Bey, Oğlanın Bir Sevdiği Varmış.

Amcam, halalarım, komşularımız… Herkes odada ve bir muhabbet tutturmuşlar; içeride oluşan yoğun uğultuya katkı sağlıyorlar. Birçok defa olduğu gibi bugün de ayıp olmasın diye geldikleri çok belli. Aynı şekilde ben de ayıp olmasın diye odadan ayrılıp valizimi hazırlayamıyorum.

Hep kızmışımdır; gecesinde yola çıkacak birinin evine neden aynı günün akşamında ziyarete gelinir? Birkaç gün önceden gelin de son akşam yolcu yoluna hazırlansın.

Odadaki kalabalık içerisinde biri var ki hiç sesi çıkmıyor. Kendisine bir soru yöneltilirse cevaplıyor, onun dışında tebessümle fakat algısı kapalı bir şekilde muhabbet edenlerin konuşmalarını onaylarcasına başını sallıyor. Dışarıdan sütliman bir görüntü çizen o adamın içinde ne fırtınalar koptuğunu kimse bilmiyor.

Gözlerimi o adama dikiyorum: babama! Bizim oralarda çocukluk etiketini üzerinden atar atmaz başlar baba oğul arasındaki mesafeler. Betonu kasımın ayazında kalmış bir duvar gibidir baba. Dışarıdan içeri gelecek her türlü tehlikeye siper olurken, sen içeride sırtını dayayamazsın o duvara, üşürsün. En fazla eli öpülür bizim oralarda babaların, öyle sarılmakmış, öpüşmekmiş pek hoş karşılanmaz. İşte bu soğukluk bir müddet sonra alışkanlık haline gelir. Doğrudan bir derdini, sevincini, üzüntünü heyecanla aktaramazsın. Önce anneye söylenir, anne ise babaya iletir.

“Bey, oğlanın ayakkabısı eskimiş.”

“Hafta sonu alırız hanım.”

“Bey, oğlanın bir sevdiği varmış.”

“Dikkat etsin. Başını belaya sokmasın hanım. Kimlerdenmiş?”

Daha önce de birçok kez farklı şehirlere tayinim çıkmıştı fakat bu sefer farklıydı. Terörün yoğun olarak yaşandığı bir dönemde Hakkâri’de operasyonel bir birliğe doğru tim komutanı olarak yola çıkacaktım o gece. Benim için sıradan bir tayin olmasına karşın annem için tam bir yıkım oldu. “Gitme oğlum. Bak yıllardır görev yapıyorsun. Mecburi hizmet süren de doldu. Bırak, gitme oralara” diye dövünüp durdu. Babam ise her zamanki gibi dik ve vakur duruşunu koruyordu. Hiç yorum yapmıyor, merak ettiği bir konu olursa annem vasıtasıyla benden öğrenmeye çalışıyordu. Dikkatimi çeken ise, yolculuk vaktim yaklaştıkça suskunlaşması ve evde daha az vakit geçirmesiydi.

Zaman ilerledikçe misafirler yavaş yavaş ayrılmaya başladı. Çoğu yalancı bir hüzün maskesi altından hayırlı yolculuklar diledi. Kapıdan çıkar çıkmaz da çıkarıp attılar maskelerini. Benim herhangi bir yere gitmem onlar için herhangi bir şey ifade etmiyordu. İster amcan, halan olsun… İster dayın, teyzen. Çünkü o gece yastığa başını koyduğunda huzursuzluğun kırbacını ruhunda hissedecek insan sayısı bir kaç kişiyi geçmeyecekti.

Ayrılık vakti geldi. Kardeşim beni hava alanına bırakacaktı. Hep beraber dışarı çıktık. Kardeşim valizimi arabanın bagajına yerleştirirken ben de bekleyenlerle vedalaşmaya başladım. Kız kardeşim, erkek kardeşlerim, erkek kardeşlerimden ayrı tutmadığım birkaç dostum, sonrasında ise annem. Annem uzunca bir süre bırakmadı beni. Ağlamaya günler öncesinden başlamıştı ve kulağıma devamlı “gitme oğlum, bulursun buralarda bir iş” diye sesleniyordu. Annemle de vedalaştıktan sonra geriye bir kişi kaldı: babam!

