Ritim (0) Sıfır

Oraya nasıl geldiğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu. Öncesine ait hatırladığım ilk kare, salonun ortasında ayakta duruyor oluşumdu.

Salon içerisi zaman ilerledikçe kalabalıklaştı. Önümde uzun bir masa vardı. Masa üzerinde ne olduklarına dair bir anlam veremediğim onlarca farklı obje mevcuttu. Gül, üzüm, şarap, çatal iğne, neşter, makas, ruj, pamuk, tabanca, sigara, çakmak, zincir ve daha neler neler… Özenle masa üzerine yerleştirilmişti.

Oradaki herkes neden geldiğinin farkında gibi davransa da benim oraya nasıl geldiğim ve neyle karşılaşacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu.

Kısa süre sonra salona bir bayan girdi. Tek kelime konuşmadan masanın biraz ilerisine geçip beklemeye başladı. Hareketsiz, öylece bekliyordu ve üzerinde şöyle yazıyordu: “Ben altı saat boyunca burada ayakta duracağım. Bu objelerle bana istediğinizi yapabilirsiniz. Olacakların hepsinden ben sorumluyum.”

Neden altı saat boyunca hareketsizce bekleyeceğine, kendisine kimin neden ve ne yapabileceğine dair sorular zihnimin içinde dönüp duruyordu.

Kadın öylece bekliyor, içinde bulunduğum kalabalık öylece izliyordu. En küçük bir ses yoktu. Bu sırada gözlerimi masanın üzerine dikmiş, üzerinde bulunan farklı nesneleri inceliyordum. Bunlarla, hareketsiz öylece duran bir kadına ne yapılabilir ki diye düşünmeye başladım. Kadın adeta cansız bir manken gibi gözünü bile oynatmıyordu. Yaklaşık bir saat sonra bir bey masa üzerinde duran gülü alıp kadına uzattı. Herhangi bir tepki olmamıştı. Sonrasında adam, kadının ellerini açarak gülü avucuna yerleştirip yerine döndü.

Kısa süre sonra bu kez bir bayan masa üzerinden bir toka alıp kadının saçlarına taktı. Hemen ardından başka bir bayan masa üzerindeki ruju alıp kadının dudaklarını boyadı. Kadın hiçbir harekete tepki vermiyordu.

Kadının hareketsizliği, içimde, derinlerimde bir yerleri tetikliyor, benim de masa üzerinde duran objelerden biriyle kadın üzerinde bir harekette bulunma arzumu körüklüyordu. Başka insanlarda da aynı duygu belirmiş olmalı ki birçok kişi kadının etrafında çember olmuş üzerinde farklı eylemlerde bulunuyordu. Herkes eğleniyor gibiydi. Kadına zarar vermekten çekinerek hareket ediyorlardı. Bu gösteriyi daha fazla devam ettiremeyeceği kanısındaydım. Masadan tüy alıp kadına yaklaştım ve boynunun altını gıdıklamaya başladım. Buna tepkisiz kalamazdı muhtemelen, en azından boynunu hareket ettirir diye düşünürken; en ufak bir tepki vermedi. Galiba oldukça başarılı bir performans sanatçısıydı.

Zaman ilerledikçe hem ben hem de salonu dolduranlar daha da heyecanlanıyordu. Karşımızda hareketsiz, aslında canlı bir obje tüm etkilerimize tepkisiz kalıyordu.

Birisi kadının ağzına sigara sokup ateşledi. Sigara öylece duruyordu dudakları arasında. Hemen ardından bir bayan gelip elindeki makasla elbisesinin kollarını kesip yere attı. Adeta herkes aklındakini uygulamak için sıraya geçmişti. Ben de sıradaydım ve bu kez elimde herhangi bir şey yoktu. Sıra bana geldiğinde kadının suratına sertçe bir tokat attım. Yine tepki vermedi. Tepkisiz kalması kafamı karıştırıyor, içimde hırlamaya başlayan ne olduğunu bilmediğim ruhsal bir yaratığı besliyordu. Farklı bir şey yapmak için masanın oraya döndüm.

Diğer insanların enerjisi de benimle aynı doğrultuda ve yoğunluktaydı. Salon içerisinde bir enerji alanı oluşmuş, herkes bu mistik gücün esiri olmuştu. Gösterinin son bulmasına daha üç saate yakın bir zaman vardı ve aklımdan türlü fanteziler geçiyordu. Sonuç olarak gönüllü bir avım vardı. Ve içimde dişlerini bileyen bir avcı!

