Zamansız

Zaman?

“Zaman; ölçülmüş veya ölçülebilen bir dönem, uzaysal boyutu olmayan bir süreklilik.” Der sözlükler.

“Zaman; oluş, gelip geçiş, değişme ve süreklilik biçimi; dönüşü olmayan bir doğrultuda birbiri ardından gitme.” Der felsefe.

Fizik başka şeyler söyler, Matematik başka şeyler. Edebiyat ise bambaşka…

Zaman, fiziksel kurallar çerçevesinde her insana eşit davransa da ruhsal açıdan bir o kadar farklı davranır. Burada elbet suçu zamana atarak kendimizi temize çıkaramayız. Zamanın üzerimizde nasıl bir etki yapacağını ve bırakacağını çok özel şartlar dışında yine kendi tercihlerimiz belirliyor galiba.

Biz zaman içerisinde yol alırken bize getirdikleri olduğu gibi bir de götürdükleri oluyor. Şimdide duralım ve geriye dönelim. Geriye dönüş mümkün olmadığı için “geriye dönelim” cümlesi yanlış oluyor. O zaman düzeltelim; şimdide duralım(şimdide durmak da mümkün değil fakat idare edin artık, sonuçta fizik dersi işlemiyoruz) ve geriye bakalım, zamanın bize getirdiklerinden, bizden götürdüklerini çıkaralım, elimizde pozitif ya da negatif anlamda kalanların miktarı bize büyük olasılıkla zamanın üzerimizde bıraktığı etkiyi okumamızda yardımcı olacaktır.

Buraya kadar kusuruma bakmayın lütfen, heyecanımı yenmek için yaptığım bir girizgahtı sadece.

“Roman, şehirle başladı.” Demişti adını hatırlayamadığım bir edebiyat insanı. Ne de hoşuma gitmişti bu söz. Hoşuma gitmesinin elbet nedenleri vardı. Bu nedenlerden biri, kabuk bağlayan ama hiç iyileşmeyen bir yaramı tatlı tatlı kaşındırmasıydı. Bilirsiniz bu kaşıntıyı, bir kere başladınız mı parmaklarınızı durduramazsınız, iradenize hükmedemezsiniz. Ve o yara eninde sonunda kanar.

İşte o yara sonunda kanadı. Kanadı kanamasına da bu yara dizimde, dirseğimde ya da müdahale edebileceğim vücudumun herhangi bir yerinde değildi. İçimde bir yerlerde, derinlerde, belki de zamanın içinde bir yerlerdeydi. Kaşımak ve kanatmak çok kolay olduysa da kanamayı durdurmak neredeyse imkansızdı.

“Roman, şehirle başladı.” İşte o şehirler, insanlara olay örgüsü belli ve birkaç karakterle sınırlı hikayelerden oluşan hayatlardan çok ötesini sundu. Karmaşık kurgular içerisinde, sınırsız sayıda karakterlerin tesir ettiği bir romana dönüştü insan hayatı. İşte o şehirler, kendi kimliklerini yarattı. Nefes alıp veren, hisseden, yaşayan, yaşatan… Bir ruha sahip varlıklara dönüştü şehirler.

İşte böyle bir şehre yirmi beş yıl sonra tekrar döndüm. Dürüstçe kendime itiraf edemesem de belki dönmek istedim, belki de başka bir şeyi bahane edip yolumu bu şehre düşürdüm. Bilmiyorum! Belki biliyorum ama emin değilim! Belki eminim ama dürüst değilim!

Eylül akşamının ılık havası eşliğinde şehre adım attığımda, yine bir eylül akşamı babasının Opel marka arabasının arka camından geride bıraktıklarına son kez buğulu gözlerle bakan bir genci görür gibiydim hayal meyal.

Şimdilerde pedagoglar ve psikologlar avaz avaz bağırmakta; çocukluk ve gençlik yıllarında yaşanan travmaların, ömür boyu bireyin taşıyacağı izler bırakması yüksek bir olasılık. O zamanlar pek bilinmezdi bunlar, “alışır”, “unutur”, “daha çocuk” gibi sözlerle teşhis konulur, tedavisi ise işin uzmanı olduğu düşünülen bir varlığa, kavrama(artık adına ne derseniz deyin) bırakılırdı: zamana!

Yirmi beş yıl! Namı diğer çeyrek asır.

Yine kendime açık açık itiraf edemesem de bu şehirde önce bir mahalleyi, ardından bir sokağı bulmak için kendime bahaneler uyduracak, beni uzaklardan buraya çektiğine inandığım bir mıknatısın daralan çekim alanına yaklaştıkça, kendimi çekip çıkarmamın imkansızlığı bilinciyle belki de çırpınmayı bırakacaktım.