Babamın üzgün olduğu her halinden belliydi, gözleri buğulu ve bıyıklarının saklamaya çalıştığı dudakları ise titremekteydi. Babama doğru ilerlerken nasıl davranmam gerektiğiyle ilgili karar almaya çalışıyordum. Daha önce de defalarca beni yolcu etmişti ve ben sadece elini öpmüştüm. Tabi bu sefer ifa edeceğim görevin zorluğu herkesin içinde bir tedirginliğe ve karamsarlığa neden olmuştu.

Babama yaklaştım ve kısa bir süre buğulu gözlerine baktım. Sonra iki elini birden öpüp alnıma koydum. Avuç içlerinin hafifçe terlemesinden ve sık nefes alıp vermesinden, kalp atışının oldukça yükseldiğini hissedebiliyordum. Eğer böyle ayrılıp arabaya binersem bir şeylerin eksik kalacağı hissi içerisinde vücudumu babama yaklaştırdım. Bugüne kadar her türlü sıkıntımın önünde duvar olan adama yaslandım. Kollarımı sırtına dolayıp başımı ise omzuna dayadım. Hemen ardından ben de sırtımda bana sarılan iki kol hissettim. Ve gömlek yakamın olduğu yerde tüm kuvvetiyle kokumu içine çeken bir dokunuş… Şiddetli bir deprem oluyormuşçasına sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra ağlayan dağ gibi bir adam. Sanki bugüne kadar gözleri ardına bir baraj inşa etmiş de biriktirdiği gözyaşlarına buraya kadar dayanabilmiş baraj yıkılmışçasına. Babam öylesine sıkı ve şefkatle sarılıyordu ki bana, beynimin salgıladığı serotoninin vücudumda yayılışını hissedebiliyordum. Onca yılın pişmanlığı ve yanlışlığına isyan edercesine sarıldık birbirimize. Meğer o kollar arasında ne koca bir huzur saklıymış da bulamamışım. Meğer baba dediğimiz insan ne güzel kokarmış da bilememişim.

“Babam!”

“Oğlum!”

“Gördüm babaların ağlamasını
dalları düğüm düğüm
gövdesi kahve falı
bir zeytin ağacını köklemek var ya
sökmek var ya sarp yamaçtan ardıcı
kazma vurmak beş yüz yıllık meşeye
acısı duymak var ya kopmanın
babaların ağlaması işte o
babaların ağlaması öyle zor.”
(Hasan Hüseyin KORKMAZGİL)

İşte böyle… Ben babama sarıldığımda otuz üç yaşımdaydım. Çocukluğumu saymazsak eğer yirmi yıl gibi bir süre içerisinde hiç sarılmadım. Ta ki o akşama kadar. Onlarca şehir, onlarca ülke gördüm, yıllarca üst düzey eğitim aldım, yüzlerce insan tanıdım, yüzlerce kitap okudum fakat ben babama otuz üç yaşımda sarıldım. Hayatımın belki de en büyük pişmanlığı oldu bu… Ne kaçırdığımı ise gerçekten babasına sarılanlar anlayabilir.

O gün beni yolcu ettiklerinde aklımda tek bir şey vardı. İlk iznimde baba evine dönüp zamanın dar olmadığı vakitlerde babama uzun uzun sarılmak… Ama olmadı. Ben ilk iznime gelemeden babam terk edip gitti bu dünyayı.

Şimdilerde ara ara mezarını ziyaret edip başucundaki soğuk mermere sarılıp teselli arıyorum. Öbür dünya denilen yer var mıdır, varsa orada tekrar karşılaşır mıyız, karşılaşırsak sarılır mıyız bilmiyorum.

Bildiğim tek şey onu çok özlediğim.

