O Vakit

Tomurcukların pıt pıt çatladığı,
polenlerin oradan oraya uçuştuğu ılık bir bahar akşamıysa
verandasından yeşil bahçeye,
terasından kızaran göğe ya da balkonundan mavi denize bakıyorsa
huzuru koyar masasına yazar.

Yağmurlu bir ağustos ikindisinde
toprağın kadim rayihası sarmışsa havayı,
bir aşktır gelmiş ve bir yalnızlıktır kalmışsa geriye
hasreti demler,
ince belliye kırmızı bekleyişler döker yazar.

Gramofonda eski bir alaturka
batan güne dalar iken,
bir iç geçirmelik zamana
bir ömürlük masal dizer yazar.

Bir düş görür bir güz vakti,
düşünde kanatsız bir kuş kızıllığın ortasından süzülür.
Ufkun belinden yarım bir güneş doğar sonra.
Bir yalnız taka çıkagelir,
kıpırtısız suyun üstünde
bir kaybolur, bir görünür.

Terli alnıyla yatağından doğrulup
hayra uzanmış anlamlar arar.
Bulursa
düşüne minnet duyar,
bulamazsa
o kuşa kanat takıp
yeni uykulara gönderir yazar.

Herkesle aynı yolu yürür
lakin ne kaldırım ne apartman
ne de mazgal aynı görünür.
Çarpan kapıları, kornalaşan arabaları,
içinde her şeyi eriten gri uğultuları
hiç denenmemiş renklere boyar,
duyulmamış notalara sarar,
herhangi şeyleri
şarkılı ölümsüzlüklere ilikler yazar.

Hangi denize bakıyorsa
onun dalgasına kapılır içi.
Hariç değildir ne yazdan ne de güzden.
Hangi kıtanın göğünde almışsa nefesi
onun rüzgarına takılır sesi.

Ve elbet
düşerken zamanın kumları
çoğu kez sarsılır toprak.
Toprak dediğin,
altı-üstü ateşten çanak.
An gelir,
sancılanır dünya,
daralır bütün genişlikler.
“Yaşanmasa da olurdu” diye bahsedilen
hazsız ama dertsiz dünler,
mahcup özlemlerle kol kola girer.

İşte o zaman
çarpan kapılardaki zebaniler görünür.
Kaldırımlar uçurumlara,
arabalar huzur avcısı kemirgenlere dönüşür.

Rüyadan kovulup kabusa düşer yazar.
O vakit,
cehennem mürekkebe akar,
ateş eli,
el kalemi,
kalemin ucu kağıdı yakar
o vakit.

Derya CESUR
Mart 2020
Samsun

Müzik: Awaiting The Night – Kristin Amarie

7 Dakika

Bahçesaray’dan az sonra
İdlib’den biraz önce


Şehrin meydanında teyze yanı bir banka bırakıyorum kendimi.
Sırtımdaki çantayı,
içimdeki telaşı,
geçsin diye beklediğim zamanı da bırakıyorum.

Esmer yüzlü çocukları görüyorum önce.
Boya sandığında yetenek yarıştırırken nasıl eğlendiklerini izliyorum.

Rengarenk, her biri bir başka çizgi kahramandan mütevellit koca bir balon demeti beliriyor arkalarında. Baloncu, sattıklarının altında siyah beyaz bir figür gibi duruyor.

Kırmızı kapaklı bir defter çıkınca ortalığa, teyze şöyle bir süzüyor profilden seyrettiği yüzümü, kalem tutan elimi.
Görmüyorum,
belki sadece
hayal ediyorum.

Gelip geçiyor birbiri ardına başlar, omuzlar, kollar ve ayaklar..
Annesinin, küçük elinden çekiştirerek yürüttüğü ufaklık giriyor sahneye. Henüz bizimle tanıştırmadığı yaygarası boğazından döküldü dökülecek.

Arkamda
şıngırdayan zincirin sesiyle kavga eden bir havlama başlıyor.
Müziğin notaları arasına düzensiz aralıklarla diziyor kerata, bunu da seviyorum.

