Kurtlu Elma

Me -Brooklyn Duo

Hatırlarım,

Annemle geniş geniş gezerdik semt pazarlarını. En taze ve en makul fiyatlı meyve sebzelerin izini sürerdik. Her durup kalkma sonrası, ardımda taşıdığım çekçekin yükü biraz daha artardı.  Çekçek, pazar arabasının, çocuklar için hayatı basitleştirme sözlüğündeki karşılığı…

Hele mevsim yazsa, koca koca tarla domatesleri için iki-üç sefer yapardık eve.
Barbunyalar, kapyalar, domatesler dağılırdı mutfağın bütün boşluklarına.
Belki günlerce sürerdi kışlık konservelerin hazırlığı
 ve o anlarda,
kırmızı kokular sarardı bütün odaları.

Ben meyve tezgahlarını severdim. Kirazları, balla yarışır kayısıları, olgun şeftalileri…
Hele çilek kasalarının önünden geçerken, “Keşke!” derdim. “Keşke her şey çilek koksa !  Yastık, yorgan, sabah akşam yüzümü kuruladığım havlu mesela…”

Annem çok iyi ürün seçerdi. Satıcılarla konuşur, alacağı her ne ise seceresini öğrenir, fiyatları mukayese ederdi. Bunları yaparken eli de boş durmaz, meyvenin sağına soluna iyice bakıp ezik çürük var mı diye kontrol eder, torbaya öyle yerleştirirdi. Ben de atardım torbaya birer ikişer. En az onun kadar iyi bakardım ki, evde azar işitmeyeyim.

Hatırlıyorum,
yüzey alanlarına evire çevire bakar, gözümden kaçtıysa diye ellerimi de yoklamaya katar ve kahverengi bir noktaya rastlarsam onu derhal  geri koyardım. Çünkü kimsenin, daha iyisi varken, kurtlu elmaları seçmeyeceğini öğrendiğim yaştaydım.

Çokça zaman aktı o tezgahların önünden.
Binlerceye varan günler geçti kırmızı kokuların üstünden.
Şimdilerde, kollarımızdan ziyade ceplerimizi ağrıtır oldu sebze meyveler.
Cepler ağrıyınca yarılandı, çeyreklendi kışlık konserveler.

Ama elmalar…
Onları seçmeye gerek yok artık.
Çünkü hepsi al al, hepsi tek bir yeşil.
Hepsi, hiç çürümeyen plastik taklitleri gibi dipdiriler;
neredeyse bir boy, neredeyse kusursuz…

Şimdilerde, pazarcılar meyvelerini kolay kolay elletmiyor kimselere. Öyle rica minnet “Çürüğünden koyma.” diyorsun ezile büzüle.

Bunda çürük olmaz abla.” diyor gençten bir çocuk böbürlenek.

Olmuyor gerçekten; ama kokmuyor da.

– Bir şey mi dedin abla?

– “Hiç kurt çıkmıyor şimdiki elmalardan” dedim.

– Yok abla, o eskidendi.

Öyleydi değil mi !…

Her şeyi aptalca bir makyajla sahteleştirdik.
Meyveler, beş ayrı filtreyle pürüzsüzleşip, ışık oyunlarıyla güzelleşen yüzler gibiler; gösterişli ve tatsız…

Bir meyve olsaydım, elma olurdum ben;
fakat eğri büğrü, kahverengi çillisinden.
Bir kurtçuğun, lezzetli bir yanağı afiyetle gövdeye indirdiğinden.
Çünkü mükemmellik pahalı.
Çünkü mükemmellik aldatıcı.
Çünkü mükemmellik bitmeyen bir yorgunluk.

İnsan ki,
insanlık tarihinde, kendini en çok ortaya döktüğü zamanında.
Önceleri yalnızca bazılarına nasip olan görünürlük ayrıcalığı, artık öyle ya da böyle herkese nasip olmakta.  Lakin nasip olan, olduğunu parça parça azaltmakta.

Diyelim ki çillerimiz…
Onlar ki,  bizim en temiz lekemiz,
ten rengi, kokulu pudraların altında nefessiz.
Üstümüzde her gün değişen, ardışık görünmez elbiselerimiz…
Az önce ağlarken, gün batımı selfilerini retro kadrajlara sığdıran uçarı keyiflerimiz…

Yaşadığımız en kılçıklı anlarda bile, çoktandır teslim olduğumuz bir kusursuzluk motivasyonu tarafından ezilip duruyoruz. İyi görünmezsek, oyundan atılacağımız hissiyle üç beden büyük sevinçler giyiniyoruz. İşin tuhafı, bu eğreti esvabı beğeniyor, pudranın altındaki gerçeğe yabancılaşıyoruz.

Ben uğramayalı epey zaman oldu ama annem hala gezer semt pazarlarını. Tek kişilik mutfağında, hazneleri dolması gereken derin dondurucuları için her hafta çeker kollarını uzatan o arabayı.

