Kızarmış Ekmek İki de Levrek

Bitiş çizgisini geçtikten sonra son bir gayretle kendini yere atmış, soluk soluğa nefesini düzeltmeye çalışan sporcuları andırıyordu tekneler.
İrili ufaklı, rengarenk.
Yazı bekliyorlardı, sahiplerini, güneşli günleri, en çok çocukları belki de?
Akşam hayat,insan,kaçış,dilek,çadır,çadır,çasüstlerini, gün doğumlarını, salkım salkım istavritleri, yıldızlı gecelerde yapılan sohbetleri. İnsanların kendi kendine konuşmalarını, nasıl olsa kimse duyamaz diyerek patlattıkları türküleri, iç geçirmelerini, motorun gücüyle maviliği köpük köpük bölmelerini.
İnsanlar gidiyordu kış aylarında, okulların açılması diye bir şey vardı.
Okullar açılınca insanların aklına sorumlulukları geliyordu.
Yaz geçince hayal kurmak da bitiyordu. Gerçekler başlıyordu, karanlıkta kalkılan sabahlar, ayak üstü kahvaltılar, soğuk duraklar, tıkış tıkış servisler, toplu taşıma araçları. Tüm çekilenler, karanlık kış geceleri, kurulan saatler, gecenin kör vakitleri acaba sabah mı oldu diye uyanmalar… İki saat daha varmış memnuniyeti, yorganın altına tekrar saklanış, eller bacakların arasında büzülüş, soğuk ev, soğuk gün, soğuk hafta, soğuk aylar.
Öğle molalarında kapıların önünde soluklanış, ellerde çay bardakları, kahve fincanları.
Çalınmasın diye motoru sökülmüş sırt üstü yatan bu renkli teknelerden farkımız yok!
Her gün bir yarış.
Her gün bir tükeniş.
Her ev bir liman yerinde.
Sırt üstü yatmış televizyon izlerken izlerken öyle içi geçmesin de ne yapsın insanlar?
Atletle balkonda düşünen adam, bulaşıkları yıkadıktan sonra ellerini önlüğüne silen kadın, fal baktıran genç kız, her falda yol gören, kısmet gören falcı, hayata tutunmaya çalışan delikanlı.
Sığınmak, kaçmak…İşte o yüzden kısmetler, yollar çıkıyor kahve fincanlarında. Yıldızlar kayarken, doğum günlerinde mumlar üflenirken dilekler tutuluyor.
Tutmayacağı bile bile.
Kibirli mi, çaresiz mi insanlar?
Akıllı mı, kurnaz mı?
Eli ayağı tutmayan ruhların, güçlü gördükleri birilerinin gölgesine sığınmaları normal değil mi?
Zayıflıktır söylenen her yalana inanışın nedeni!
Çaresizdir her vaadin peşinden giden, kendi de bilir, kendine bile dillendiremez işte.
Kış aylarının çaresizliğini, yalnızlığını, uzunluğunu teknelerin bildiği gibi herkesin sadece kendi bildiği bir derdi vardır.
Dertsiz insan olur mu?
Kimi yedi düvele anlatır ballandıra ballandıra.
Kimi yanar içine ata ata.
Anlatmak mı lazım, yanmak mı lazım meselesi tartışılır durur.

Güzel şeyler olmaz mı hiç?
Olur elbet, hiç ummadığınız anda.
Çam ağaçları ile kaplı bir tepeye kurmuşsunuzdur çadırı. Yalnızsınızdır.
Sabah olur, kızarmış ekmek kokusu gelir burnunuza.
Çocuk sesleri, bir annenin ninnisi. Çadırın fermuarını açar gelen gidenle, olan bitenle ilgilenmeden denize girersiniz. Azıcık da bozulursunuz yeni komşularınıza, azıcık da kıskanırsınız yeni komşularınızın neşesini. Duşunuzu alır hiç o tarafa bakmadan tekrar girerseniz çadırın zardan duvarlarının arasına.
Bir ses gelir dışarıdan
“Ağbi…Ağbiii”
Üzerinize alınmazsınız önce, kırılgan, çekingen mırıltı halinde olan ses cesaretlenir “ağbi…Ağbii” anlarsınız ki size sesleniyorlar. Fermuarı açarsınız, utangaç bacak kadar bir kız çocuğu duruyordur karşınızda. Bir tepsi vardır elinde. Üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek, ince belli de dumanı tüten sıcacık çay.
Kız çocuğu elinize tutuşturur tepsiyi.
“Babam gönderdi, ağabeyine götür kokmuştur” dedi!