Özkan SARI

Balıkçı Kahvesi

Güzel bir sabah, deniz çarşaf gibi, daha dün geceye kadar lodosun bahar temizliği vardı! Dalgalar koca, nasırlı elleriyle kıyıyı dövüyor, yaşlı balıkçı teknelerinin yorgun kemiklerini kütürdetiyor, denizde insana ait ne varsa, yosunlarla beraber kumsala atıyordu.

Balıkçılar, meraların, taşların neredeyse kurumaya yüz tuttuğunu biliyor, kuytusuna sığındıkları balıkçı kahvesinde eski günleri anıyorlardı.

Ah, o eski günler!

Karagözler, sinaritler, akyalar ve hatta kılıçbalıkları…

Nisan ayı gelmesine rağmen kahvehanenin kamyon jantından yapılmış sobası tütüyor, yıllar geçtikçe müdavimler bir bir eksiliyordu.

Eksilen müdavimlerin yerine, emekli olduktan sonra baba ocağına dönen, başka bir hayata başlamak isteyen, işe yaramamanın şaşkınlığını yeni yeni hissetmeye başlamış, evde hanımların dırdırından bıkmış yeni müdavimler geliyordu.

Hepsi de zamanında çok önemli insanlardı, feleğin çemberinden geçmiş, dalganmış da yıllarla durulmuşlardı. Samimiyet arttıkça kimi torunlarını övüyor, kimi çocukların vefasızlığından yakınıyor fakat kendilerinden olana diğerleri laf söyleyince bozuluyorlardı.

En çok, susuluyordu balıkçı kahvesinde.

Geçmiş güzel günler hatırlanıyor, gazetenin magazin sayfalarında yer alan güzeller dillendirilmeden eski sevgililere benzetiliyor sonra kâh duvardaki bir takvime kâh televizyona gözler takılıyor, dalınıyor müdavimlerin içsel yolculuğu başlıyordu.

Hayat bir sinema salonuna benziyordu, koltuklar ne kadar rahat olursa olsun film bittiği zaman herkes evine dönüyordu!

Mevkiler, rütbeler gelip geçiciydi işte, hayat yaşanırken, zorluklar varken, didişirken, ayakta kalmaya çalışırken güzeldi.

Fırtına varken denizde olmak iyiydi!

Sakin limana demirledikten gayrı, günler birbirine benziyor, can sıkıntısından adamın içi patlıyordu.

Yaşı kaç olursa olsun, sabah evden çıkıp gidebileceği bir yeri olmalıydı her adamın, kahve, çay bahçesi de, bir ahbabın iş yeri de, saklanacak bir kuytu, insanların gözüne batmadan nefes alınabilecek bir köşe, deniz kenarında bir taş, ahşap bir iskemle, ince belli bardakta çay…

Bulmaca kavgaları yaşanıyordu sık sık, kahveye ne kadar erken gelirsen gel, çengel bulmacayı çözmüş oluyordu biri, bazısı dinleyen bulduğu zaman dilin kemiği yok ya arada sallıyordu.

Bir gün “ ben İspanya’dayken” diye anlatmaya başlıyor, ertesi gün “ şu yaşıma geldim yurtdışına çıkmak kısmet olmadı” diyordu…

Yalan, sağlam hafıza gerektiriyordu fakat belli bir yaştan sonra sağlam hafıza kilo ile alınmıyordu.

Müdavimlerin etrafı geniş, eli kolu uzundu!

Başları sıkışmaya görsün, kapılarını çalacakları bakanlar da vardı, milletvekilleri de, iş adamlarını saymıyorlardı bile!

Arkalarında, sıkıştıkları an gidebilecekleri biri olsun istiyorlardı ama yoktu.

Hiç olmamıştı, alın teri ile çalışan, derdi evine ekmek götürmek olan, yıllarca sabah ezanında evden çıkmış, akşam karanlığında dönmüş adam, geçim derdini bilirdi de, politikadan anlamazdı ya anlarmış gibi yapardı işte.