Her şeyin her mevsim bulunduğu, “tufanda” sözcüğünün nostaljik sözcükler duvarına asıldığı günümüzde “Tadı yok ki hiç kış domateslerinin!” diye onlarca kavanoz fokurduyor hala bazı evlerde.

Çocukların, hangi mevsimin meyvesi olduğunu bir türlü anlayamadıkları elmalar dört mevsim kanlı canlı duruyor tezgahlarda. Dışı al al, içi soğuk hava depolarının nahoş aromasını almış elmalar…

Oysa organik olan çilli, eğri büğrü, yaralı elmalardır.
Organik; yani, doğası nasılsa öyle…
İddiasız ama lezzetli, cazibesiz ama canımla dost…
Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan elmalar yani. Hiç vitrinlere konmayan, natürmortları yapılmayan, şık restoranların afilli tabaklarıyla servise çıkmayan, gözünüzü kapatmanızı ve bir elma düşünmenizi istesek hayalinizdeki imge bile olamayan elmalar…

Kurtlu elmayım ben, biliyorum.
Bunca doladıysam dile, anlayın ki kendime yol açıyorum.
Arızalarını kabullenmiş, içindeki başıbozukla el sıkışmış biriyim ben.
Kurdundan kurtulmak için uğraşmayı bırakalı
belki daha az makul,
fakat
daha çok ‘kendi’ kalanım ben.

Derya CESUR
Yolda

Ekim 2019

Ilık Havada Hoşçakal


Pırıl pırıl güneşli bir havada, ikindiden sonra, kasaba mezarlığının kuytusuna, servi ağaçlarının gölgesine, deniz gören bir yere gömdük Nejat ağabeyi.
Kahvaltıdan sonra çocukları, torunları öpmüş, hatta yenge “yaşlandıkça daha duygusal oluyorsun” diye takılmış, sahile yürüyüşe çıkmış köpeği Krakerle beraber, düşmüş sonra… Kalp dediler. 

Yetmiş yedi yaşındaymış, daha genç gösteriyordu hâlbuki, dinçti, sabah akşam yürürdü, yüksek sesle konuşurdu, kavga eder gibi. 
Çok kızdığı zaman söverdi de, sövmek herkes de şık durmaz ama Nejat ağabeye yakışırdı. Usulen yapmazdı hiçbir şeyi, saklamazdı da, ağlarsa hüngür hüngür, gülerse kahkahalarla… Fenerbahçeliydi, iki eli kanda olsa maçlarını kaçırmazdı, beş sene önceye kadar deplasmanlara dahi giderdi, tribün tanırdı Nejat ağabeyi, o da tribünü.
Kasabanın tek balık lokantası Fırdöndü ’de otururduk bazı akşamlar, laflardık. 
Ilık bir havada öleyim ben Alicim” derdi. “ Ne terlesin, ne üşüsün insanlar!”
Dediği gibi, ne terledik, ne üşüdük.
Kasabanın iki kuyumcusundan bir tanesiydi Nejat ağabey, Hacer’in de akrabasıydı. 
Hacer, eşim.

Seneler önce onuncu evlilik yıldönümümüzde, güllerle beraber imitasyon bir yüzük aldım Hacer’e, aklımca şaka yapacağım. Ortada bir tane kalp, etrafında on tane taş, kim sorarsa, elmas.
Eve geldim, beyaz dantel bir örtü serilmiş masanın üzerine, mumlar, kadehler, fonda Alpay. Oturduk, yemeğin en romantik yerinde çıkardım yüzüğü verdim Hacer’e, parmağına takacak “taklit kızım” diyeceğim, güleceğiz.
Şimdi neden böyle bir şey yaptığımı düşünüyorum da, hiç, çocukluk, cahillik.

Hacer mum ışığında uzun uzun inceledi yüzüğü, geldi kocaman bir öpücük kondurdu, “Çok para vermişindir, ne gerek vardı !” deyince lal oldum, kaldım öyle, ağzımı açamadım. 
O geceden sonra bir iki defa yüzüğün sahte olduğunu söylemek istedim fakat ben her konuyu girişimde o, yüzüğü arkadaşlarının ne kadar çok beğendiğini, kaybetmeye korktuğundan günlük kullanmadığını, kızımız olursa yüzüğü ona bırakacağını anlattı.
Ben sustum.