Sabah atmışsınızdır oltaları, koskoca yirmi dört saat geçirmişsinizdir sahilde. Uykusuzluk bir taraftan, moral bozukluğu yanına. Bir tek balık gelmez mi? Bir tek vuruş olmaz mı?
Önce nokta gibi sonra büyüyerek bir kayık yaklaşır, oltaları, takımları topluyorsunuzdur. Yaşlı kır bıyıklı kır saçlı bir adam seslenir.
“Hemşerim balık var mı?”
Olmadığını biliyor da inadına soruyor diye düşünürsünüz, sinirlenirsiniz.
“Yok!”
“Hiç mi yok?”
Elli tane cevap geçer içinizden, elli kere söversiniz içinizden.
“Vuruş yok ağbi!”
“Dünden beri burada değil misin sen?”
Görmüş demek.
“Buradayım!”
Yanındaki arkadaşı ile bir şeyler konuşur kır bıyıklı kır saçlı adam, yarı beline kadar suya girer, yanınıza gelir. İki tane kiloluk levreği kovaya atar.
“Eve boş dönmek olmaz şimdi!”
Cevap vermenizi beklemeden döner gider. Motor sesi uzaklaşır,uzaklaşır…
16 OCAK 2020
ÇORLU
Ali Gülcü

Başka

Tarif etmemi ister misin
ne yöne dönsen
içinde bir yerlere batan o dikeni?

Hayat o kadar büyük bir lokmaydı ki,
yutamadın.
O lokmayı başkalarıyla paylaşmak,
bölüşmek,
küçük parçalara ayırmak istedin.
Ve kimi davet ettiysen,
çaldı gitti hepsini değil mi?

Adam

Hayatı yutmaya niyetlenmedim ben.
Yalnızca,
onda erimekten kurtulmayı diledim.
Ben pamuklu, parfümlü cümleler düşlerdim,
sen,
şimdi olduğunca,
dikenlerini kuşanıp gelmeyi severdin.
Gündüzümü karanlığa boğardı kadife perdelerin,
açardım,
dayanamaz, uzanıp örterdin.
İstedim,
kaybettim,
gittim.

Sular temizlenince
ve “ama”sız telaşlara kapılınca kalbim
yeniden denedim.
Her giden götürdüyse de bir şeyler
seninle olduğu kadar
hiç eksilmedim.

Kadın

Özkan SARI
Derya CESUR

Müzik: Adame Pooch – Mohsen Namjoo

Eğer Gerçekten Sizin Peşinizdelerse, Yaptığınız Paranoyaklık Değildir!

“Ne düşünüyorsun?”

“Ne düşündüğümün ne önemi var ki; önemli olan neden düşündüğüm olmalı.”

“O zaman sorumu değiştiriyorum, neyi, neden düşünüyorsun?”

“Neyi, neden düşündüğümün ne önemi var ki; önemli olan düşüncelerin eyleme geçebilmesi değil mi? Bilgi ve düşünce ikilisi el bombasına benzer, her zaman potansiyel olarak bir tehlikedir. Ama pimini çekip fırlatmadığın sürece(eyleme geçmezse) kıyamete kadar zararsız bir şekilde bekleyebilir. Salt düşüncenin ne önemi var, kime ne faydası var. Bilgi de baraj kurup biriktirdiğin suya benziyor, baraj kapaklarını açmazsan ne işlevi var baraj duvarlarına yük olmaktan başka. İşte o baraj kapaklarını açmak; bilgiye bir yorum getirebilmekte gizli. Bilgiye bir yorum getirebilmek; düşünce de gizli. Unutma, yorumsuz bilgi faydasız, bilgisiz yorum tehlikelidir.”