Rüzgar…
Ben diyeyim mayıs şefkati, sen de ekim merhameti.
“Sana yakışıyor mu bu haller?” diyesim var şubata, onun olayı benden karışık, susuyorum.

Her gördüğümde yolumu değiştirdiğim el ilanı dağıtıcılardan biri atlıyor sahneye. Her uzattıklarında kararlı bir “istemiyorum” la hız kesmeden devam ederim yola, şimdi, bana doğru gelmesin diye gözlerimi onsuz bir yerlere kaçırıyorum.
“Ona da yazık!” diye bir fısıltıya yakalanıyorum her keresinde ama
 yaştan olsa gerek epey eksilttim ortalığa saçtığım kabulleri. Bu yüzden, beni yenmesini beklemeden sonraki kareye geçiyorum.

Havanın şaşkınlığına şaşırmış sarı beyaz bir köpek serilmiş yatıyor orta yere, gelip geçeni izliyor, sanırım keyiflice.

Sıradan bir hafta içinin sıradan bir öğle arasında , kulaklığımdan içeri sızan güzel bir melodi, sıradan olan her şeyi yazılası bir hikayeye dönüştürüyor.

Bedava bir huzur yerleşiyor göğüs boşluğuma.

Sonra telefon çalıyor,
bitiyor.

Derya CESUR
Şubat 2020
Samsun

Müzik: Windmills Of Your Mind / George Skaroulis

Dümen Suyu

Denize bakan cep gibi bir balkon, küçücük bir sehpa yanında iskemle. Canlıymış hissi veren fakat dokununca, aaa yapaymış bu çiçekler! Boğazdan geçen gemi ışıkları, sokak köpekleri, balık lokantası.
Benden önce acaba kim oturdu bu iskemlede?
Ne düşündü?

Denize de bakmıştır tıpkı ben gibi, ne görmüştür? Kimi görmüştür.
Döndür döndür Yan Tiersen dinliyorum. Esther, La plage, Summer 78.

78 yazında altı yaşındayım, Şen Mahalle’de tek katlı bahçeli bir evden, dört katlı bir kooperatif evinin ikinci katına taşınıyoruz. Ayak altında gezmeyeyim diye köye gönderiyorlar beni.

Yazın ortalarında taşınma bitmiştir gayrı deyip Çorlu’ya geliyoruz babaannemle. Birbirine benzeyen dört tane apartman var, altı numarada oturuyoruz. Ekmek almaya gönderiyorlar bakkala, bakkalın ismi Sami.
“Sami Amcana, git iki ekmek al gel.”

Başka mahallelerde nasıldı bilmem ama o zamanlar hep sahibinin ismi ile anılırdı bakkallar.

Bakkal Sami Amca, Bakkal Osman Amca, Bakkal Yusuf…
Ekmek koltuğumun altında altı numaranın zilini çalıyorum Mukaddes Teyze açıyor. Ben teyzenin isminin Mukaddes olduğunu bilmiyorum henüz.
E hani bizim evdi burası?
Hiçbir şey demeden ağlaya ağlaya üçer beşer merdivenlerden inmeye başlıyorum. Dört kooperatif evinin tam karşısında tek katlı evlerden birinin duvarına oturuyorum. Ayağımda Panter ayakkabılarım var, Esem olaydı iyiydi!
Ekmek almaya giden gelmeyince aramaya çıkıyorlar, duvarın üzerinde ağlarken buluyorlar beni.
Sofra bezi yayılıyor, elek, sini… Yemek yerken babaannemim kulağına eğiliyorum.
“Köye geri dönelim.”
“Neden be çocuğum?”
“Burada bütün evler birbirine benziyor!”
Öyle de oluyor, Önce Muratlı’ya sonra Korelinin mavi minibüsü ile köye…
Eylülde okula başlayacak, birbirine benzeyen evlere de apartman hayatına da alışacağım.
Alışacağım fakat sevmeyeceğim!