Bir bayan, kadına yaklaşıp üzerindeki elbiseyi neşterle keserek parçalayıp attı. Üstü tamamen çıplaktı artık. Bir diğer bayan rujla meme uçlarını boyayıp ardından kollarına ve göbeğine yazılar yazdı. İnsanlar homurtular eşliğinde zevkle olan biteni izliyordu. Bir adam yanaşıp kadının rujla boyanmış memelerini emmeye başladı. Kudurmuş gibiydim. Elime neşteri alıp kadının boynuna ince bir kesik attım, kesikten aşağı doğru ağır ağır kan süzülmeye başladı. Bir başka adam yaklaşıp akan kanı emiyordu. Etki büyüyordu fakat hala en ufak bir tepki yoktu.

Elinde duran gülü alıp, gülün dikenini sol göğsünün üzerine saplayıp olanca gücümle aşağı doğru kaydırdım. Gülün dikeni tenini yırtarak ilerledi. Bu acıya katlanması ve tepkisiz kalışı beni daha da kamçılıyordu. Bir bayan, kadının çıplak fotoğraflarını çekiyor, çıkan görüntüleri eline tutuşturuyordu. Bu sırada kadının gözyaşları yanaklarından aşağı süzülmeye başladı. Sadece gözyaşı akıyor, ne bir ses ne bir hareket fark edilmiyordu. Bir bayan yaklaşıp kadının gözyaşlarını sildi. Bir başkası çıplak olan üzerine bir şal örttü.

Ardından iki kişi kadını olduğu yerden kaldırıp salonun farklı noktalarına taşıdık. Onun bu hali cinsel arzularımı da arttırıyordu. Birçok erkek kadının bedenini okşuyor, dudaklarını, boynunu ve memelerini öpüyordu. İki elimle kadının belini kavradım ve tırnaklarımı var gücümle derisine batırdım. Ardından bedenini kaldırıp masa üzerine uzattım. Pantolonunu indirip tecavüz etmek istedim fakat çıkarmayı başaramadım. Bir taraftan da başkaları beni kenara çekiyordu. Kadını kaldırıp sandalyeye oturtup ayaklarını sandalye ayaklarına bağladılar. İnsanlar delirmiş gibiydi ve gözlerinin içleri parlıyordu. Hepimiz görünmez o koyu komutanın askerleriydik. Bunca etki karşısında kadının göstermediği tepki, artık kendisine uygulanacak en ağır eylemlerin bile resmi tasdikiydi bizim için.

Masa üzerinde duran tek mermiyi tabancaya yerleştiren biri, kadına yaklaşarak tabancayı şakağına dayadı. Salona bir anda büyük bir sessizlik hâkim oldu. Herkes dikkatle tabancaya ve onu elinde tutan adama bakıyordu. Tetiği çekmesini ve arkadaki duvarı boyayacak olan kanı seyretmeyi bekliyordu adeta kalabalık ve tabi büyük bir merakla ben de!

“Yeter artık!” diye bağıran bir adam gelerek tabancayı aldı. Galerinin sahibiydi bu… Ve gösterinin artık bittiğini haykırdı. Yaklaşık altı saat olmuştu. Zaman nasılda geçivermişti. Ellerim titriyor, canavarlaşan duygularım açlığının giderilmesini bekliyordu. Bu sırada herkesin gözü kadındaydı…

O kadın, yani Marina Abramovic; kafasını kaldırdı ve karşısındaki kalabalığa bakarak yürümeye başladı. Kalbime şiddetli bir korku hâsıl oldu ve sanki öldüğüne emin olduğum bir insan mezarından kalkmış üzerime yürüyordu. Kendi yarattığımız eser ruhumuza korku salıyordu. Büyük bir çoğunluk birbirini itekleyerek kaçışmaya başladı…

Kan ter içinde uyandım. Gördüğüm kâbusun uzun süre etkisinden kurtulamadım. Aklımda tek bir soru vardı:

Bu gördüklerim gerçek olsa aynı şeyleri yapar mıydım?

Cevabı da buraya bırakayım:

Marina Abramovic’in 1974 yılında sergilediği “Rhythm 0” adlı gösterisinde insan, bunların hepsini yaptı!