“Sen neden böyle şeylerle zihnini meşgul ediyorsun? Hayat sandığından daha kısa, bunlarla vakit kaybetme, tadacağımız zevkler var.”

“Bak dostum! İnsan denilen canlıdan oluşan toplumlarda artık insanı iki guruba ayırabiliriz. Birincisi ve çoğunluğu oluşturanlar; “Bilgisiz yorumcular(aynı zamanda uygulayıcılar)”, yani tehlikeliler. İkincisi ve azınlığı oluşturanlar; “Yorumsuz bilgililer(aynı zamanda hareketsizler)”. Üçüncü(Bilgisiz yorumsuzlar) ve dördüncü(Yorumlu bilgililer) guruplar da var fakat onlar ambalajlı gıdaların üzerinde yazan “Eser miktarda fındık, fıstık içerir.” Kategorisine girdiğinden sıralamaya dahil olamıyorlar.”

“İnan söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum.”

“Anla diye anlatmıyorum zaten, düşün diye anlatıyorum. Bunlar benim anladıklarım değil zaten, düşüncelerim. Anlamanın öyle kolay olduğunu mu sanıyorsun?”

“Peki, bak biraz düşününce ne geldi aklıma? “Bilgisiz yorum tehlikelidir.” Diyorsun. Bilgiyle birlik olan yorum da tehlikeli olamaz mı?”

“Hımm! Benden önce girdin konuya. Biraz sonra da ondan bahsedecektim. Olur, daha doğrusu olabilir. Hem de çok tehlikeli olabilir. Dinle: “Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar. Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden isteğim şudur. Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.” Bu satırlar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da okul müdürlüğü yapan bir öğretmenin her eğitim sezonu başında öğretmenlere gönderdiği bir bildiriden alıntı. İşte burada vurgu yapmak istediği yer; bilgiyle birlik olan yorumun, hastalıklı düşüncelerin hükmünde ne sonuçlar doğurabileceğidir.”

“İyice kafamı karıştırıyorsun!”

“Kafan karışmıyor aslında, duruluyor. Sen buna alışık olmadığın için bu durulmayı karışıklık olarak algılıyorsun. Ve zihnin bu durulmadan rahatsızlık duyuyor. Anlamanın öyle kolay olduğunu mu sanıyorsun? Burada şunu açıklamadan geçmeyelim… Yukarıdaki örnek olumlu anlamda tersi de olabilirdi. Ama “Bilgisiz yorum” her koşulda tehlikelidir. Virüs gibidir, çığ gibi büyür. Tesirinde kaldıkça, geçerli doğrunun o olduğu yanılgısı zihnini kuşatır.”

“Saçma. Ve söylediklerin saçmalık. Ben bunlarla uğraşamam dostum. Hayat kısa ve ne zaman son bulacağını da bilmiyoruz. Geçmişin günahları umurumda değil, kaldı ki geleceğin sevabına ortak olmak gibi bir niyetim de yok. Bilinen insanlık tarihi boyunca yeryüzünde savaşın olmadığı yıl sayısı sadece altmış beş(65), sen kalkmışsın nelerden bahsediyorsun. Ben gidiyorum, karnım acıktı.”

(Bu sırada kapı çalınır…)

“Oğlum! Kiminle konuşuyorsun sen?”

“Kimseyle anne! Ne istiyorsun?”

“Hadi gel, yemek hazır.”

“Tamam, acıkmıştım zaten!”

Özkan SARI

Bazen Üç Yanlış Tüm Doğruları Götürür!

Çernobil nükleer felaketi yaşandıktan bir süre sonra Sovyetler Birliği, facianın izlerini silmek için radikal planları uygulamaya başlar. Bunlardan biri de insandan arındırılan yerleşim yerlerinde yaşamaya devam eden, yoğun radyasyona maruz kalmış hayvanların öldürülerek gömülmesidir. Bu iş için ayrı bir askeri birim oluşturulur ve tek görevleri budur. Sahipleri tarafından terk edilen evcil hayvanların bir çoğu da ne yapacaklarını bilemeyerek gruplar halinde yerleşim yerlerine yakın ormanlık alanlara giderler.