Bu yaştan sonra sırf meşgale olsun, zaman geçsin diye anılarını yazmaya başlayan, kıyı balıkçılığına soyunan olurdu, renkli zargana topu ve ipek alınır, hemen bir takım çantası düzülürdü sonra meselenin balık tutmak olmadığı anlaşılırdı.

Mesele, sabahları evden çıktıktan sonra gidilebilecek bir yer olmasıydı.

Bir plan, bir istek, yaşama sevincini tetikleyecek herhangi bir şey…

Ölümü beklerken balık da beklenirdi ne olacak?

Balıkçılar, meraların, taşların neredeyse kurumaya yüz tuttuğunu biliyor, kuytusuna sığındıkları balıkçı kahvesinde eski günleri anıyorlardı.

Ah, o eski günler!

Gülerken Acıyan Çizgilerim Var Benim!

Sen bana bakma; büyütemediğim fidanlarım var benim. Belki de bundandır hayal kırıklıklarım. Ne su ister dediler, ne toprak. Ne hava ister, ne yatak. Gönlünün pınarları, ruhunun rüzgarları gerek.

Sen bana bakma; okuyamadığım kitaplarım var benim. Belki de bundandır merakım. Ne okumayla biter dediler, ne de okunmayla yiter. Birine insan dediler, birine hayvan. Birine bitki dediler, birine evren.

Sen bana bakma; hiç gidemediğim köylerim var benim. Belki de bundandır gurbetliğim. Yürümeyle bitmez dediler, yollardan gidilmez. Ne bir dağın ardındadır, ne bir ovanın düzünde. Onlar özlem hissetmediğin yerlerdedir.

Sen bana bakma; doyuramadığım çocuklarım var benim. Belki de bundandır açlığım. Ne yedirmeyle doyar dediler, ne de içirmeyle kanar. Birine nefis dediler, birine hırs. Birine kibir dediler, birine…

Sen bana bakma; vuslata ermeyen sevdalarım var benim. Belki de bundandır hasretim. Ne bakmayla görülür dediler, ne dinlemeyle duyulur. Bazen kadın tenindedir, bazen kuşun kanadında. Bazen evlat kokusunda, bazen ana kucağında…

Sen bana bakma; söylenmemiş türkülerim var benim. Belki de bundandır sessizliğim. Ne diller söyler dediler, ne de kulaklar işitir. Bazen keklik ötüşünde, bazen huş’un yokuşunda. Bazen tren dumanında, bazen mavzer kurşununda…

Sen bana bakma; sarılmamış yaralarım var benim. Belki de bundandır acılarım. Ne merhem deva dediler, ne tuz basmak reva. Yaran derindedir, yaran gönlünde…

Sen bana bakma; kurulmamış hayallerim var benim. Belki de bundandır dalgınlığım. Rüya bu uyan dediler, serap bu yalan.

Sen bana bakma; gülerken acıyan çizgilerim var benim.

Ben hüzünlü palyaço!

Sen bana bakma…

Sen söyle!

Senden ne haber?

Özkan SARI

Hâlâ Bekliyorum…

Seksenler ve doksanlarda çocuk olanlardan hep aynı sözü duyarız: ”O yıllar başkaydı.” Bu cümle popüler bir kalıp mı yoksa milyonların ortak hasreti mi hep aklımı kurcalar durur.  Çocukluğunu o yıllarda yaşayan biri olarak galiba benim de bu konuyla ilgili fikrim şu olacak: ”O yıllar başkaydı.”

Gece gece yine o başka yılların hayaletleri gezinmekte uyumaya çaba sarf eden gözlerimin önünde. Hayalet dediysem öyle korkutanlardan değil; ”Casper” gibi sevimli olanlardan.