Ben bu satırları yazarken, yazdıklarım çoktan gerçekleşmiş olsa da kelimelerimle rotasını çizdiğim yolu bir mahalleye, bir sokağa hala götürememiş olmamın en büyük nedeni; titreyen parmaklarım, parmaklarımın titremesine neden olan sinir sistemimi kontrol etmekte zorlanan beynim, damarlarım içerisinde akan kanda fırtınalar oluşmasına sebep olan kalbimdir. Böyle zamanlarda kusursuz bütünlüğünü kaybeden insan bedeni ve ruhu, insana kusurlarla dolu başka bir boyut sunar.

Elbet o mahalleyi ve o sokağı buldum. Zaman denilen öğütücünün insanla yaptığı işbirliği sonucu dişleri arasına aldığı kendi geçmişini nasıl geri döndürülemeyecek biçimde yok ettiğini gördüm.

Niyetim, size o sokakta gün boyu yaşadıklarımı, karşılaştıklarımı anlatmaktı. Elimden tutan genç bir oğlanın, kuş tedirginliğiyle atan kalbi eşliğinde genç bir kızı nasıl aradığını ve bulamadığını aktarmaktı. Yapamadım.

Son olarak, birilerinin beni tanıyabileceğine hiç ihtimal vermeden, yirmi beş yıl öncesinin hayaletlerinden kaçarak uzaklaşıyordum ki arkamdan gelen sesle irkildim:

“Adnan!”

Geriye dönüp bana seslenen insana baktım. İnsan zamana yenik düşüp değişse de gözleri hep aynı kalıyor. Gözleri hiç değişmiyor.

“Adnan! Sen ha!”

Tanımam çok zor olmadı komşumuz Ayfer Teyzeyi. Sarıldı bana. Yirmi beş yıl önce beni uğurlarken nasıl sarıldıysa, sanki hala öyle kalakalmışçasına…

Tüm olan biteni ağlayarak anlatmaya başlamıştı ki “öğrendim” diyerek susturdum.

“Roman, şehirle başladı.” Dedim Ayfer Teyzeye

Biraz şaşkın, çokça da anlamamışçasına gözlerime baktı. Neler gördüyse gözlerimde, sesi okşarcasına sordu:

“Neler oldu yavrum sana?”

“Ne olacak Ayfer teyze,

zaman yağdı üzerimize!”

Özkan SARI

En Uzaktaki En Yakınlar

Evin oturma odası çok çok uzun bir zamandan sonra bu kadar fazla insanı ağırlıyordu. Ve çok çok uzun zamandan sonra bu insanları ilk defa… Emin Bey’le beraber toplam altı kişi. Geriye kalan beş kişi ise Emin Bey’in oğulları Alp, Ataman ve Akşit ile kızları Alaz ve Alagün. En küçükleri Alp dışında dördü de evliydi fakat aldıkları ortak kararla eşlerini getirmemişlerdi(Alagün’ün eşi Alp’le, Akşit’in eşi de görümceleriyle konuşmuyordu.)

Emin Bey her zamanki tekli koltuğuna oturmuş sessizce bekliyordu. Oğulları ve kızları ise daha biri cümlesini tamamlamadan diğerinin sözünü kestiği gergin bir ortamda konuşmaya çalışıyorlardı.

“Abi artık burada kalamaz babam. On yılı geçti annem öleli. On yıldır öyle ya da böyle gördü kendi işlerini ama artık tek başına kalamaz. Doktor da aynı şeyi söylemiş.” Dedi öğretmen olan kızı Alaz.

Doktor olan oğlu Ataman ise sinirden kızaran yanaklarıyla Alaz’a dönerek: “Doktor öyle mi söylemiş küçük hanım? Yapma ya… Kaç defa babamla beraber doktora gittin acaba. Kaç defa abi sizin işiniz var ben yazları tatilim deyip götürdün babamı? Doktor öyle söylemişmiş hadi oradan!”

“Bırakın birbirinizi suçlamayı da nasıl bir çözüm bulacağız onu konuşalım. Babamın maaşı yerinde, herkesin de kazancı iyi, özel ne bakım evleri var. Çiçek gibi bakarlar babama. Maaşı yetmezse de biz takviye ederiz.” Dedi küçük oğlu Alp.

Emin Bey ne çok severdi Alp’i. Belki en küçüğü diye, belki de eşi Feride Hanım ölene kadar onlarla beraber yaşadı diye bilemiyorum ama Alp’e bir başka bakardı gözleri. İçlerinde tahsiline devam etmeyen tek kişi Alp’ti. Diğer çocuklarının tüm tepkilerine rağmen(Hatta Alagün küsmüş iki yıl konuşmamıştı babasıyla) yüklü miktarda kredi çekip bir iş kuruvermişti Alp’e. Emekli olduktan sonra da evde oturmayıp Alp’in iş yerinde vakit geçirir, ona yardım ederdi.

“Beşinizi de okutmak için çok emek verdim. Ama biriniz okumadı, tüm çabalarına rağmen olmadı. Şimdi sizler mesleğinizi icra ediyor ve hayatınızı idame ettirecek parayı kazanıyorsunuz. Bu da aslında benim size bir armağanım çocuklarım. Ama Alp’e böyle bir armağan veremedik. Bu yüzden ona yardım ettim. Belki bir gün anlarsınız beni…”  Der ve o zamanlar çocuklarına durumu açıklamaya çalışırdı Emin Bey.