İçeride müşteri kalmayınca kapatıyorlar balık lokantasını, sokak köpekleri kuytulara kıvrılıp, boğazdan geçen gemi ışıkları seyrekleşince ve son sarhoş evine dönünce yatıyorum ben de.
Balkonun kapısını açık bırakıyor, yorganı gözlerime kadar çekip kıyıyı döven dalgaların sesini dinlerken dinlerken öyle…Azıcık rüzgâr olsaydı da tüller odanın içine içine uçuşsaydı.
Amaaan her istediğimiz olsaydı hayatın tadı mı olurdu?
Neyi düşlerdik o zaman?
İnsan değil miyiz, olmayacak ki isteyeceğiz.
İstediğimiz sürece yaşıyoruz!

Biri dürtmüş gibi uyanıyorum.
Oteldeyim, rüzgâr çıkmış, tüller odanın içine içine, düşlediğim gibi.
Uzaklarda bir horoz ötüyor, sabah ezanı okunuyor, saat 06:49.
Giyiniyorum hemen, yan odada biri horluyor, resepsiyondaki genç uyuyor.

Parmak uçlarımda çıkıyorum dışarıya, mızrak gibi bir sabah.
Balık lokantasının dışarıda bırakılmış iskemlelerinden birini alıp, tam dalgaların bittiği yere, bacak bacak üzerine atıp oturuyorum. İskemlenin bacakları kuma gömülüyor ama olacak o kadar.
Bir balıkçı teknesi geçiyor, teknenin kıçında ayakta duran adama el sallıyorum, o da bana el sallıyor.
Ağları atıp balıkçı kahvesine dönünce acaba nasıl anlatacak beni?
Zenginlik çok paranın olması değil de denizi, gün doğumunu, martıları sahiplenmektir belki?
Huzur da zenginliktir.
Ağız tadı da.
Avucunuza aldığınız deniz minaresi de.
Büyüsün diye denize geri bıraktığınız balık da.
Sabahın bu kör vaktinde gökyüzü bakır rengiyken te bu dışarıda bırakılmış iskemlede oturmak kaç para?

Martıların sesi, sokak köpeklerinin ayaklarının dibine kıvrılışı, boğazdan geçen gemilerin ışıkları, bir melodi ile kırk yıl öncesine dönmek, Osman Amcayı, Sami Amcayı anmak… Ya babaannemi!
Çocukluğuna geri dönmek, kaç para?
Nefes aldığımız kadar değil, keyif aldığımız kadar yaşıyoruz belki de!

Birbirine benzemeyen günler.Uçuşan tüller.
Denize bakarken gördüğümüz yüzler olsun hayatımızda.
Alıştıklarımızı sevmeyelim, onu diyorum!

Ali GÜLCÜ

Adam

Fauré – Elegy In C Minor, Op. 24

“Bu yol nereye gidiyor?”, diye sordu karşıdan gelene,
“Bu, YOL mu?” dedi adam hayret içinde.

Uyandı,
gerindi,
perdelerinden ışık sızmayan odanın başucu lambasına uzanıp anahtara dokundu.
isteksizce ve ağır ağır doğruldu yatağından, ezberlenmiş adımlarla banyoya yürüdü.
Aynaya bakmadan musluğu açıp soğuk suyu yüzüne götürdü.
Şişmiş göz altlarını incelerken, gün içinde bekleyen işleri zihinsel bir not kağıdında sıraya koydu.
Yapılacak ne varsa önce kafasında yola koyar, eyleme geçtiğinde vakit kaybetmekten, sürprizlerle karşılaşmaktan hoşlanmazdı. Bu yüzden uykuya zor dalar, birkaç saat sonra uyanır, huzursuz dönüşlerle, kalkmak için sabahı beklerdi.