O sevimli hayaletlere göz gezdirirken, televizyon ünitesi üzerindeki cam leylek figürüne takılıyor gözlerim. Leylek üzerinde sabitlendiğimi fark eden hayaletler çoktan koluma girip köyüme doğru yolculuğa çıkarıyorlar beni. Saliseler süren o yolculuğun ardından doksanların içinde bir yıla, o yıl içindeki bir haziran sabahına, o sabah vaktinde bir köy evinin avlusuna bırakıveriyorlar beni.

Sabahın erken vakti, annem soba yakma telaşında iken ben ise köyün içindeki yuvalarından kanatlanıp iri cüsseleriyle üzerimden bombardıman uçakları gibi süzülen leyleklerin, yavrularına yiyecek bulmak için başlayan mesailerine tanıklık etmekteyim. O zamanlar en çok ilgimi çeken kuşlardı leylekler. İlginç ve heybetli duruşları, insandan korkmadan, gelin beraber yaşayalım dercesine yuvalarını bizim yuvalarımıza komşu kurması, yeni doğan insan yavrularını Allah Baba’dan teslim alıp annesine babasına getirmeleri onlara olan ilgimin ana sebepleriydi.

Aşağı yukarı elli haneden oluşan küçük köyümüzde toplamda altı leylek yuvası mevcuttu. Kış geldiği zaman köyümüzü terk eden leylekler ilkbaharla beraber hep birlikte geri dönerler; horozların çöplük külhanbeyliği naralarına, kırlangıçların koordine içinde icra ettikleri sabah serenatlarına, serçelerin başıboş serseri melodilerine, leyleklerin yüksek desibelli, merminin havayı yararken çıkardığı sese benzeyen lak lakları eşlik etmeye başlardı. Adeta köyümüzün bereketi ve neşesiydiler.

Leylek yuvalarından biri cami kubbesi üzerinde, ikisi yüksek gerilim hattı direkleri üzerinde, biri telefon direği üzerinde, ikisi de evlerin üzerindeydi.

O yaz TEDAŞ ekipleri, gerilim hatlarına zarar verdikleri gerekçesiyle iki yuvayı bozdular. Hemen ardından PTT ekipleri telefon hatlarına zarar verdiği gerekçesiyle diğer yuvayı bozdular. Caminin tadilatı nedeniyle cami üzerindeki yuva da bozuldu. Leylekler bozulan yuvalarını yeniden inşa etmek için girişimde bulunup çaba sarf etseler de izin verilmedi.  Sadece evler üzerindeki iki yuva kalmıştı. Önceleri kimse önemsemedi bu durumu. Ne de olsa onlar yeni bir yuva yeri bulup kurar diye düşünüldü. Kurmadılar. Daha mevsimleri gelmeden terk ettiler köyü. Evler üzerinde yuvası bulunan leylekler de zamanları gelince ayrıldılar köyden.

Sonbahar ve kışın ardından tekrar yeşile büründü bütün köy. İlkbaharın hafif serin sabahlarına ayrı bir heyecanla gözlerimi açar olmuştum. Uyanıp yüzümü bile yıkamadan önce avluya çıkıp komşu evin üzerindeki leylek yuvasına bakıyordum, dostlarımız gelmiş mi diye. Bugün… Yarın… Öbür gün… Her gün aynı heyecan ve hasretle! Gelmediler. Ne yuvası bozulanlar geldi ne de yuvası olanlar.

Bu durum köylünün dikkatini çekti. Tüm gündem leyleklerin gelmemesi üzerineydi. Gelmezlerse köyün bereketinin kaçacağını düşünen ihtiyarlar çare düşünmeye başlamışlardı bile. Bazıları birbirini suçluyor, bazıları TEDAŞ ve PTT’ye ateş püskürüyordu. Haftalar geçti fakat leylekler gelmedi. Muhtar durumu Tarım ve Köy işleri müdürlüğüne kadar iletse de ne nedenini anlayıp çözebilen oldu ne de leylekler geri geldi.

