiğini izah edebileyim.

Çocukluğumdan beri ruhum üzerine tezahür eden düşünce; bu evrende bulunmayan, zaman, madde ve mekân algısının içinde yaşadığımız dünya ile karşılaştırılamayacak kadar farklı olduğu bir evren olmasıydı. Evrenin yöneticisinin hayal gücüm olduğu, bir parmak şıklatmamla şehirler kurduğum, bir parmak şıklatmamla dağlar yıktığım diyarlar.

Yine de bu diyarlarda olup bitenlerin, olup bitirdiklerimin, bedenimizin içinde yaşadığı dünya ve olaylardan tamamen bağımsız olduğunu söyleyemem. Dünya hayatında yaşadığın acı, korku, sevinç, mutluluk, hayal kırıklığı, pişmanlık ve benzeri duyguları, ruhunda, hayal gücünün gücü nispetinde farklı kurgular içinde yaşayabilirsin.

Şimdi beni iyi dinle…

Önceleri ruhum, ucu bucağı görünmeyen, rüzgâr esintilerinin toz kaldırdığı kurak topraklar gibiydi. Ara ara dar sokaklı mütavazı şehirler inşa eder, taş döşeli sokaklarında gezer, yaprakları kelimelerden bir şiir ağacı altında soluklanırdım. Çok uzun sürmez, ertesi gün yerlerinde yine kızıl toz zerreleri eserdi.

Bir gün geldi ki, o gün ruhumun diyarlarında rüzgâr esmez, etraf tozmaz oldu. O güne dek istikrarlı bir canlı hayatının olmadığı topraklarımda bir hareket hissediyordum. Önce yerler yeşerdi ve tüm toprak çimene büründü. Zaman ilerledikçe çimler arasında farklı böcekler ve minik kemirgenler belirdi. Yeni bir yaşam başlıyordu. Bu yaşamın dünyadaki bedenim üzerindeki izdüşümü; belki allaşan bir yanak, belki de daha hızlı atan bir kalp, belki de bir çift gözden kaçırılan bana ait bir çift gözdü!

Çok hızlı ilerledi her şey,  ruhum benim iradem dışında şekil alıyordu adeta.  Kuşlar! Ah evet kuşlar… Tüm gökyüzünü kaplamışlardı, küçüklü büyüklü rengârenk kuşlar. İspinozlar, turnalar, kırlangıçlar ve daha niceleri. Neler oluyordu, nereden gelmişlerdi, kim getirmişti?

Yaşadığımız dünyada seninle bedenlerimiz ne kadar yakınlaşır ve ne kadar uzun süre birbirlerine yakın dururlarsa, ruhumda da o denli değişiklikler meydana geliyordu. Fark ettiğim bir şey daha olmuştu, ruhumda gerçekleşen her bir olayın, bedenimde bir karşılığı vardı. Hem de her birinin.

İşte o zamanlar fark ettim o kuş yuvasını…

İçinde tek bir yumurta vardı. Yuvayı hangi kuşlar yapmıştı, şimdi neredeydiler bilmiyordum? Her gün ziyaret ettim o yuvayı. Her gün avucuma alıp ısıttım yumurtayı. Yumurtayla aramda anlam veremediğim bir bağ vardı. Sanki bana emanetti!

Biliyordum! Elbet bu yumurtanın da bedenim üzerinde bir eyleme denk gelecek bir karşılığı vardı. Bir gün yumurta çatladı ve içinden minik bir yavru çıktı.

Nasıl besleyeceğim konusunda beyin fırtınası yaparken anladım ki onu besleyecek olan benim duygularımdı. Evet, duygularımdan besleniyordu.

Kısa sürede büyüdü ve uçmaya başladı. Hiçbir kuş türüne benzemiyordu. Avcuma aldığımda kalbinin çok hızlı attığını hissediyordum. Tüm ruhumu dolaşıyor, her bir ağaca konuyor, her bir kaynaktan su içiyor ve ruhumun her bir noktasına kanat sürüyordu. Yetişkin bir kuş olana kadar bu böyle devam etti. Parmağıma konduğunda gözlerini gözlerimle buluşturuyor, uzun süre öylece bekliyordu. Biliyordum! Zaman yaklaşıyordu ve emanet süresi doluyordu.

Bir gün oldu ki her zamankinden farklı çırpıyordu kanatlarını ve her zamankinden farklı bakıyordu gözlerime… Veda edercesine…

Ve uçtu gitti!

Ruhumun ufkunda kaybolana dek izledim onu! İşte tam o an ayak parmak uçlarımdan bedenime bir şeylerin girdiğini fark ettim. Bir ağrı gibi, bir sızı gibi ama daha önce hiç şahit olmadığım. O an seninle beraberdim. Bir sahil kenarında, usul adımlarla sessizce yürüyorduk.