“Hiç kusura bakmayın, Alp’in kazancı bizi beşe katlar. Ben daha evimi yeni almışken, Alp Efendinin kat kat apartmanları var. Bir kere dedi mi Abla siz kirada oturuyorsunuz, gelin benim dairelerimden birine yerleşin diye. Madem babamın parasıyla kuruldu bu şirket, bizim hakkımız yok mu? Hem bekâr, baksın Alp Efendi babasına.” Diğer öğretmen kızı Alagün, intikam vakti gelmiş bir düşman gibi haykırdı.

Emin Bey karşısında oturan insanlara bakıyor, neler söylediklerini anlamaya çalışıyordu. Dikkati çabuk dağılıyor, gözünü oda içerisinde farklı noktalara dikiyordu. En çok da duvarda asılı duran Feride Hanım’ın büyütülmüş vesikalık fotoğrafına. Fotoğraf büyütülünce netliği biraz kaybolmuştu fakat zihninde öylesine net ve canlıydı ki…

On yıldır yalnız yaşıyordu. Çocuklarının, üzerimize kalacak korkusuyla daha henüz Feride Hanım’ın yılı dolmadan kendisini genç bir kadınla evlendirme çabalarına girişmeleri, Emin Bey’in kararlı duvarlarına çarpıp parçalanmıştı. Feride Hanım ölmeden önce haftada bir gün tüm ailenin toplanıp gerçekleştirdiği Cuma akşamı yemekleri, Feride Hanım’ın ölümünden sonra sadece bir kere yapıldı. Sonrasında münferit ziyaretler dışında bir daha toplanılmadı.  Her geçen gün daha da uzaklaştı çocukları Emin Bey’den, sık sık gidersek, diğerleri tüm sorumluluğu üzerimize yıkar düşüncesi vardı her birinde. Hem Emin Bey gayet sağlıklıydı, kendi işlerini kendi görebiliyordu. Öyle ya, bedenin sağlıklıysa her şey tamamdı!   

“Sakın benden önce ölme!” Derdi Emin Bey Feride Hanım’a, sanki Yaratan’la bir sözleşmesi varmışçasına.  

En büyük çocuğu, banka müdürü oğlu Akşit devam etti: “Yaa siz neyin derdindesiniz? Kimse alıp evine götürmeyeceğine göre, Alp’in dediği gibi bulacağız güzel bir bakım evi. Hem artık bizi de tanımıyor doğru düzgün. Hatırlamıyor! Üzülecek bir durumu da yok. Hem aklımız onda olmaz, hem güzelce bakılır.”

Evet, hatırlamıyordu eskisi gibi Emin Bey, ara ara birbirinden kopuk cümleler mırıldanıyordu kendi kendine hepsi bu. Emin Bey hatırlamıyordu hatırlamamasına da demek ki çocuklarının onun kim olduğunu hatırlamalarının da bir önemi yoktu.

Ben bu evin tüm çocuklarından eskiyim. Tüm çocuklarının ilk adımları, ilk konuşmaları, daha dün gibi hafızamda… Emin Bey ve Feride Hanım’ın geç konuşmaya başlayan kızları Alagün’ün konuşması için akşamları karşısına oturup(hiç konuşamayacak korkusuyla) günlerce, aylarca onu konuşturmaya çalışmaları, ilk kelimesini söylemeye başladığı o akşam birbirlerine sarılıp salya sümük ağlamaları gibi… Annesini hiç emmeyen ve mamayla büyüyen Ataman’a her gece yarısı kalkıp Emin Bey’in mama hazırlaması gibi…

“Tamam, o zaman yarından itibaren arayalım bir bakım evi. Bir iki gün daha burada kalsın babam. Her gün birimiz biraz yemek getirir ve kontrol eder. Zaten tuvalete gitmek dışında yerinden kalkmıyor. Kimseye de söylemeyin dallanıp budaklanmasın bu iş.” Dedi Alaz.

Dertti onlar için bu durum. Hem de büyük bir dert. Bir zamanlar var oluşlarıyla(doğmalarıyla) hayatın tüm zorluklarına göğüs germesine neden oldukları adamın, yok oluşu kendilerine itiraf edemedikleri beklentileriydi. Herkesin çoluk çocuğu! Bir düzeni vardı. Emin Bey ise bu düzen içerisindeki tek düzensizlik.

Hepsi aynı anda kalkıp gittiler.

Emin Bey alışık olmadığı gürültünün son bulmasıyla biraz rahatladı. Oda içerisinde belli aralıklarla belli noktalara takılı kalan bakışları, son olarak en uzun süre kalacakları nesne üzerinde sabitlendi; Feride Hanım’ın fotoğrafı. Yüzünde, çok hafif bir tebessüm belirdi, belli ki gözlerinin sinirleri tarafından beynine taşınan ve orada işlenen görüntünün kim olduğunu hala anlıyordu. Belli ki kalbi, beynine yardım ediyordu. Dudakları birbirinden ayrıldı, gözlerini hiç oynatmadan, kısık bir sesi serbest bıraktı dışarı:

“Kim bunlar?”   