Günlük planı gözden geçirirken giysi odasına geldiğini fark etmedi bile. İnternet siparişiyle aldığı  ve henüz etiketi üzerinde duran mavi blazera uzandı. Son zamanlarda, artan çalışma saatleri yüzünden mağazaları gezerek alış veriş yapmaya zaman bulamıyordu. Sabah evden ayrılışı ve eve tekrar dönüşü arasında neredeyse on iki saat geçiyor, yemek ve istirahat derken gün yine yatakta sonlanıyor, sonraki günler de aynı döngü ile uç uca ekleniyordu.

Pazar tatillerinde bile en az üç saatini bilgisayar ya da telefonda geçirir, çoğunlukla film izlemek, tembelce uzanmak, biraz kitap okumak ya da ofisten bir arkadaşıyla bir şeyler içmek arasında bir tercih yapması gerekirdi. Aynı güne birkaç keyif sığdıramıyordu adam. Birini yapsa diğerinden mahrum kalıyor, ya yorgun bir beden ya da doyuma ulaşmamış bir ruh ile yeni bir pazartesiye bağlanıyordu.

Evli değildi.


Lise aşklarından nasibini almamış, üniversitede başını kitaptan kaldırmamış, ikili ilişkilere dair ince kavrayışlardan sınıfta kalmıştı. Üniversite sonrası  bazı denemeler yaptıysa da nihayete erdiremedi ve aile kurmaktan umudu kesip kısa, beklentisiz buluşmalara sarıldı.

Öğrencilik hayatı boyunca çalışkanlığı ile daima göz doldurmuş, çevresinin ve aile dostlarının güzel övgülerine mazhar olmuştu. Çok çalışırdı adam.  Bilmediği her şeyi araştırır, sempozyumlara  çalıştaylara katılır, uluslararası eğitim programlarına başvurular yapar ve çoğunlukla kabul edilirdi. Arkadaşları okul sonrası buluşmalara, cumartesi dağıtmalarına, pazar gezinmelerine giderken umutsuzca onu da davet eder  ancak hep olduğu üzere  aynı cevabı alır, ısrara gerek duymazlardı. “Onun da sırası gelecek.” derdi adam. “Hele bir bitireyim şu okulu !”

Sonra,
mezun oldu.


Fakülde dekanının elinden aldı ödülünü. Tribünde kendisini izleyen ailesi gurur doluydu. Yanındakilere işaret edip “ Benim oğlum.” diyordu annesi,  yüzünden süzülen yaşları sile sile. Babası dirayetliydi, tutuyordu gururunu bakışında. Ağlamıyor, dizginleri kaybetmemek için eliyle dizini sımsıkı kavrıyordu. Adam da çok mutluydu. Ailesine minnet, yaratıcıya şükür doluydu kalbi. Şimdi, yeni bir yola giriyordu hayat. Mükemmel işi bulacak, iyi para kazanacak ve o zamana kadar ertelediği  şeyleri yapacaktı bir bir. Öyle yıllar yılı emeklemeden, ezilip örselenmeden çalışacağı bir iş bulacak, hızla yükselip keyfine bakacaktı.  Prestijli bir üniversitenin en iyi bölümlerinden birinden ele geçen  dereceli  diploması ve öğrencilik yılları boyunca  biriken bir dolu önemli sertifikası vardı. “Beni kim olsa havada kapar.” diyordu içinden, haksız sayılmazdı.