Söylenecek bir şey olmayınca utancını sessizliğin içine saklıyor insan.
Zaman en çabuk ayıpları unutturuyor.
O yüzden atılan kazıklardan çok yenilenler hatırlanıyor.
Yalan güzel olunca gerçeğin yerine alıyor.
Hayat azıcık da neye inandığın ya zaten, yüzüğün sahte olmasının kime ne zararı var, biz gerçek olduğuna inandıktan sonra…

Her çıkışın bir inişi vardır derler. Ekonomik krizin iyice kendi hissettirdiği dönemler, fabrikalar ya başka ülkelere taşınıyor ya kapanıyor.
Önce Hacer’i bankadan çıkardılar, sonra beni yıllardır çalıştığım ilaç firmasından. 
Çıkış paralarımızı da aldık almasına da, hazıra dağ mı dayanır?
İş aramakla, görüşmelere gitmekle, telefon başında beklemekle geçen zor günler başladı sonra. 
Allah düşmanımın başına vermesin derler ya, öyle günler.
O işe yaramazlık hissi, her görüşmede hayatında ilk defa karşılaştığın insanlara kendini beğendirme çabası sonrasında küskünlük, öz güven kaybı, ahlar, keşkeler, depresyon.
Yaşayan bilir, okuyana, dinleyene masal!

Yakınlarımız, akrabalarımız vardı var olmasına da, kimseden para isteyebilecek insanlar değildik ki biz. Çocukken ne kadar aç olursak olalım, misafirliklerde sofraya çağrıldığımızda “tokum” demeyi öğretmişlerdi bize, faturayı kendimize kesmeyi, kabahati aynada gördüğümüz yüzde aramayı…
İşsizliğin altıncı ayında babadan kalma arsayı sattım, küçücük, mendil kadar bir yerdi zaten.

Birinci yılda emektar da gitti.
Ne yalan söyleyeyim arabayı sattıktan sonra gecenin kör yarısı dalgakıranda hüngür hüngür ağladım. İsyanın, sorgulamanın, nedenlerin, niçinlerin havada uçuştuğu, hala unutamadığım karanlık bir geceydi.
Dostu, düşmanı insan böyle günlerde anlıyor.
Telefon günde bir kerecik çalmaz mı?
Biri arayıp en azından Alicim nasılsın demez mi?
Demiyor işte.

Yalnızlığın ne demek olduğunu, paranın ne demek olduğunu o günlerde anladım, ömrümün sonuna kadar da kulağıma küpe.

Elektrik, su parasını denkledik ama ev kirasını ödeyemedik o ay. Rıza Amca “canını sıkma” dedi, demesine de, işler öyle yürümüyordu işte.
Yine iş görüşmesine gittiğim bir günün gecesinde eve geldim. Hacer’in ağlamaktan gözleri şişmiş.
Ben bugün bir şey yaptım” dedi, elindeki sarı zarfın içinden bir tomar para çıkardı. 
Yüzüğü bozdurdum!
Dünya üzerime devrildi sanki nefes alamadım bir süre, yüzük sahteydi diyemedim. 
“Altı bin lira, sen sonra yenisini alırsın bana!”
“Kime bozdurdun?”
Nejat Ağabeye”

Ertesi sabah Nejat ağabeyde aldım soluğu, görür görmez anlamış yüzüğün ne olduğunu, gerçekmiş gibi tartmış, ederini hesaplamış vermiş parayı…
“Sıkma canını Alicim sonra anlaşırız biz senle” dedi, başka bir şey de söylemedi.

Öyle bir adamı gömdük bugün, hava ılıktı,ne üşüdük, ne terledik…

Ali Gülcü
04.08.2019
Çorlu

Yüzleşme

Armand Amar – Shakuhacki

Neden yaratır insan?

Üç kelimelik K O C A M A N bir soru !

İki yüz bin yıllık insanlık tarihindeki tüm yaratımlara verilebilecek tek bir yanıt var mıdır bilmiyorum. Biraz ihtiyaç, biraz merak ve belki biraz fark yaratma isteği…

Benim derdim, kendime yanıt bulmak.

Bunu neden yapmak istiyorum?”  gibi en alt katmanlarımda fısıltıyla dolaşan basit bir sorunun sesini yükseltip, kendine karşı dürüstlüğün madalyasını kazanmak 🙂

Zweig’in Olağanüstü Bir Gece’sinin son satırında,  insanı kış günü uykuya dalmak üzereyken son saniyede soğuk suya atar gibi  yazdığı ve aynada  kendimle her yüz yüze geldiğimde içimde tekrarlanan o muhteşem cümlede saklı belki de cevap;

“Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”

“Neden konuşur insan?”  demeyiz mesela.

“Neden yürür?” ya da “Neden acıkır?” da demeyiz.

Herkesin yapageldiği,
türe özgü hiçbir normal edim cezbetmez merakı.

Çünkü…

Öyle işte!

Nedensellik…

Ya da

Tanrısal yaratıcılık…

İnsan kabullerin, normallerin dışında seyredene merak duyar hep.

Neden yürüyemiyorum?”

“Neden konuşamıyorum?”

“Neden göremiyorum?”

Sorular ancak “olağan olan olmadığında” takıyor peşine bizi.