Özkan SARI

Son Palyaço

Yanılmıyorsam onlu yaşlarımın başındaydım. Küçük ve yoksul bir Anadolu kasabasında yaşıyorduk. Babam terziydi. Yeni bir elbise almanın kasabada yaşayan çoğu insan için hayal olduğu, söküğünü diktiren, yırtığını yamatanların çoğunlukta olduğu bir ortamda kazandığı üç beş kuruşla evini geçindirmeye çalışırdı babam.

Yılda bir kez kasabamıza panayır kurulurdu. İmkânı olanlar alışveriş yapıp kurulan oyun ve oyuncaklarda eğlenirken, imkânı olmayanlar da eğlenenleri izleyerek eğlenirlerdi. Sonuç olarak herkes panayır kurulduğu zamanlarda daha bir sevinçli olurdu. Kasabaya çöken yoksulluk sisi ve kokusu birkaç günlüğüne dağılıverirdi.

Bir gün kasabada hızla bir söylenti yayılmaya başladı; panayıra palyaço gelecekmiş. Ne olduğunu bilmiyorum tabi. Sandım ki değişik bir hayvan gelecek. Gelecekmiş gelmesine de bir çadırın içinde sadece parasını ödeyenler görebilecekmiş. Bu da demek oluyor ki ben göremeyeceğim. Bu duruma biraz can sıksam da çabuk unuttum. Zaten sonrasında bu palyaçoyu görecek şanslı çocuklardan çoğu kasabada ballandıra ballandıra anlatacaklardı. Onlardan dinlerdim.

Bir akşam yemeğinden sonra babam, üç kız kardeşime ve bana en güzel elbiselerimizi giymemizi söyledi. O zamanlar sadece iki çift elbisemiz olurdu, biri günlük giydiğimiz, diğeri bayramlarda. Bayramlık elbiselerimizi giydikten sonra evden ayrıldık. Babamızın ellerinden sımsıkı tutup panayır yerinde bir çadıra geldik. Yıllar sonra öğrendim ki babam bizi oraya getirmek için dedemin hatırası cep saatini satmış. Bir daha da öyle bir etkinliğe götüremedi babam bizi.

İşte o gün tanıştım ben palyaçoyla. Yüzü gözü boyalı, yuvarlak, kocaman burunlu, renk cümbüşü bir elbise içindeki bu canlının insan olduğunu algılamam epey bir zaman aldı. O gün güldüğüm kadar belki de hiçbir zaman gülmedim. O gün sevindiğim kadar belki de hiçbir zaman sevinmedim. Göz bebeklerinin içi gülüyor derler ya… İşte ben göz bebeklerimin gülüşmelerini bile duyuyordum.

Kusuruma bakma lafı uzattım biraz…

On dokuz yaşıma geldiğimde kasabadan ayrıldım ve büyük şehirlerden birinde yaşayan halamın yanına yerleştim. O zamanlar köyünü kasabasını terk edenler, şehirlerde yaşayan akrabalarının yanına giderlerdi. Kimi kısa, kimi uzun bir süre misafiri olurdu o evlerin. Şimdi ise yatıya bir gün bile kabul etmiyor birçokları. Ben, halamın evinde iki çocuğu ve eniştemle beraber tamı tamına iki yıl üç ay yaşadım. Bir gün bile yabancı olduğumu hissetmeden. Şimdi ise daha misafir eve gelmeden ne zaman gideceğine kafa yoruyoruz.

Halamdan ayrıldıktan sonra kendim bir ev tuttum. Farklı birçok işte çalıştım. İşsiz kaldığım bir dönemde kendime sorduğum “ne yapabilirim?” sorusu üzerine düşünürken, zihnim beni yıllar öncesine götürdü. Palyaço gören küçük bir çocuğun gülüşen göz bebeklerinin ta içine… Hüzünlü bir tebessüm yerleşti yüzüme. O zamanlar içimde taşıdığım duyguların saflığını ve şeffaflığını düşündüm. İşte o zaman aklıma düştü palyaço olmak.