Bu duruma canı çok sıkılan köyümüzün gurbetçilerinden Osman Amca, o zaman için ciddi paralar harcayarak, eski yuvaların bulunduğu direklerin yanına ve yakınlarına aynı yükseklikte ve üstlerinde kare bir platform bulunan direkler diktirdi(Almanya’da görmüş). Bunların, leyleklerin gelip üzerlerine yuva yapması açısından etkili olacağını düşündü… Hepimiz öyle düşündük! Gelmediler.

Bir sonraki sene yine gelmediler…

Bir sonraki sene…

Bir sonraki sene…

Gelmediler.

İşte bu terk edip gidiş, büyümekte olan bir çocuğun bilinçaltına öylesine sert darbeler vurdu ki hâlâ o darbelerin ezdiği noktalar ilk gün ki gibi durmakta. Leylekleri mi bekliyorum bilmiyorum ama ben bu yaşıma geldim hâlâ bir şeyleri bekliyor hissiyatıyla yaşıyorum günleri. Belki de kaleme ve kâğıda olan sevdam, bu bekleyişin ektiği tohumların meyveleridir kim bilir? Belki de televizyon ünitesi üzerinde duran cam leylek figürü, çalışma odamda bulunan leylek temalı duvar kâğıdı, içine sıcak kahvemi koyduğumda bardak üzerinde yavaş yavaş beliren leylek baskısı belki de bu bekleyişin algım üzerinde oynadığı oyunların sonucudur kim bilir?

Aradan yirmi yılı aşkın bir süre geçti.

Geçen yıl Osman Amca öldü.

Diktirdiği direkler pas içinde hala beklemekte.

Leylekleri ise bir daha hiç gören olmadı.

Ve içimde al yanaklı bir köylü çocuğu var.

Lütfen söylemeyin; bebekleri hâlâ leyleklerin getirdiğini bilmekte…

Ve…

Hâlâ beklemekte…

Özkan SARI

Dedem Babaannemi Öperken Hiç Görmedim…

İnsanlık tarihi boyunca ”aşk” kadar üzerine konuşulan ve tartışılan başka konu olmamıştır muhtemelen… Ve yine üzerine bu kadar tartışılıp da anlaşılamamış olan.

Düşünsenize, her kavramın aşağı yukarı bir tarifi varken, aşk’ın yok. Olmadığı gibi aşk üzerine açıklama yapan ünlü düşünür ve edebiyatçıların bile tariflerinin birbirinden bir hayli farklı olduğuna şahit oluyoruz.

Bu yazının çıkış noktası ise Babaannem ve Dedem; Nezihe ile Mustafa.

Ben bu yaşıma kadar, kadın ve erkek ilişkilerini muhakeme etmeye çalışırken referans aldığım tek canlı örnek Nezihe ve Mustafa oldu. Neden diye sorarsanız eğer; benim bugüne kadar şahit olduğum tek gerçek aşk onlarınkiydi de ondan.

Burada bir çiftin iyi anlaşmasından, birlikteliklerini sorunsuz devam ettirmesinden falan bahsetmiyorum. Eğer başarabilirsem, aktarmak istediklerim çok daha farklı bir şey. Annem ve babam da dâhil olmak üzere, ben bugüne kadar öğrendiğim ve zihnimde yer edinen ”aşk” kavramına uygun hiçbir çift görmedim. Sadece ve sadece Nezihe ve Mustafa’yı tanıdım bu bağlamda…

Bir insana; ”seni seviyorum”, ”sana aşığım” demeyle âşık falan olunmuyor. Onun her istediğini yerine getirmeyle de olunmuyor. Zaten aşk dediğimiz aslında her neyse öyle kolay kolay da birine nasip olmuyor. Libidosunun yüksekliğini, hediye edilen bir çiçeği, dudağında hissettiği ateşli bir öpücüğü, sosyal medyada partneriyle her anını teşhir etmeyi aşk sanan yığınlar dolu etrafımızda. Herkese saygım sonsuz elbet, herkesin bu duyguya yüklediği anlam ve ‘’işte bu’’ deyip aşk sandığı algı da farklı… İşte bu anlam ve algıyı oluşturan ise yaşadığımız toplumun bize dayattığı kültür. Aksi takdirde bu durum; kız bebek dünyaya getirdiği için aşağılanan(ki bebeğin kız ya da erkek oluşunu erkekten gelen kromozom belirler) ya da çok sevdiği ve kıskandığı için eşini öldüren ve bunların insan aklının algılamakta zorlandığı kadar çok yaşandığı bir kültürde başka türlü açıklanamaz.