Fakat
ödülünü alıp sandalyesine geçtiği anda garip bir şey oldu. Gurur, başarıyla gelen tatmin,  annesini ağlarken gördüğü mutluluk aniden çekildi göğsünden. Onların yerini, nasıl peydah olduğu meçhul bir kaygı,  müphem bir huzursuzluk doldurdu. Bakışlarını etrafında gezdirince kendisi gibi hayata atılmaya hazır, enerji ve yetenek dolu yüzlerce genç adam ve genç kadın olduğunu anımsadı. Onlar, diğer üniversitelerdeki başkaları… Hepsi iş arayacak, araya hatırlı insanlar sokacak ve belki de biri, onun hayalini süsleyen ofiste onun yerine çalışacaktı. Nabzının yükseldiğini ve başının döndüğünü hissetti adam . Mücadele, “Bitti.” dediği yerden ve büyüyerek devam ediyordu. Yeni bir buluş yapmış gibi heyecanla “Fark yaratmalıyım !” dedi. Yanında oturanların “Efendim?”, “Bir şey mi dedin?” leriyle kendine gelip, “Herkesin yapamadığı şeyleri yapmalıyım.” diye devam etti iç sesiyle. Bu kavrayışın sonrasında olup biten her şey, konuşmalar ve alkışlar dipte dalgalanan anlaşılmaz bir uğultuya dönüştü. Tören sonuna kadar aklının ürettiği her yeni soruya yanıt aradı. “Benim master yapmam gerekiyor.” dedi kendisini tebriğe gelen ailesine. İrileşen, meraklı, idraki tamamlanmamış düşüncelerle baktılar çocuklarına.
“Bunu konuşuruz.” dedi babası,
“Olur tabi evladım.” dedi annesi.

Gitti adam.


Kütüphanelerde, konferans salonlarında, amfilerde geçen notu yüksek, coşkusuz, aşksız iki yıl daha geçirdi, döndü geri. Birbiri ardına  gelen kutlama mesajları, yemekleri… Azmi ve başarısına yapılan alkışlar, çıkarılan şapkalar süsledi günleri, geceleri.

Gurur duyuyordu kararlılığıyla. Adına  his perhizi denilebilecek onca zamanın ardından, artık hazır hissediyordu yaşamaya. Tüm geçmişini kuşanıp, çalışmak istediği şirketlere başvuru yaptı. Beklediği gibi oldu üstelik. Hepsi görüşmeye çağırıyorlardı adamı. Dolgun bir başlangıç maaşı ve geniş sosyal avantajlar sağlıyorlardı.  “İşte !” dedi adam. “ Ben, asla ağustos böceğine özenmeyen karıncaydım. Şimdi, karşılığını alma zamanı !”

Yaptığı görüşmelerin hepsi olumlu geçti ve teklifi en makul, çalışma koşulları en elverişli olan firma ile ilk iş sözleşmesini imzaladı. Toplantılar, sunumlar, iş yemekleri ve irili ufaklı sayısız ayrıntı ile uğraşıyor, arı gibi çalışkan haliyle göz dolduruyordu. İlk zamanlar zor gelmiyordu yoğunluk. Çalışkanlık, uzun yıllar önce hücrelerine zerk olmuş bir aşı gibiydi. Dünyevi zevklere pas vermeyen, tüm enerjisiyle kendisini yaptığı işe adayan bu genç adam, çalışmalarını övgüyle taçlandıran işverenleri tarafından gün be gün daha fazla sorumlulukla çevrildi, pozisyonu istikrarlı olarak yükseltildi. O da bu itibarı karşılıksız bırakmayıp, yükseldikçe daha çok çalıştı.  Ofisten daha geç çıkıp sabahları işe daha erken geldi.

Böyle böyle geçti  yıllar.
Yüksek rakamlı paralarla dolu kartlar, pahalı takımlar, son teknoloji aygıtlar, kariyer sever kadınlar girdi eve. Eskiyenler çıkıp giderken, o eşikte durup arkalarından baktı, sessizce kapıyı kapattı.

Güzel bir arabası, evi, kariyeri, ülkeden ülkeye business  class uçak biletleri oldu adamın.
Cam duvarlı,
şehir panaromalı,
deri koltuklu ofislerde double espressolu sohbetleri oldu.
Gurme restoranların en manzaralı köşelerinde ayrılmış leziz masaları oldu.
Anne babasının,
kız kardeşinin,
eski mahalledeki Aysel Teyze’nin,
eşin dostun, ilkokul öğretmeninin maşallah diyeceği bir hayatı oldu adamın.

Sonra ne oldu?