Kim olduklarını belki biliyor, belki de bilemiyordu, belki de bilmek istemiyordu.

Emin Bey’in içinde neler yaşadığını, neler yaşattığını, neler yaşatacağını hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Dün Emin Bey’i götürdüler.

İlk kez ayrıldık onunla. Kendimi tanıtayım; ben bu evin kendisiyim. Çocuklarım rahat etsin diye bir zamanlar Emin Bey’in iki katlı olarak inşa ettirdiği evim ben. Cansız bir varlığım evet. Ama cansız maddelerin de bir hafızası var. Tıpkı benim hafızam içinde taşıdığım bu yaşanmışlık gibi.

Dün Emin Bey’i götürdüler.

Yakında beni de satarlar!

Özkan SARI

Oyun

Uzun zamandır bir arkadaşımla şöyle bir oyun oynuyoruz; birbirimize bir cümle yazıp yolluyoruz ve bu cümle üzerine uzunca bir açılım yapıp tarafsız davranacağını düşündüğümüz yazar bir büyüğümüze gönderiyoruz. Tek kişilik jürimiz oylamasını yapıyor ve haftanın kazananını gerekçeleriyle bize bildiriyor.

Cümle her konuda olabilir. Herhangi bir kısıtlama yok. Tek kıstas; cümle ile ilgili açılım yaparken hayal gücümüzü kullanmak.

Bu hafta ilk cümleyi arkadaşım yolladı;

“Ben sevdiğin kadınım, bana âşık olduğunu söylediğin o ilk andaki bakışlarını anlat.”

Önce biraz garipsedim. Her zamanki cümlelerden farklıydı bu seferki. Sonrasında yaşayacaklarımızla eksik parçalar yerine oturacaktı fakat henüz değil.

İlk boş anımda oturdum bilgisayarımın karşısına, nasıl anlatılır ve tarif edilirdi ki böyle bir cümle? Ne kadar uzun olabilirdi ki bir bakışın tarifi ve ben bugüne kadar hiçbir kadına böyle bakmamışken?

Önümde açık duran Word sayfası üzerinde imleç yanıp sönüyordu fakat dakikalar geçmesine rağmen ben henüz bir harfe bile dokunmamıştım.

Kendimce zihnimde sahneler yaratıyor, karşımda duran kadının gözlerine bakıyor, hayal gücümü zorluyordum. Daha önce hiç hissetmediğim bir duyguyu yazmak, bu oyuna başladığımızdan bu yana hiç olmadığı kadar zorluyordu beni.

Konsantre olup bir yerden başlamalıydım. Tam o sırada kulağıma yaz mevsiminin misafirleri kırlangıç sesleri ilişti. Aklıma kuşlar geldi; kırlangıçlar, arı kuşları, kanaryalar ve daha birçokları. Geçmişten bugüne sayısız aşk hikâyesinin, efsanesinin kahramanıydı onlar. Neden benim kalemime de yol göstermesinler ki diye düşündüm…

Kelimeler de sürü gibi hareket ediyor bazen, ilkini özgür bırakmadan kâğıt üzerine diğerleri mıh gibi çakılıp kalıyor oldukları yere.

Ve ilk kelimeyi özgür bıraktım…

“İnsan vücudu artık en küçük yapı taşına kadar bilinmekte. İnsanlığın ürettiği teknolojik cihazlar ile görünmeyen noktalarımız bile ayrıntılarıyla incelenebiliyor. Gizlimiz saklımız yok kısacası…

Peki ya ruhumuz? Onu tam anlamıyla öğrenebildik mi? Hangi teknolojik cihaz ile görebiliyor, inceleyebiliyoruz?

Ölüm diye adlandırdığımız, ruh ve bedenin birlikteliğinin son bulacağı o ana kadar ikisi ayrılmaz bir bütün. Birazdan anlatacaklarımı sana bedenim üzerinden anlatamam. Ruhum üzerinden anlatmalıyım ki… Gizemli topraklarımda neler olup bittiğini izah edebileyim.

Çocukluğumdan beri ruhum üzerine tezahür eden düşünce; bu evrende bulunmayan, zaman, madde ve mekân algısının içinde yaşadığımız dünya ile karşılaştırılamayacak kadar farklı olduğu bir evren olmasıydı. Evrenin yöneticisinin hayal gücüm olduğu, bir parmak şıklatmamla şehirler kurduğum, bir parmak şıklatmamla dağlar yıktığım diyarlar.

Yine de bu diyarlarda olup bitenlerin, olup bitirdiklerimin, bedenimizin içinde yaşadığı dünya ve olaylardan tamamen bağımsız olduğunu söyleyemem. Dünya hayatında yaşadığın acı, korku, sevinç, mutluluk, hayal kırıklığı, pişmanlık ve benzeri duyguları, ruhunda, hayal gücünün gücü nispetinde farklı kurgular içinde yaşayabilirsin.