Parmak uçlarımda beliren o sızı; ruhumu aşıp bedenime ulaşan kuştu. Tıpkı ruhumdayken yaptığı gibi şimdide bedenimin içinde kanat çırpıyor, istisnasız her bir hücreme kanat sürüyordu. Kâh damarlarımda dolaşıyor, kâh kalbimde, kâh beynimde. Kanat sürmediği tek bir noktam kalmamıştı.

O an bir anda durduk ve seninle birbirimize döndük. Göz gözeydik. Kıpır kıpırdı içim. Sana söylemem gereken bir şey vardı. Anlatmam gerekiyordu olan biteni. Gözlerim gözlerine köprü kurmuştu, mistik bir yol açılmıştı sanki. Donup kalmıştık. Bakışların öylesine davetkârdı ki; sanki birini bekliyorlardı.

Ve o biri belirdi gözlerimde, bakışlarımda. Gelip göz kapaklarıma kondu. Dedim ya her olan bitenin bir karşılığı vardı. İşte zaman, o zamandı. Konuşmuyorduk, sadece birbirimize bakıyorduk. Göz kapaklarımdan havalanan bakışlarım, köprünün üzerinden uçup senin göz kapaklarına kondu. Son bir kez geriye dönüp bana baktı… Ve ardından gözlerinden içeri girip kaybolup gitti. Tam o sırada titreyen dudaklarımdan iki kelime döküldü:

Sana Aşığım!”

Ödevim tamamdı. Galiba bitirmiştim ve benim için çok zor olmuştu.

Yazdıklarımı hemen arkadaşıma mail attım ve ardından ben de ona vereceğim cümle ödevini düşünmeye başladım. O da yazdıktan sonra iki yazıyı da jürimize gönderecek ve sonuçları bekleyecektik.

Ama yazmadı…

Bir daha hiç yazmadı…

Bir mail yolladı bana ve bir daha hiç yazmadı:

“Biliyorum kızacaksın, biliyorum bir anlam veremeyeceksin ama ikimiz için de bunu yapmak zorundaydım. Yalnız gitmiyorum merak etme; ruhunun her bir yerine, bedeninin her bir hücresine kanat değdiren kuşunu da götürüyorum yanımda… Senden hatıra…

Seni tanımak çok güzeldi.

Hoşça kal!”

Ve bir daha hiç yazmadı…

Özkan SARI

Kadın

Kadın!

Dilim dokunurken dişim ve damağıma, dudaklarım birbirinden ayrılırken adını serbest bırakmak için, beynim çoktan emrini vermiştir kalbime. Çok değil ama az da değil… Vücut ısımın artıyor oluşunu hissedecek kadar hızla geri çeker ve hızla geri bırakır kanımı kalbim.

Kadın!

Adı bile içini ısıtır eril bedenlerin.  

Bir gün gelir, içini ısıtan o kadınının bedenini soğutur o eril bedenler.

“Bir kadını ortadan ikiye böl…” der Cemal Süreya

“Yarısı annedir, yarısı çocuk, yarısı sevgili, yarısı aşk…”

Bir gün gelir, kadını ortadan ikiye, üçe, beşe böler eril bedenler. Ne anne görürler ne çocuk, ne sevgili görürler ne aşk!

“Duyanlar bunu bilmez, görenler anlamaz bunu!” der Cemal Süreya

“Yarısı rivayettir, yarısı gece.”

Ne duyan olur ne gören, susar kadın eril ellerde bir gece…

“Aşk kadının göz kapaklarındadır.” der Özdemir Asaf

“Sımsıkı yumar gözlerini.”

Bir gün gelir, o eril bedenler yumar kadının gözlerini sımsıkı, birbirine kaynar(kanar) göz kapakları…

Kadın!

“Dünyanın çevresinde döndüğü asıl güneş, çağların gerçek sahibi, gerçek yazıcısı tarihin” der Nazan Bekiroğlu

“ama güçsüz, çünkü daima ödeyen ve ödenen bedel.”

Bir gün gelir, ödetir kadına bedeller, o eril bedenler…

“Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular” der Atila İlhan

“nereye kayboldular şimdi kim bilir”

Bir gün gelir, bir kadın sever, sonra da yok eder o eril bedenler…

Kaybolurlar… Ve herkes bilir!

Bir tarafta şiir yazanlar…

Bir tarafta şiir okumayanlar…

Ne şimdi bu?

İronik mi yoksa komik mi?

Ka – dın!

Bana iki hece verin, bir de gece… Mümkünse bu gece…

Hadi şimdi dağılın!

Özkan SARI