Önce kendime bir kostüm diktirdim. Ardından yüz boyaları ve gerekli aksesuarları aldım. Sonraki günlerde aralıksız her gece hazırlanıp aynanın karşısına geçtim. Aynaya her baktığımda iki farklı kişi görüyordum; biri on yaşlarında küçük bir çocuk, diğeri ise bir palyaço. Aklımda tek bir soru vardı?  Ne yapmalıydım ki aynada gördüğüm palyaço, yine aynada gördüğüm çocuğun göz bebeklerini güldürebilsin? İşte bu hedef doğrultusunda haftalarca o ayna karşısında çalıştım.

Gazeteye palyaço ilanı verdiğim üçüncü gün ilk işim için yola çıkmıştım. Sana o günü nasıl anlatsam bilemiyorum. Şöyle ifade etsem zihninde bir şeyler canlanır sanırım: göz bebeklerinin içi gülen bir palyaço, o gün orada bulunan tüm çocukların göz bebeklerinin içini güldürmüştü.

İşte gülen o gözler ve içinde henüz nokta kir barındırmayan hisler taşıyan o kalpler benim bunca yıldır yakıtım oldular. Sayısız organizasyona katıldım ve sayısız çocuk tanıdım.  Ve çocukların, yetişkinlerin hiçbir zaman anlayamayacağı hayal dünyaları benim evim oldu. Yirmi yedi yıl böyle bir çırpıda geçiverdi.

Yaşadığım şehirde bir palyaço efsanesi haline gelmişken son yıllarda işlerim kademeli olarak azaldı. Tanıyanlar beni davet etmeye devam ederken tanımayanlar; “Biz erkek palyaço istemiyoruz.” Dediler. Zaman ilerledikçe tanıyanlar da beni davet etmemeye başladı. Önce bunun yaşımın ilerlemesiyle alakalı olabileceğini düşünüyordum fakat gördüm ki genç de olsa kimse erkek palyaço istemiyordu. Keşke bu kulaklarım duymasaydı ama insanların; “o kadar çocuğu bu herife mi emanet edeceğiz.” ,“Hayatım görmüyor musun her gün küçük çocuklara tecavüz haberleri izliyoruz. Sen ne olduğu belirsiz adamı mı eve getireceksin?”, “Ben kesinlikle bayan palyaço istiyorum.” Vb. Sözlerini sıkça duymaya başladım. Böylesine çürümüş bir toplumda haksız da sayılmazlardı.

İşte böyle… Şu an elli iki yaşımdayım. Artık ücretli palyaçoluğu bıraktım. Biliyorum sana bunları anlatırken yer yer gözlerim doldu, yer yer dolmayla kalmadı taştı.

Bundan sonra en büyük tesellim etrafımı sarıp yanaklarıma öpücükler konduran çocuklarımla çektirdiğim basit bir fotoğraf kağıdına basılı hatıralarım olacak.

Çok üzgünüm evet! Ama inan kendime değil. Ben bir iş bulur yine geçimimi sağlarım. Peki ya yıkılıp yerle bir olan insanın insana olan güveni nasıl tekrar sağlanacak? Bundan sonra belki de hiç!

Son olarak sana şunu söyleyeyim: Bak evlat! İnsanı anlamak için yüzündeki ifadeler (üzgün, şaşkın, sinirli, tebessüm vb.) gerçek anlamda hiçbir şey ifade etmez. O ifadeler kasların eseridir ve kaslarını beynin kontrol eder. İnsanı anlayabileceğin tek yer göz bebekleridir. Göz bebeklerinde beliren işaretler ise gönlünün yansımasıdır. Tabii artık insanlar birbirlerinin gözlerine değil sadece yüzlerine bakıyor!

Müsaadenle… Kal sağlıcakla…

***

Oturduğu ahşap sandalyeden kalkıp ağır adımlarla uzaklaştı Şeref Abi. Konuşmamız boyunca gözlerini gözlerimin derinliklerinden hiç ayırmadı. Ben ise anlayamadığım bir refleksle gözlerimi kaçırdım durdum. Bir çay daha söyleyip uzunca bir süre oturdum belediyenin çay bahçesinde. Telefon numarasını neden istemedim diye kızdım kendime. Garsonlardan birine sordum telefon numarasını. Telefon kullanmıyormuş ama iki güne bir mutlaka gelirmiş çay bahçesine. Teşekkür edip kalktım.

İki gün sonra tekrar aynı yere gelip aynı masaya oturdum. Aynı garsona Şeref Abi’yi sordum:

“Abi dün geldi Şeref Amca. Hepimizle vedalaşıp gitti.”