Bu iş için kurulan askeri birimler hayvan avına başladıklarında çok ilginç bir olay yaşanır. Ormanlık alandaki ya da açık kalan binalarda saklanan özellikle evcil hayvanlar, insan sesini duyduklarında büyük bir sevinçle askerlerin üzerine doğru koşmaya başlarlar. Uzun bir süre sonra insanlar geri dönmüştür ve hasret son bulmuştur. Tekrar sahipleri tarafından kucaklanacak, doyurulacak, ve onlara olan sadakatlerinin mutluluğunu yaşayacaklardır. Evcil hayvanların yanı sıra vahşi hayranların bile gelen insanları ilgiyle izledikleri görülmüştür.

Ama yanılan hayvanlar olmuştur!

Kesinlikle dokunulması ve hayatta bırakılması yasak olan hayvanlar, büyük bir sevinçle üzerlerine koştukları askerler tarafından bir bir vurularak öldürülmüşlerdir. Bazı askerler bu işi yapamayacaklarını belirtip başka görevler için başvuruda bulunmuşlardır. Aklınıza gelebilecek tüm evcil hayvanlar ve yaklaşılabilen vahşi hayvanlar yavrularıyla beraber öldürülmüştür.

Amacım, burada yapılan uygulamanın doğruluğu ya da yanlışlığını tartışmak değil. Belki de insan tarafından o aşamaya getirilen bir felaketin sonrasında doğru olan buydu. Beni etkileyen asıl konu ise o hayvanların neler hissettiğiydi. Nasıl bir sevinçle kendilerini bekleyen namluların üzerine koşmuşlardı? Vuruldukları an neler hissetmişlerdi? O an ölenler belki de şanslıydı, çok sayıda hayvan vurulduğunda ölmemiş, yaralı halde insana doğru ilerlemeye devam etmişti. Çünkü çaresizlerdi ve insandan başka sığınacakları bir kapı yoktu.

Bunu bize neden anlattın derseniz eğer hemen açıklayayım; aylardır Avusturalya kıtası yanıyor. Kontrol altına alınamayan yangınlarda 500.000.000 (Beş yüz milyon) hayvanın öldüğü belirtiliyor. Yangın görüntülerini izlerken tıpkı çernobilde olduğu gibi insanlara koşan hayvanlar gördüm. İnsanlara sarılan koalalar, kangurular. Öyle bir sarılıyorlar ki ne hissettiklerini anlayabiliyorsunuz. Çünkü çaresizler ve insandan başka sığınacak kapıları yok.

Bu yazıyı; küresel ısınmaya son! Hayvan hakları! İnsanlık nereye gidiyor! Duyarsızlaştık! Gibi söylemlere malzeme yapmak için yazmadım. Çünkü hepimiz az ya da çok bu günahların ortağıyız. Tek amacım her iki olayda da o hayvanların ne hissettiklerine dair kendimce empati kurmaktı. Seslerini duydukları o insanlara koşarken, ya da sarılırken ne hissettikleri…

Hayvanlar herşeyin farkında. Bu dünyanın kaderinin insan denilen canlının elinde olduğunun farkında. Kendilerini ve doğayı yaşatacak olanın da yok edecek olanın da insan olduğunun farkında.

Yok eden de insan, var eden de.

Peki siz hangisi siniz?

Yok eden mi, var eden mi?

Cevabı basit aslında…

Yok ediyor ve yok oluyoruz!

Hayvanlar her şeyin farkında!

Özkan SARI

Eskiden Sarıydı, Şimdi Siyah!

Size de oluyordur muhakkak; bir an geliyor, bazı şeylerin sessiz sedasız hayatımızdan çoktan çıkıp gittiğini fark ediyorsunuz. Şaşırıyorsunuz, bazen tatlı, bazen acı bir tebessümle anıyorsunuz. Bu; yok olan bir meslek de olabilir, artık insanlar tarafından kullanılmayan bir eşya, belki de mahallenizin bir köşesinde her gün tabure üstünde gelip geçeni izleyen ama artık olmadığını fark ettiğiniz ihtiyar bir kadın da olabilir.