Nasıl?” a kafa yoramadığımızdan olsa gerek, tüm “olağanlar”, kurulu bir sistemin beklenen işleyişi  olarak yer ediyor aklımızda.

Yemek,
içmek,
uyumak,
üremek,
sevinmek,
üzülmek,
acı duymak,
sıkılmak,
umutlanmak filan
bin yıllardır olan şeylerin aynı.

Bizi aşık yapan,
hırsız yapan,
katil yapan,
kahraman,
hain,
itaatkar,
asi,
mutlu,
kederli,
bencil,
şefkatli, 
saygın ya da zavallı yapan şeylerin kök nedenleri
homo sapienslerden beri aynı.

Zaman dişlilerinin her bir girintisinde konaklayan yüzyıllar var.

İyiliği ve kötülüğü hep aynı çift göz, aynı tek yürek, aynı iki el ile yaşatan insan, yöntemleri ve araçları dışında hiçbir şeyi değiştirmedi aslında.

Belki,

bazı şeyleri mucizevi şekilde geliştirdi (!) o kadar.

21. yüzyılda daha hızlı aşık oluyor,
daha hızlı ayrılıyor,
daha hızlı iletişiyor,
çalışıyor ve daha hızlı öldürüyoruz.

Ve bu hızın belleğimizle, akıllara “durgunluk” veren bir alış verişi var.

Aldığını eskitemeden yenisine maruz kalan zihnimiz, neredeyse dakikada bir değişen ve kaynağı meçhul sayımsız verinin tecavüz alanına döndü. Bir gün kalbimizin duracağı kesin bilgisinin dışında, geleceğin bize neleri yakıştıracağına dair merakımız, beş bilinmeyenli denklemle aşık atıyor.

Ve insan,

mağarasının duvarlarına av maceralarını,
kahramanlıklarını,
zaferlerini çizdiği günden beri
bilmiyor geleceğini.

Fakat kuvvetle muhtemel ki,

bugünkü ırkından daha fazla öngörebiliyor başına neler gelebileceğini.

“Neden olduğunu bilmediğini bir dürtüyle,
bulduğu her düzlüğe hayatını nakşediyor.

Yazamadığı için çiziyor önceleri.

Resimlerle hikayeler anlatıyor kendinden sonrakilere.

Sesi ve nefesi kesildiğinde dahi, devam etmek istiyor yaşamaya.

Acılarının,
heyecanlarının,
kahramanlıklarının,
yenilgilerinin,
aldığı derslerin
rehber olmasını istiyor toprağını örtenlere.

İnsan !..

Belki de “yok oluşu” duyumsayan tek canlı olduğu için,

ona direnmek istiyor.

Bu yüzden, bin yıllardır bıkmadan usanmadan çiziyor duvara, papirüse, tuvale…

Bu yüzden yontuyor kayaları.

Bu yüzden besteler yapıyor ve söylüyor şarkılarını.

Bu yüzden,

karanlık odalarda, Dünya’nın öküzün boynuzu üstündeki tepsi olmadığını ispatlamaya çalışıyor giyotinde olsa da başı.

Bu yüzden,

icadından beri hiç bırakmadı yazıyı.

Bu yüzden diyor ki;

“Ben vardım.

Buradaydım.

Senin gibi bir sestim ben de; güldüm ve ağladım.

Canım acıdı dengemi kaybedip düştüğümde,

içim yandı sevdiklerimi toprağa verdiğimde.

Ben vardım.

Buradaydım.

Senden az önce,

bir zaman önce,

asırlar önceydi,

yaşadım.

Yıldızlı Gece  ve Guernica  ile,

Tuna Nehri kıyısındaki ayakkabılar ve Düğümlü Tabanca ile,

Hurri İlahisi ve Dokuzuncu Senfoni ile,

İlyada ve Odyssei,  Antigone, Suç ve Ceza ile kendimi sana anlattım.

Aklımdan geçenleri seyret,

duyduklarımı duy,

gördüklerimi gör,

anladıklarımı fark et istedim.

Benim zamanımın ne mürekkebi ne de kağıdı benzer seninkine;

ama benzer soysuzluğu, ihaneti, aşkı ya da mutsuzluğu.

Tarlada açan gelinciği, dalgayla ıslanan kumu, baharda esen yeli de benzer.

Gideceğim bellidir, senin illa ki geleceğin gibi.

Hep dolan ama hiç taşmayan kap olur mu?
Çizdim, yonttum, şakıdım ve yazdım ki,
taşan boşa gitmesin.

Şimdi sen, benden daha yüksek bir tepedesin.

Ben,

gördüğün manzaranın tek boyunluk çiçeği,

belki,

 gözyaşı kadarlık denizi…

Ufka değdirdiğinde gözünü,

orada ben de varım,

bil istedim.

Derya CESUR