“Nereye?” diye sordum şaşkın ve gür bir sesle.

“Valla kasaba masaba bir şeyler söyledi. Panayır mı kuruluyormuş, panayır mı kuracakmış… Herkese ücretsiz mi olacakmış… Buna benzer şeyler söyledi gitti.”

“Peki, hangi şehir hangi kasaba?”

“Bilmiyorum abi!”

“Peki ya telefon numarası falan?”

“Bilmiyorum abi!”

Yerimden kalkıp iki gün önce Şeref Abi’nin gidişini izlediğim kesme taşlı yola doğru döndüm ve usulca seslendim:

Güle güle Palyaço!

Özkan SARI

Korku

Quiet Resource- Evelyn Stein

Akşamın olmak bilmediği, uzadıkça uzayan, sıcak bir gündü. Klima bozuktu üstelik. Ter içindeydim ve bu halimden nefret ediyordum.
Ani bir kararla fırladım, yan odada çalışan arkadaşlara seslendim;

“çıkıyorum!”


Cevap olarak bir şeyler söylediler fakat anlamadım, anlamak için geri de dönmedim. Asansörü beklemeden koşarak indim merdivenleri, kravatımı çıkarıp okullu günlerde olduğu gibi pantolonumun cebine tıkıştırdım.

Eve gitmek yatağa uzanmak, tavana bakmak, köşedeki örümceğin bana bakmasını beklemek istiyordum aslında, hiçbir şey düşünmeden, ummadan, kederlenmeden, geçmişte yaptığım bir hataya sanki az önce olmuş gibi utanmadan, işi daha da ileriye götürüp pikenin altına saklanmaya çalışmadan öyle uyuya kalacaktım ve uyandığım zaman tüm dünya ve bildiğim ne varsa değişmiş olacaktı!


Menekşe evdeydi ve meraklanıp soracaktı;
” Neden erken geldin?”
” Hasta mısın yoksa?”
” İşi bırakmadın, umarım!”
” Bak bir şey varsa konuşabileceğimizi biliyorsun…”
Söyleyebileceğim ne bir söz, ne de kurabileceğim bir cümle vardı.


Cevap yoktu.

Rutinimden sıkılmış, kaçma isteğine yenik düşmüş, avareliğe heves etmiştim, hepsi buydu.
Simit alıp deniz kenarında bir banka oturdum çay da vardı.
Maviliğe hayret ettim nedense, dünya bu kadar mavi olsun! 
Martı bu kadar beyaz!
Hayret etmenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu düşündüm.
Vaay be!
İnanılmaz yahu.


Nasıl dikkat etmemişim şimdiye kadar…
Dünya masmavi kardeşim.
Martı da bembeyaz!
Ve simit yerken, çay içebiliyoruz…


“Teşekkürler” diye bağırmak üzereyken yakaladım kendimi.
Hava kararana kadar oturdum orada maviliğe baktım, anlattıklarını duymaya çalıştım, yüzüne karşı içimden içimden anlattım sonra, eminim o da beni duymaya çalıştı.

Ben mavilikten mavilik benden sıkılınca kalktım,
en kısa zamanda görüşmek üzere ayrıldık.

Şehrin ışıkları yanmaya başladığı zaman Kamil Usta’nın yerindeydim.
Menekşe’yi aradım, işlerin uzadığını geç geleceğimi söyledim.
“Çok içme!” dedi.
Kuytu masalardan birine oturdum.
Anasondu, kavundu, peynirdi, sigara dumanı nasıl olurda gökyüzüne yükselire takılmışken, sıcağa aldırmadan, balıkçı yaka kazak ve üzerine siyah palto giymiş biri girdi içeriye;


Tanıyacağım ben bu adamı ama nereden?

Göz göze gelince gülümsedi, çok samimiymişiz de yıllardır görüşmüyormuşuz gibi açtı kollarını sarıldık, öpüştük.
Dur bakalım kim bilir kim çıkacak diye geçirdim içimden.
Buyur ettim,
Sohbet etmeye başladık.
Ayıp olmasın diye ne kazağı sordum ne paltoyu…
İş yerinde bunaldığımı, klimanın bozuk olduğunu, kaçar gibi çıktığımı, bankta oturduğumu, hayret etmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu, geçenlerde trafikte bir adamla kavga ettiğimi, iki tane ekleştirdiğimi anlattım.
Çok konuştuğumu fark edince sustum.