Şimdi beni iyi dinle…

Önceleri ruhum, ucu bucağı görünmeyen, rüzgâr esintilerinin toz kaldırdığı kurak topraklar gibiydi. Ara ara dar sokaklı mütavazı şehirler inşa eder, taş döşeli sokaklarında gezer, yaprakları kelimelerden bir şiir ağacı altında soluklanırdım. Çok uzun sürmez, ertesi gün yerlerinde yine kızıl toz zerreleri eserdi.

Bir gün geldi ki, o gün ruhumun diyarlarında rüzgâr esmez, etraf tozmaz oldu. O güne dek istikrarlı bir canlı hayatının olmadığı topraklarımda bir hareket hissediyordum. Önce yerler yeşerdi ve tüm toprak çimene büründü. Zaman ilerledikçe çimler arasında farklı böcekler ve minik kemirgenler belirdi. Yeni bir yaşam başlıyordu. Bu yaşamın dünyadaki bedenim üzerindeki izdüşümü; belki allaşan bir yanak, belki de daha hızlı atan bir kalp, belki de bir çift gözden kaçırılan bana ait bir çift gözdü!

Çok hızlı ilerledi her şey,  ruhum benim iradem dışında şekil alıyordu adeta.  Kuşlar! Ah evet kuşlar… Tüm gökyüzünü kaplamışlardı, küçüklü büyüklü rengârenk kuşlar. İspinozlar, turnalar, kırlangıçlar ve daha niceleri. Neler oluyordu, nereden gelmişlerdi, kim getirmişti?

Yaşadığımız dünyada seninle bedenlerimiz ne kadar yakınlaşır ve ne kadar uzun süre birbirlerine yakın dururlarsa, ruhumda da o denli değişiklikler meydana geliyordu. Fark ettiğim bir şey daha olmuştu, ruhumda gerçekleşen her bir olayın, bedenimde bir karşılığı vardı. Hem de her birinin.

İşte o zamanlar fark ettim o kuş yuvasını…

İçinde tek bir yumurta vardı. Yuvayı hangi kuşlar yapmıştı, şimdi neredeydiler bilmiyordum? Her gün ziyaret ettim o yuvayı. Her gün avucuma alıp ısıttım yumurtayı. Yumurtayla aramda anlam veremediğim bir bağ vardı. Sanki bana emanetti!

Biliyordum! Elbet bu yumurtanın da bedenim üzerinde bir eyleme denk gelecek bir karşılığı vardı. Bir gün yumurta çatladı ve içinden minik bir yavru çıktı.

Nasıl besleyeceğim konusunda beyin fırtınası yaparken anladım ki onu besleyecek olan benim duygularımdı. Evet, duygularımdan besleniyordu.

Kısa sürede büyüdü ve uçmaya başladı. Hiçbir kuş türüne benzemiyordu. Avcuma aldığımda kalbinin çok hızlı attığını hissediyordum. Tüm ruhumu dolaşıyor, her bir ağaca konuyor, her bir kaynaktan su içiyor ve ruhumun her bir noktasına kanat sürüyordu. Yetişkin bir kuş olana kadar bu böyle devam etti. Parmağıma konduğunda gözlerini gözlerimle buluşturuyor, uzun süre öylece bekliyordu. Biliyordum! Zaman yaklaşıyordu ve emanet süresi doluyordu.

Bir gün oldu ki her zamankinden farklı çırpıyordu kanatlarını ve her zamankinden farklı bakıyordu gözlerime… Veda edercesine…

Ve uçtu gitti!

Ruhumun ufkunda kaybolana dek izledim onu! İşte tam o an ayak parmak uçlarımdan bedenime bir şeylerin girdiğini fark ettim. Bir ağrı gibi, bir sızı gibi ama daha önce hiç şahit olmadığım. O an seninle beraberdim. Bir sahil kenarında, usul adımlarla sessizce yürüyorduk.

Parmak uçlarımda beliren o sızı; ruhumu aşıp bedenime ulaşan kuştu. Tıpkı ruhumdayken yaptığı gibi şimdide bedenimin içinde kanat çırpıyor, istisnasız her bir hücreme kanat sürüyordu. Kâh damarlarımda dolaşıyor, kâh kalbimde, kâh beynimde. Kanat sürmediği tek bir noktam kalmamıştı.

O an bir anda durduk ve seninle birbirimize döndük. Göz gözeydik. Kıpır kıpırdı içim. Sana söylemem gereken bir şey vardı. Anlatmam gerekiyordu olan biteni. Gözlerim gözlerine köprü kurmuştu, mistik bir yol açılmıştı sanki. Donup kalmıştık. Bakışların öylesine davetkârdı ki; sanki birini bekliyorlardı.