Geçtiğimiz Ağustos ayıydı… Arabamla yaptığım yaklaşık beş saatlik uzun bir yolculuğun sonuydu. Arabamdan inip çevresini kontrol ediyordum ki bir şey dikkatimi çekti; ne ön camında, ne ön kaputunda, ne de radyatörünün üzerinde sinek, arı vb. canlıların ölmüş bedenlerinden eser yoktu. Çok değil, günümüzden yaklaşık on, on beş yıl önce böyle bir yolculuk yapıldığında araçların önü bu tür canlıların yapışıp kalmış bedenlerinden geçilmezdi. Temizlemesi zor olur, sadece suyla mümkün değil temizlenmezdi.

Bu, bir anda olmuş olamazdı, muhtemelen zamanla azalarak devam etmişti de ben fark edememiştim. Peki, ne olmuştu da bu minik kanatlılar kaybolmuştu?

Düşündükçe, zihnim bir zaman makinesi vazifesi görüyor, beni anıdan anıya sürüklüyordu. Çocukluğuma gidiverdim bir anda… Annemler pekmez yapma telaşındalar, anneannem ise eline aldığı havluyla, bir ordu gibi üzüm suyuna hücum eden arıları kovalama telaşındaydı. Sonra bir anda günümüze döndüm ve annemlerin bu yaz yaptıkları pekmez telaşı canlandı zihnimde, ihtiyarlaşan annem ve babam dışında tüm düzenek aynıydı, sadece iki eksik vardı; anneannem ve onun kovaladığı arılar. Babamın sesi çınladı kulaklarımda: “Eskiden üzümün yarısını arılar yerdi. Şimdi yoklar!”

Oradan ayrılıp yine çocukluğuma döndüm. Köy meydanındaki çeşme başında Nazmi Amca oturuyor, eline aldığı bir değnekle su birikintisine su içmeye gelen özellikle eşek arılarını bir bir öldürüyordu. Öldürdüğü eşek arılarını önünde sıraya koyup ip gibi diziyordu. Yanına yaklaşan on, on iki yaşlarında bir çocuk ise kendi aklının yettiğince, olanca sesiyle Nazmi Amca’ya bağırıyordu: “Neden öldürüyon ya o arıları, bitireceksin?” Çocuğun serzenişi zoruna giden Nazmi Amca ise sıktığı yumruğu ve dişleriyle küçük çocuğa haykırıyordu: “Öte git kerhaneci! Öldürmeynen arı mı tükenir?” Sonra yine bu yaza döndüm ve aynı çeşme başında oturduğum anlar aklıma geldi, su birikintisi olduğu gibi duruyordu, ama su içmeye gelen hiç eşek arısı yoktu!

Derken, zihnim ardı ardına yeni düşünceleri getiriyordu aklıma, artık annemin bahçeye hazırladığı sabah kahvaltılarına eskisi gibi hiç bal arısı gelmediğini fark ettim, yine evimizin çatı saçaklarına eskiden yuva yapan sarıca arıların artık bir tane bile yuva yapmadıklarını fark ettim.

Şüphesiz ki dünya, uzun zamandır büyük bir değişimin içinde, belki bir sona yaklaşıyor, belki de yeni bir başlangıca… Bilemiyorum.

Einstein’ın sözü çınlıyor kulaklarımda: “Bal arıları ölürse, insanlar da ölür.” Bu sözü muhtemelen, bal arılarının bitki döllenmelerinde büyük pay sahibi olmasından dolayı söylemiştir. Bal arılarının yokluğunun uzun vadede bitki florasının çökmesine neden olacağı gerçeği.

İşte… Bir an geliyor, bazı şeylerin sessiz sedasız hayatımızdan çoktan çıkıp gittiğini fark ediyorsunuz. Ben de yaptığım bir yolculuk sonrası kanatlı dostlarımızın yokluğunu fark ettim.

Nereye gittiler, neden yok oluyorlar? Diye sormayacağım.

Annem bu yaz sordu bana bu soruyu. Ben de cevap verdim;

“Çünkü, insandan başka her şey azalıyor anne!”

Saygıyla…

Özkan SARI