O, uzun zamandır hayret etmiyormuş üstelik
bunun eksiklik olduğunu da biliyormuş…
Şimdi şu denize gelsin bir göktaşı düşsün, şaşırmazmış ve hatta ikincisi neden düşmüyor diye meraklanırmış.

Fakat korkuyormuş!
“Korku adamın iliklerine, ruhuna işler canım kardeşim, adım attırmaz, insan önce korkar sonra aklını kaybeder…”

“Ne var korkacak?” dedim gülerek.


“İnsan var!

İnsan en çok insandan korkar…
İçinde yaşadığımız toplumun her bireyi korkuyor, yalnızlıktan, güvenememekten, geçinememekten, ay sonunu getirememekten, faturaları ödeyememekten, işini kaybetmekten, eşini kaybetmekten, sevdiklerinin başına kötü bir şey gelmesinden, hata yapmaktan, yargılanmaktan, âşık olmaktan, sevmekten, mahkûm olmaktan, iftiradan, küçük düşmekten, ölmekten, kalmaktan, insan yanlış anlaşılmaktan bile korkuyor var mı daha ötesi?”

“Senin söylediklerin korku değil endişe arkadaşım…
Hem sevmekten neden korksun insanlar?”

Yüzüne yakışmayan sırıtışla sustu, derin nefesler aldıktan sonra;


“Endişe eşiğini geçti toplum. Şimdi korkuyor ve bir süre sonra delirecek. Sevgi; sorumluluğu, bağlanmayı ve ait olmayı gerektirir, sorumluluk almaktan, bağlanmaktan ve ait olmaktan korkan birey nasıl sevsin?”

Elimi yanağıma dayayıp düşündüm bir süre, peyniri didikledim, kavunu uzun uzun tuttum ağzımda, çatalla oynadım, gökyüzüne yükselen sigaranın dumanını, yakamozu, ay ışığının denizde bıraktığı gümüşi pırıltıları, sahilde yürüyen korkmuyormuş gibi, mutluymuş gibi görünen çiftleri, ellerinden tuttukları çocukları izledim.

Maviliğin karanlığa dönüşmesine,
martının kayboluşuna hayret ettim.

Karanlığı anlamaya çalıştım.
Eminim o da beni anlamaya çalıştı.
Ben karanlıktan, karanlık da benden sıkılınca, lavaboya gitmek için kalktım masadan, elimi yüzümü yıkadım…

Kamil Usta’ya takıldım; mezelerin bayatlığından, ızgara yapmayı bilmemesinden dem vurdum. Şakalaştık öyle.
Masaya döndüğümde adam gitmişti!
Hesabı bana kitlemiş diye geçirdim içimden, “Hep böyle oluyor.” a benzer bir gülümseme ile siyah paltolu, adını ve nereden tanıştığımızı hatırlayamadığım arkadaşımı sordum garsona.
Şaşkın, anlamaz, inanmaz gözlerle baktı çocuk; 


“Ağabey sen geldiğinden beri yalnız oturuyordun,
kimse gelmedi masana!”

Ayaküstü

Pantolonumun paçalarını sıvadım, ayakkabılarım elimde, ıssız sahil uçsuz bucaksız.
Güneşli bir gün…
Yok yok mevsimlerden bahar,

aylardan mayıs,

daha güneşli bir gün!
Aklınızda kalan en güneşli günü düşünün,

en mutlu olduğunuz gün,

vara yoğa güldüğünüz

hani arkadaşlarınız şaşırmıştı ya size; o gün işte…
Kuş sesleri ile uyanıyorum sabahları, penceremi açıyorum, ne ağaç var civarda, ne kuşlar…

E sesler?
Hayalet ağaçlar, hayalet kuşlar!
Duyuyorum ya, iyi bir şey diye geçiriyorum içimden…
Deniz kabukları,

midyeler,

yosun kokusu…

Terk edilmiş iki katlı evin bacası tütsün istiyor gönlüm.

G e n i ş bir aile,

günlerden pazar,

kimi ararsanız orada;

Kızıl saçlı bir kız çocuğu sallanıyor akasya ağacının dalına kurulmuş salıncakta,

haylazlar denize girmemiş mi?