Ve o biri belirdi gözlerimde, bakışlarımda. Gelip göz kapaklarıma kondu. Dedim ya her olan bitenin bir karşılığı vardı. İşte zaman, o zamandı. Konuşmuyorduk, sadece birbirimize bakıyorduk. Göz kapaklarımdan havalanan bakışlarım, köprünün üzerinden uçup senin göz kapaklarına kondu. Son bir kez geriye dönüp bana baktı… Ve ardından gözlerinden içeri girip kaybolup gitti. Tam o sırada titreyen dudaklarımdan iki kelime döküldü:

Sana Aşığım!”

Ödevim tamamdı. Galiba bitirmiştim ve benim için çok zor olmuştu.

Yazdıklarımı hemen arkadaşıma mail attım ve ardından ben de ona vereceğim cümle ödevini düşünmeye başladım. O da yazdıktan sonra iki yazıyı da jürimize gönderecek ve sonuçları bekleyecektik.

Ama yazmadı…

Bir daha hiç yazmadı…

Bir mail yolladı bana ve bir daha hiç yazmadı:

“Biliyorum kızacaksın, biliyorum bir anlam veremeyeceksin ama ikimiz için de bunu yapmak zorundaydım. Yalnız gitmiyorum merak etme; ruhunun her bir yerine, bedeninin her bir hücresine kanat değdiren kuşunu da götürüyorum yanımda… Senden hatıra…

Seni tanımak çok güzeldi.

Hoşça kal!”

Ve bir daha hiç yazmadı…

Özkan SARI

Dokuz Köpek Bir Hikaye

Armand Amar – Inanna

Bir anda etrafımı başıboş sokak köpekleri çevirdi.
Tür tür, renk renk, geceydi, sahilde benden başka kimse yoktu. Oltalar sabahtan beri denizdeydi ama şu zamana kadar tek vuruş alamamıştım, balık yoktu fakat anlamsız bir inatçılık sarmıştı benliğimi, bekleyecektim…

Kıyıya vuran kurumuş söğüt ağacını parçalayıp yakıyordum. 
Kim bilir nerenin ağacıydı?
Kim bilir hangi rüzgâr sökmüştü köklerinden?
Ateşe bir dal parçası attım ve alevler tarafından yutuluşunu izledim.

Sahipsiz olduklarını belirtmek için “sokak köpeği” dedim köpeklere, bildiğin sahil köpeğiydi bunlar. Yazlıkçıların İstanbul’dan, tee bilmem nerelerden güle oynaya getirdiği, güneşli günlerde eşe dosta caka sattığı, egolarını tatmin etmek için “getir oğlum, yakala oğlum, otur oğlum” komutları verdiği, sonbaharda okulların açılmasına bir hafta varken kapının önüne konan, kovalanan, unutulan, bıkılan, terk edilen…

Başlarına gelenin farkında olan ve “ne yapalım ağbi bizim de kaderimiz böyleymiş” gözleriyle bakıyorlardı boş kovaya…

Dışlanmış, ötekileştirilmiş bir sahil köpeğinden başka, kim isyan etmeden olduğu gibi kabullenebilir hayatı?

Balık olsaydı, çalarlar mıydı?
Gücüm yetmezdi dokuzuna birden, hem nasıl paylaşacaktı dokuz köpek bir balığı?
Ne balık gelsin, ne kavga çıksın diye geçirdim içimden.
Şimdi biri gelse durumu görse nasıl anlatırdı arkadaşlarına?

Abi gece sahile indim öyle yürüyorum, adamın biri karanlığın ortasında tek başına balık tutmuyor mu!? İn yok cin yok, saydım dokuz tane köpeği vardı, sarmışlar adamın etrafını, sıkıysa git yanına rasgelsin de!”

Ne kadar uyanık olsam da, kamışların ucunda parlayan yeşil fosforlara ne kadar dikkatli baksam da yengeçler yiyordu yemleri, yavaş yavaş hissettirmeden.
Balıkçıyı biliyorlardı, yemleri biliyorlardı…
Topladım oltaları, yemleri değiştirdim tekrar attım.
Domates, peynir, bir avuç da yeşil zeytin vardı çantamda, domatesin kabuklarını soydum, peyniri dilimlere ayırdım tam ilk yudumu ağzıma atacağım, balık vurdu!
Kamışın ucu iki defa kuvvetli bir şekilde öne doğru çekildi ve misina gevşedi.
Kamışı tüm gücümle geriye çektikten sonra balığı, vuruşlarını hissetim ve sarmaya başladım makinayı…
Balığa gidenler bilirler; balığın yakalanmasından kıyıya çekilmesine kadar geçen zaman kesinlikle anlatılmaz yaşanır. Heyecan olur, merak olur, iri bir balıksa kaçıracağım korkusu olur.