Aşk olmadı mesela.
Denizin kenarında el ele yürümeler, taş sektirmeler,
bir durup rüzgarı, kuşu, yağmuru dinleyip,
varoluştan beri yaşayan canlılığa yaslanmalar, olmadı.
Güneşe yüzünü dönüp,
gözleri sımsıkı kapayıp,
bir ağaca sırt verip tatlı düşlere dalmalar, olmadı.
Sabahlara uzanan,
bol kahkahalı, az kaygılı dost sohbetleri, olmadı.
Yüreğe depar attıran platonik heyecanlar,
salya sümük ayrılışlar,
bir daha aşık olmamaya yemin edip, kapı eşiklerinde, kanepe üstlerinde sızılan geceler,
tokatlanmadan uyanılamayan sabahlar, olmadı.

Programlara, planlara, saatlere, dakikalara bölünmüş, keyifli iradesi hadım edilmiş bir yarı ömür oldu çıkarmadan artan,
bölmeden elde kalan.

Altı torbalanmış, kırklı gözlerini diktiği aksine bakarken aynada, böyle düşündü adam.
Saatin uyandırma alarmı çalıyordu ve neredeyse on yıldır
erkene kurulmuş bir saatten daha erkendi uyanıklığı.
İki karanlık arasındaki uzun günler
ritmi hiç aksamayan bir metronomun sıkıcı aynılığında yaşanıp ölüyordu.

Yatak odasına dönüp giyindi.
Eli kravata uzandı, sonra vazgeçti.
Telefonu alıp, henüz uyanmamış annesine “Birkaç gün çok yoğunum, ulaşamazsanız merak etmeyin.” mesajı gönderip, cihazın kapatma düğmesine bastı. Karanlık ekranı orta sehpanın üzerine bıraktı. Anahtarı cebine koyup, ayakkabılarını giydi.  Her gün, iki defa kilitlendiğinden emin olmadan terk etmediği kapıyı yalnızca çekerek kapattı ve asansörü çağırmadan hızlı adımlarla merdivenlerden aşağı yöneldi. Mesaisinin başlamasına bir saat varken arabasına atlayıp yola serildi.

Vardığında, ortalık süt limandı.
Sessizliğe özgü bir sesin olduğunu bunca zamandır nasıl fark etmediğine hayret etti.
Kahve içerdi sabahları,
bu kez orta halli bir çay istedi.
Sonra,
aylardır bir köşede bekletip de yüzüne bakamadığı kitabın kapağını çevirdi.Ofiste birileri, telefon aramalarıyla başlamıştı mesaisine.  Asistan, yanıt alamadıkça huzursuzlanıyor, kendi kendine söyleniyor, yan odadaki pazarlama şefine doğru kaygılı ellerini sallayarak “ Yok. Yok işte!” diye hayıflanıyordu. Her deneme sonrası telefonu sertçe kapatıyor, birkaç nefes alıyor, sonra kurulmuş oyuncak gibi kendi etrafında dönüp duruyordu.

Gülümsedi adam, doğallıkla .
Nasıl da huzura batmıştı, plansızca !
Denizden havalanıp burnuna dolan iyot kokusunu göğsüne taşırken kafeteryanın garsonu “Abi tazeleyeyim mi çayını?” diye sesleniyordu.
“Doldur bir tane daha aynısından. “ dedi adam. “Yanına da şöyle güzel bir kahvaltı döşe. Daha duracağım, aç kalmayalım”

Ofisteki bıkkın asistan umudunu yitirmiş parmağıyla arama tuşuna yeniden dokunuyordu,

“Aradığınız kişiye ulaşılamıyor.” du.

Selimiye’de Bir İskele

Naive Elegant Love

Ben küçük yerleri severim.

Taş döşeli dar sokaklarda pencereden pencereye ip uzatabileceğim kadar dost evleri,

cesur kırmızılar, çiviti çıkmış maviler, “yok artık !” dedirten yeşillere boyanmış ahşap çerçeveleri,

duvar saksısı gibi kondurulmuş ve unuttuğum bir çocukluk masalına çağırır gibi boyanmış masaları, iskemleleri…

Ben küçük yerleri severim.