Kahvaltıdan önce ve çıplak hem de!

Kerpiçten fırın, sacayakları, mis gibi ekmeğe, köy peynirine kesmiş ortalık…
Uzun ince parmaklı bir kadın piyano mu çalıyor,

bana mı öyle geliyor?
Asmanın altında kır saçlı, kır bıyıklı, gözlüklü, tombul bir amca sabah kahvesini içiyor, ne höpürdetmek ne höpürdetmek…
Gerçek?
Gözünle görüp, elinle tuttuğun her şey gerçek işte!
Gerisi;

Hayal…
Sararmış perdeler,

bahçe kapısının besmele ile kitlenmiş paslı asma kilidi,

yıkılmış çitler,

bakımsızlık,

köhnelik,

küf kokusu,

kırılmış camlar…

Fırın da yok üstelik,

ekmekler de.

İnsan değil miyiz, uyduruvereceğiz ayaküstü…

Yoku varmış,

varı yokmuş gibi anlatacağız.

Zaman geçince,

başkasının ağzından kendi anlattıklarımıza inanacağız. Gözlerimizi aça aça,

önemli hissedeceğiz,

abartacağız bir tutam.

Kimi yalancı diyecek, kimi hayalperest…
Görünmeyene inanmak, güzel!
Gerçek?

Hüzün yahu!
Ellerim ceplerimde,

adını öğrenemediğim, beynime tesadüfen yapışmış şarkının melodisi kulaklarımda,

ıslıkla çalmayı deniyorum…
Bir kefal atlıyor, uzakta ağları topluyor yaşlı balıkçı.

Deniz güneşle konuşuyor,

rüzgar kendi telaşında.

Martı ne yapsın, şiirden anlamıyor…
Geniş zamanlarda

gü-neş-li bir gün…
Senin günün.

Bugün.

Haziran Uvertürü

Sheku Kanneh-Mason – Casals Song of the Birds

Konuşarak anlatmayı bıraksam diyorum Aphareka.

Dövünerek üzülmeyi bıraksam…

Susup,

gözlerimi karşıya dikebildiğim kadar ders,

bakıp,

acıyarak gülümsediğim kadar dert olsam

sağır akla,

kör vicdana.

Dursam…

Mesela öyle bir dursam ki

akan kalabalığın önünde,

koşar adım hayatına geç kalana,

telaş olsam.

Gülsem;

böyle gökle bir olmuş Everest kadar;

Yanımdan geçene ibret,

arkamdan söz eyleyene nispet olsam.

Şimdi olduğu gibi,

bir yeşil kimsesizlikte

kalsam Aphareka.

Toprağın üstündeki kozalak,

Yoldan geçene meyvesini cömertçe uzatan şu hasetsiz ağaç gibi…

Bahara gözünü açmış meraklı bir tomurcuk,

Yüzünü güneşle boyamış müdanasız bir ezan çiçeği…

Issız, huzurlu bir patika

ya da

yalnız bir akasya…

Hepsi olur Aphareka;

Hepsi olup,

zamanlarca susulur.

Durulur orada akıl.

Durulur,

içimdeki magmaya doğru süratle dökülen usanç ırmakları.

Konuşmak bittiğinde,

belki sözüm daha çok duyulur.

Dile dolanmış sözün kiracısı yok Aphareka.

Doğrunun baş aşağı dönmüş talihine,

gerçeğin eğri beline dokunup düzelteyim diyen yok.

Suyu çekilmiş toprak gibi derin yarıklar içinde adaletin karnı

ve günah diye bildiklerimiz,

pazarcının en parlak meyveleri gibi baş tacı.

“Ah” larım Aphareka…

Onlar,

her paragrafın satır başı.

Bu yüzden bırakıp “insan” lığımı bir kenara

oturmak istiyorum sincaplı bir ağaç dalına.

Alıcısı gibi başını uzatıp da,

gözü kesmeyince vazgeçip yolunu değiştiren cinsime,

duymadığı sesimle bağıran yalnızlık olmak istiyorum.

Dinsin istiyorum Aphareka;

yalnızca bir taze nefeslik ,

tek hür düşüncelik,

bir çocuk masalı sürelik bile olsa

bu tersine dünya dursun istiyorum.

Derya CESUR