El kadar bir mırmırdı çektiğim, boş kovayı taze deniz suyu ile doldurdum, balığı içine bıraktım, yemleri tazeleyip oltaları tekrar denize attım.
Hayatın, soruların, kurguların ve gerçeklerin girdaplarında kaybolmuşken kovanın etrafındaki köpek çemberinin daraldığını fark ettim…

Bundan sonrasını şöyle yazmak isterdim aslına bakarsanız;

Dokuz köpeğin en büyüğü, en iri kıyım olanı yavaş, sakin ve asil adımlarla kovanın başına geldi, balığı dişlerinin arasına alacakken onay ister gibi gözlerime baktı.
Kovanın, günün, gecenin tek balığını sahil köpeklerinin liderine verip vermekte tereddüt ettim bir süre, olur der gibi gözlerimi kapattım…
O iri kıyım köpek, balığı dişlediği gibi çıkardı kovadan ve gurubun en küçük köpeğinin önüne bıraktı!
Korktuğum olmamış kavga çıkmamıştı, sekiz köpek gecenin o vaktinde ve karınları o kadar açken gurubun en küçük köpeğinin balığı yemesini izlediler…


Keşke böyle bitirebilseydim yazıyı, eskiden olsa yapardım!
Dokuz köpeğin en siyah, en arsız, en gözü dönmüş olanı bir anda atladı kovanın üzerine, balığı ısırdığı gibi koşmaya başladı diğer sekizi de peşinden…
Dere ağzında sıkıştı siyah, arsız, gözü dönmüş köpek. Ne karşıya geçebiliyor ne geri dönebiliyordu. Ağzındaki balığı bırakmayı akıl mı edemedi, gururuna mı yediremedi bilmem.
Siyah köpeğin parçalanışını izledim korku ve hayret dolu gözlerle, oltaları topladım.

Ritim (0) Sıfır

Oraya nasıl geldiğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu. Öncesine ait hatırladığım ilk kare, salonun ortasında ayakta duruyor oluşumdu.

Salon içerisi zaman ilerledikçe kalabalıklaştı. Önümde uzun bir masa vardı. Masa üzerinde ne olduklarına dair bir anlam veremediğim onlarca farklı obje mevcuttu. Gül, üzüm, şarap, çatal iğne, neşter, makas, ruj, pamuk, tabanca, sigara, çakmak, zincir ve daha neler neler… Özenle masa üzerine yerleştirilmişti.

Oradaki herkes neden geldiğinin farkında gibi davransa da benim oraya nasıl geldiğim ve neyle karşılaşacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu.

Kısa süre sonra salona bir bayan girdi. Tek kelime konuşmadan masanın biraz ilerisine geçip beklemeye başladı. Hareketsiz, öylece bekliyordu ve üzerinde şöyle yazıyordu: “Ben altı saat boyunca burada ayakta duracağım. Bu objelerle bana istediğinizi yapabilirsiniz. Olacakların hepsinden ben sorumluyum.”

Neden altı saat boyunca hareketsizce bekleyeceğine, kendisine kimin neden ve ne yapabileceğine dair sorular zihnimin içinde dönüp duruyordu.

Kadın öylece bekliyor, içinde bulunduğum kalabalık öylece izliyordu. En küçük bir ses yoktu. Bu sırada gözlerimi masanın üzerine dikmiş, üzerinde bulunan farklı nesneleri inceliyordum. Bunlarla, hareketsiz öylece duran bir kadına ne yapılabilir ki diye düşünmeye başladım. Kadın adeta cansız bir manken gibi gözünü bile oynatmıyordu. Yaklaşık bir saat sonra bir bey masa üzerinde duran gülü alıp kadına uzattı. Herhangi bir tepki olmamıştı. Sonrasında adam, kadının ellerini açarak gülü avucuna yerleştirip yerine döndü.

Kısa süre sonra bu kez bir bayan masa üzerinden bir toka alıp kadının saçlarına taktı. Hemen ardından başka bir bayan masa üzerindeki ruju alıp kadının dudaklarını boyadı. Kadın hiçbir harekete tepki vermiyordu.

Kadının hareketsizliği, içimde, derinlerimde bir yerleri tetikliyor, benim de masa üzerinde duran objelerden biriyle kadın üzerinde bir harekette bulunma arzumu körüklüyordu. Başka insanlarda da aynı duygu belirmiş olmalı ki birçok kişi kadının etrafında çember olmuş üzerinde farklı eylemlerde bulunuyordu. Herkes eğleniyor gibiydi. Kadına zarar vermekten çekinerek hareket ediyorlardı. Bu gösteriyi daha fazla devam ettiremeyeceği kanısındaydım. Masadan tüy alıp kadına yaklaştım ve boynunun altını gıdıklamaya başladım. Buna tepkisiz kalamazdı muhtemelen, en azından boynunu hareket ettirir diye düşünürken; en ufak bir tepki vermedi. Galiba oldukça başarılı bir performans sanatçısıydı.

Zaman ilerledikçe hem ben hem de salonu dolduranlar daha da heyecanlanıyordu. Karşımızda hareketsiz, aslında canlı bir obje tüm etkilerimize tepkisiz kalıyordu.