Nezihe ve Mustafa’yı benim gözümde farklı kılan ise; yetiştikleri toplumun kadın erkek ilişkileri konusunda onlara dayattığı kültürün etkisinde kalmamaları idi(tüm yazının özeti bu aslında). Mustafa’nın erkek egemen bir kültürde doğup büyüyüp, erkeğin yaptığı birçok olumsuz davranışın mübah kabul edilip, kadına şiddetin ve sindirmenin kendi ailesi tarafından bile normal karşılandığı bir ortamda tüm bunlardan sıyrılıp Nezihe’yi ne önünde ne de arkasında, ruhuyla ruhunun ellerinden tutup tam yanında taşıması çok zor olacakken bunu başarması onu farklı kılan. Nezihe’nin de Mustafa’nın keskin çakıllarla dolu yürüdüğü yolda, sabırla yanında yürüyerek, Mustafa’nın kanayan tabanlarına, kendi tabanlarını da kanatarak yoldaş olmasıdır onu farklı kılan.

Dedeme; birbirlerinin böylesine noksansız bir ilişkiyi nasıl inşa ettiklerini, aşk konusunda ne düşündüğünü sorduğumda hep şöyle cevap verirdi: ”Aşk; ucunda eşleri taşıyan birbirine kenetli zincir halkaları gibidir. Her bir halka birbirine karşı olan sorumluluklardan oluşur.  Sevgi, saygı, sadakat, şefkat, merhamet, arzu, tutku, dürüstlük, bunların her biri bir zincir halkasıdır. Sadece ama sadece birinin kopması demek insanı aşağı düşürür evlat. Bunlardan biri olmazsa ilişki yürümez mi? Elbet yürür, biri ikisi değil çok daha fazlası da olmasa ilişki yürür. Ama o zaman ne aşk’tan bahsedebiliriz ne de Nezihe ile Mustafa’dan.”

Bu konu şüphesiz ki derya deniz… Nasıl ki insan Ay’a bile ayak basmışken hala okyanusun en derinine inemedi, birçok konuyu aşmışken, aşk denilen şeyi de bir türlü yaşamayı beceremedi.

Buraya kadar olan satırlarımı yazarken, Babaannem hastane koridorunda karşımda bulunan koltuk takımı üzerinde uyumaktaydı. Zaten son iki haftadır onu bu koridorlarda uyurken izlemek bir şeyler karalamama vesile oldu. Sonrasını anlatayım müsaadenizle.

Dedem solunum yetmezliği teşhisiyle hastaneye kaldırıldı ve yoğun bakıma alındı. Günde sadece on dakika kadar görmemize izin veriliyor, onun dışında göremiyorduk. Babaanneme ne kadar yalvarsak da bir türlü eve gitmeye ikna edemedik. Babam bir taraftan, halalarım bir taraftan, torunları bir taraftan ne kadar uğraşsak da nafile… Hastane koridorlarındaki sandalye ya da koltuklar üzerinde, bazen hastane bahçesinde birimizin arabası içerisinde çok az uyuyor onun dışında yoğun bakım ünitesine en yakın noktada tüm gün oturuyordu. Bazen anlamadığımız kelimeleri tekrar edip duruyor, bazen iki elini kavuşturup dualar ediyordu. Onu yalnız bırakmıyorduk, her daim müsait olan birimiz yanındaydı. Boş olduğum her vakit zevkle ben bekliyordum Babaannemin yanında.