Şırıl şırıl dalgasıyla iskelelerin, teknelerin altını şılap şılap döven,

gün batımında masama dost olan denize kıyı sakin köyleri…

Keyfine göre güne günaydın deyip incik boncuk tezgahını açan kadınların, sokak yalnızlığı giyinene kadar kapısını kapatmayan, son müşterinin yanındaki sandalyede geceyi  demlendiren nazik adamların kendilerine durak seçtiği cumba altı dükkanları…

Ben küçük yerleri severim.

Birbirine selam vere vere, arka sokaktaki fırından çıkan, aldığı beş simitten üçünü evine gidene kadar dağıtıp, kısık ateşte demlenmiş çayının yanında beyaz peynir, zeytin ve domatesle balkonlarında bereketli kahvaltılar yapan insanları…

Ben küçük yerleri severim.

İhtişamı ağaca, güneşe, suya ve dağa bırakıp, kendine papatyadan taç yapmış çocuklar gibi, mütevazi güzellikleriyle içime baharlı yollar açan

ve gitmek zamanı geldiğinde, hüznü burun kemiğime takı yapan…

Ben küçük yerleri severim.

Bu küçük yerlerin Monet tablolarına benzeyen avlularında kaynayan reçelleri, anne eli değmiş mezeleri, yüzünde unuttuğu akşamdan kalma tebessümüyle şapkasının altında şekerlemeye çekilmiş bakkalı, begonville aşk yaşayan balkonları…

Bu yüzden Ege bir tutkudur bende.

Kızışan sıcaklıkla birlikte,  çırpınışlarını giderek yükselten cırcır böceklerine  imrendiğim yerdir.

Akdeniz’de asla bulamayacağım,

güneşin yorduğu derimde tatlı tatlı gezinen meltemin şefkatli sarılışıdır.

Marmaris’in inci gibi derinlerinde sakladığı Selimiye’nin yeri özeldir bu yüzden. Sabahın erken saatlerinde, bir seromoni gibi, sohbet ede ede yüzen şapkalı kadınları kaç yerde görür insan?

Balkonda kahve içer gibi, mümkün olan en az devinimle ve aralarındaki mesafeyi hiç yitirmeden yaptıkları bu sabah sohbetinin seyircisi olmak bile güzeldir. İskelemin önünden geçip gider ve ben kim bilir hangi kitabın kaçıncı sayfasını çevirirken tekrar görünürler. Aradan en az bir saat geçmiş olur ve sanki doğduklarından beri sudan çıkmayan hasır şapkalı deniz kızları gibi hiçbir yorgunluk belirtisi göstermeden geri dönerler.

Losta Sahil Evi’nin ahşap  iskelesi gündüze ayrı, geceye ayrı bakar Selimiye’de. Gündüzün temiz mavisini, gecenin yakamozlu siyahını burun deliklerimden, göz bebeklerimden ve derimdeki milyonlarca gözenekten  içime taşır. Arkamda, uyuduğum beyaz kulübe, önümde, bakmakla eskitemediğim bir genişlik, içime doldurmakla doyamadığım iyot kokusu var iken, saniyeler, saatlerce genişlesin isterim.

Orta yaşın seyr-ü sefererinde, aranır oluyormuş tecrit. Davranışsal evrimi gecikmiş kalabalıkların içinde alınmıyormuş nefes. Bunu anladığınmdan beridir, yüzerken, bir şekilde rüzgarla savrulup gelmiş bir ambalajla karşılaştığında, yakalayıp iskeleye bırakan insanların diyarında ölene değin kalasım ve bu inceliğe sahip olmayan diğerleriyle, yalnızca fiziksel olarak süren tek bağımı da koparasım var.

Çoğunluğu değiştiremeyeceğimi anladığım günden beri, aynı rüyaya inandığım azınlıkla kendi masalımı yazasım var.