Birisi kadının ağzına sigara sokup ateşledi. Sigara öylece duruyordu dudakları arasında. Hemen ardından bir bayan gelip elindeki makasla elbisesinin kollarını kesip yere attı. Adeta herkes aklındakini uygulamak için sıraya geçmişti. Ben de sıradaydım ve bu kez elimde herhangi bir şey yoktu. Sıra bana geldiğinde kadının suratına sertçe bir tokat attım. Yine tepki vermedi. Tepkisiz kalması kafamı karıştırıyor, içimde hırlamaya başlayan ne olduğunu bilmediğim ruhsal bir yaratığı besliyordu. Farklı bir şey yapmak için masanın oraya döndüm.

Diğer insanların enerjisi de benimle aynı doğrultuda ve yoğunluktaydı. Salon içerisinde bir enerji alanı oluşmuş, herkes bu mistik gücün esiri olmuştu. Gösterinin son bulmasına daha üç saate yakın bir zaman vardı ve aklımdan türlü fanteziler geçiyordu. Sonuç olarak gönüllü bir avım vardı. Ve içimde dişlerini bileyen bir avcı!

Bir bayan, kadına yaklaşıp üzerindeki elbiseyi neşterle keserek parçalayıp attı. Üstü tamamen çıplaktı artık. Bir diğer bayan rujla meme uçlarını boyayıp ardından kollarına ve göbeğine yazılar yazdı. İnsanlar homurtular eşliğinde zevkle olan biteni izliyordu. Bir adam yanaşıp kadının rujla boyanmış memelerini emmeye başladı. Kudurmuş gibiydim. Elime neşteri alıp kadının boynuna ince bir kesik attım, kesikten aşağı doğru ağır ağır kan süzülmeye başladı. Bir başka adam yaklaşıp akan kanı emiyordu. Etki büyüyordu fakat hala en ufak bir tepki yoktu.

Elinde duran gülü alıp, gülün dikenini sol göğsünün üzerine saplayıp olanca gücümle aşağı doğru kaydırdım. Gülün dikeni tenini yırtarak ilerledi. Bu acıya katlanması ve tepkisiz kalışı beni daha da kamçılıyordu. Bir bayan, kadının çıplak fotoğraflarını çekiyor, çıkan görüntüleri eline tutuşturuyordu. Bu sırada kadının gözyaşları yanaklarından aşağı süzülmeye başladı. Sadece gözyaşı akıyor, ne bir ses ne bir hareket fark edilmiyordu. Bir bayan yaklaşıp kadının gözyaşlarını sildi. Bir başkası çıplak olan üzerine bir şal örttü.

Ardından iki kişi kadını olduğu yerden kaldırıp salonun farklı noktalarına taşıdık. Onun bu hali cinsel arzularımı da arttırıyordu. Birçok erkek kadının bedenini okşuyor, dudaklarını, boynunu ve memelerini öpüyordu. İki elimle kadının belini kavradım ve tırnaklarımı var gücümle derisine batırdım. Ardından bedenini kaldırıp masa üzerine uzattım. Pantolonunu indirip tecavüz etmek istedim fakat çıkarmayı başaramadım. Bir taraftan da başkaları beni kenara çekiyordu. Kadını kaldırıp sandalyeye oturtup ayaklarını sandalye ayaklarına bağladılar. İnsanlar delirmiş gibiydi ve gözlerinin içleri parlıyordu. Hepimiz görünmez o koyu komutanın askerleriydik. Bunca etki karşısında kadının göstermediği tepki, artık kendisine uygulanacak en ağır eylemlerin bile resmi tasdikiydi bizim için.

Masa üzerinde duran tek mermiyi tabancaya yerleştiren biri, kadına yaklaşarak tabancayı şakağına dayadı. Salona bir anda büyük bir sessizlik hâkim oldu. Herkes dikkatle tabancaya ve onu elinde tutan adama bakıyordu. Tetiği çekmesini ve arkadaki duvarı boyayacak olan kanı seyretmeyi bekliyordu adeta kalabalık ve tabi büyük bir merakla ben de!

“Yeter artık!” diye bağıran bir adam gelerek tabancayı aldı. Galerinin sahibiydi bu… Ve gösterinin artık bittiğini haykırdı. Yaklaşık altı saat olmuştu. Zaman nasılda geçivermişti. Ellerim titriyor, canavarlaşan duygularım açlığının giderilmesini bekliyordu. Bu sırada herkesin gözü kadındaydı…

O kadın, yani Marina Abramovic; kafasını kaldırdı ve karşısındaki kalabalığa bakarak yürümeye başladı. Kalbime şiddetli bir korku hâsıl oldu ve sanki öldüğüne emin olduğum bir insan mezarından kalkmış üzerime yürüyordu. Kendi yarattığımız eser ruhumuza korku salıyordu. Büyük bir çoğunluk birbirini itekleyerek kaçışmaya başladı…

Kan ter içinde uyandım. Gördüğüm kâbusun uzun süre etkisinden kurtulamadım. Aklımda tek bir soru vardı:

Bu gördüklerim gerçek olsa aynı şeyleri yapar mıydım?

Cevabı da buraya bırakayım:

Marina Abramovic’in 1974 yılında sergilediği “Rhythm 0” adlı gösterisinde insan, bunların hepsini yaptı!

Özkan SARI