”Babaanne, Dedem yoğun bakımda, zaten göremiyoruz. Gel hadi eve gidelim. Güzelce dinlen. Biz seni görüş zamanı her gün getiririz.” Dediğimde ise hep aynı cevabı aldım:

”Yavrum, sanıyor musun ki deden yoğun bakımda diye benim burada olduğumu, onu beklediğimi bilmiyor. Beraber girdik bu kapıdan, beraber çıkacağız.”

Günler bir bir geçmiş, Dedem yoğun bakıma alınalı dört hafta olmuştu. Babaannem her zamanki gibi sandalye üzerinde gözlerini kapatmış, ağzıyla anlayamadığım bir şeyler mırıldanıyordu. Biraz zaman geçtikten sonra Babaannem sustu. Sesi kesilince yüzüne doğru baktım. Gözleri kapalı ve yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Hastaneye geldiğimizden beri hiç böyle tebessüm ederken görmemiştim. Daha dikkatli bakınca nefes almadığını fark ettim. Timsahla dolu bir gölden su içen ceylan tedirginliğiyle yerimden fırlayıp görevlilere haber verdim. Ama çok geçti, timsahlar çoktan beni göl içine çekmişlerdi… Babaannem öldü.

O günün ikindi vakti uğurladık Nezihe’yi… Annesinin mezarının yanına defnedildi. Bizim köyümüzde adettir, eşlerden hangisi önce ölürse annesinin yanına defnedilir. Eğer kadın erkekten sonra ölürse eşinin yanına defnedilir.

Çok ağladım o gün… Öyle bağıra çağıra, salya sümük sanmayın, için için yanan bir köz gibi.

İnsan, ölüm gerçekliğiyle bir gün karşılaşacağını, bu sonun er ya da geç hem sevdikleri hem kendi için geleceğini bilse bile kendine hakim olamıyor. O yolcu ettiği kişiyi artık bu hayatta göremeyeceğini biliyor ama onu asıl korkutan başka hayatlarda bir daha görüp göremeyeceğine emin olamaması.

O gün perişan bir vaziyette geçti. O geceyi köyde Dedemlerin evinde geçirip ertesi gün geri dönecektim. Yıllık iznime ayrılıp Babaannemin bıraktığı nöbeti devralacak, iznim bitene kadar tıpkı onun gibi hastanede Dedemi bekleyecektim. Elbet vardı Nezihe’nin bir bildiği. Ama olmadı. Gece yarısı babamın telefonuyla uyandık: Dedeniz öldü!

Tam bir gün arayla Mustafa’yı da annesinin yanına defnettik. Hissettiklerimi ne kelimelere dökebilirim ne de sözle ifade edebilirim. Belli ki Nezihe’nin dün ki tebessümünde saklıydı bugün olacaklar. Belli ki boşuna bırakmadı nöbeti. Belli ki boşuna gülerek ayrılmadı bu dünyadan.

Benim şahit olduğum en büyük aşk böylece son buldu. Bir daha böylesine şahit olur muyum bilmiyorum ama sanmıyorum. Ağdalı birkaç sözden, tutkulu bir sevişmeden, çiçekten böcekten, sevmekten saymaktan çok daha öte bir şeydi Nezihe ile Mustafa’nın aşkı. Yetiştikleri kültür ve dönem göz önüne alındığında onların ki bir devrimdi.

Şimdi ise ince ince sızlayıp duran bir huzursuzluk musallat zihnimde… İkisinin de annesinin yanında yatmasından, yan yana olmamasından duyduğum belki de mantık dışı bir huzursuzluk. Artık fani bedenlerinin bu dünyadaki görevi bitti, başka alemlerde et ve kemikten münezzeh başka bir hayat başladı belki bilemiyorum. Ama yine de böylesine bir aşkın sahiplerinin mezarlarının bile yan yana olmasını istiyor gönül. Her şey beyin dediğimiz organla süzülmüyor maalesef…

Babama söylüyorum birinin mezarını diğerinin yanına taşıyalım mı diye;

”Saçmalama” diyor.

Haklı; saçmalıyorum…

Özkan SARI