Gülerken Acıyan Çizgilerim Var Benim!

Sen bana bakma; büyütemediğim fidanlarım var benim. Belki de bundandır hayal kırıklıklarım. Ne su ister dediler, ne toprak. Ne hava ister, ne yatak. Gönlünün pınarları, ruhunun rüzgarları gerek.

Sen bana bakma; okuyamadığım kitaplarım var benim. Belki de bundandır merakım. Ne okumayla biter dediler, ne de okunmayla yiter. Birine insan dediler, birine hayvan. Birine bitki dediler, birine evren.

Sen bana bakma; hiç gidemediğim köylerim var benim. Belki de bundandır gurbetliğim. Yürümeyle bitmez dediler, yollardan gidilmez. Ne bir dağın ardındadır, ne bir ovanın düzünde. Onlar özlem hissetmediğin yerlerdedir.

Sen bana bakma; doyuramadığım çocuklarım var benim. Belki de bundandır açlığım. Ne yedirmeyle doyar dediler, ne de içirmeyle kanar. Birine nefis dediler, birine hırs. Birine kibir dediler, birine…

Sen bana bakma; vuslata ermeyen sevdalarım var benim. Belki de bundandır hasretim. Ne bakmayla görülür dediler, ne dinlemeyle duyulur. Bazen kadın tenindedir, bazen kuşun kanadında. Bazen evlat kokusunda, bazen ana kucağında…

Sen bana bakma; söylenmemiş türkülerim var benim. Belki de bundandır sessizliğim. Ne diller söyler dediler, ne de kulaklar işitir. Bazen keklik ötüşünde, bazen huş’un yokuşunda. Bazen tren dumanında, bazen mavzer kurşununda…

Sen bana bakma; sarılmamış yaralarım var benim. Belki de bundandır acılarım. Ne merhem deva dediler, ne tuz basmak reva. Yaran derindedir, yaran gönlünde…

Sen bana bakma; kurulmamış hayallerim var benim. Belki de bundandır dalgınlığım. Rüya bu uyan dediler, serap bu yalan.

Sen bana bakma; gülerken acıyan çizgilerim var benim.

Ben hüzünlü palyaço!

Sen bana bakma…

Sen söyle!

Senden ne haber?

Özkan SARI

Sarhoş Olun Ama Neyle? Şarapla, Şiirle ya da Erdemle, Nasıl İsterseniz.

Genç adam insan kalabalıklarından kaçmak maksadıyla sonbaharın serin ve sisli mevsimlerini tercih ediyordu tatil için. Aralıksız her yıl olduğu gibi bu yıl da Wijk Aan Zee’yi tercih etmişti. Burası Amsterdam’a yakın küçük bir yerleşim bölgesiydi. Kuzey Denizi’ni kucaklayan sahillerinde, genç adam da huzuru kucaklıyordu.

Daha güneş kendini gösterip merhaba demeden kalkmıştı genç adam. Sahile inip insansızlığın huzuru içinde yürümeye başladı. Önce yüksek sesle Kuzey Denizi’ne seslendi: ”Günaydın mavi huzur, sen, ben, kumsal ve rüzgar hep beraber güneşi karşılamaya ne dersin?’’ Denizin dalgaları homurdanarak dövüyordu kumsalın nazik kumlarını; genç adam bunu denizin ‘’tamam’’ deyişine yordu. Hep beraber yüzlerini güneşe dönüp, güneşin kadife dokunuşlarını üzerlerinde hissettiler. Gecenin soğuttuğu bedenlerini güneş ısıtmanın telaşındaydı. Genç adamın gözleri kapalıydı, kulakları ise her zamankinden daha açık. Ruhu her zamankinden daha dingin.

Genç adam, akşam gerçekleşecek olan Mavi Ay tutulması için çok heyecanlıydı. Nadir gerçekleşen bu doğa olayını kesinlikle kaçırmak istemiyordu. Biraz dinlenip, gece Ay ile olan randevusuna dinlenmiş olarak gelmek istiyordu. Denizden, rüzgardan, kumsaldan ve güneşten izin alarak dinlenmek için oteline doğru yola çıktı. Biraz ilerledikten sonra güneşe dönerek: ”Üzgünüm sarı dostum, bu gece bize eşlik edemeyecek olman çok acı ama üzülme, biz sana yarın tüm olan biteni anlatırız.” Dedi.

Genç adam uyandığında güneş çoktan veda etmiş, karanlık ise görevine çoktan başlamıştı. Yanında getirdiği en güzel elbiselerini giydi. Beyaz gömleğinin yakasında mavi fuları ve mavi ceketiyle aynadaki görüntüsüne göz kırptı. Şair Charles Baudelaire’nin kitabını koltuk altına sıkıştırıp odadan ayrıldı.

Deniz hafif hırçınlığıyla kumsalı okşuyor, rüzgar ise her zamankinden farklı olarak ılık esiyor ve genç adamı okşuyordu. Genç adam kurduğu rejisör koltuğuna oturmuş, kısa süre sonra baş rolünü Ay’ın oynayacağı film çekimine hazırlanan yönetmeni andırıyordu. ”Hazır mısınız  dostlarım?” diye bağırdı genç adam. Rüzgar ıslıkla, deniz şakırtıyla, ay ışığıyla cevap verdi.  Kitabı açıp seslendi genç adam: Dinleyin öyleyse;

”Sarhoş olun Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun. Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, ‘saat kaç’ deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını:  Sarhoş olma saatidir. Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz.”

Charles Baudelaire

Genç adam şiiri bitirdiğinde arkasında iki elin birbirine vurup çıkardığı sesle irkildi. ”Ne güzel okudunuz, ne kadar içten, ağzınızdan çıkan her bir harfi bir kelebek taşımakta, sesinizin zarafeti kalpleri sıkıştırmakta, müsaade ederseniz size eşlik edebilir miyim?” dedi genç kadın.

Genç adam tüm nezaketiyle karşıladı genç kadını, şaşkındı, gecenin bir yarısı bu karanlıkta ne işi var diye düşündü. Selamlaştıktan sonra ikisi de sahilin pamuk kumları üzerine oturdu ve genç kadın konuştu:

”Sahilin başlangıcındaki otelde kalıyorum. Ressamım. Sonbaharın renkleri ilgimi çekiyor. Ve buralar sonbaharda bir başka güzel. Mavi Ay tutulmasını izlemek için indim sahile ve sizinle karşılaştım.”

O gece genç adam ve genç kadın Mavi Ay tutulmasını birlikte izlediler. Sonbahar üzerine sohbet edip şiirler okudular. İkisi de açtılar ruhlarının şehir kapılarını birbirlerine. Gezintiye çıktılar birbirlerinde. Deniz ve rüzgar entstürumanlarıyla , Ay mavi dansıyla eşlik etti ikisine. Ruhlarının yangını büyürken, gecenin soğuttuğu tenlerini, ten tene bütünleşerek ısıtmaya çalıştılar. Ay müsaade isteyip terk etti geceyi, ardından deniz ve rüzgar dinginleşip uykuya çekildi. Ve genç kadın ”yarın aynı saatte” deyip ayrıldı genç adamın yanından. Genç adam, güneşi bekledi heyecanla, anlattı ona tüm olan biteni. Sarı saçlarını, ay mavisi gözlerini anlattı. Sonbahar kokan ruhunu anlattı. Ve ”yarın aynı saatte” dedi genç adam.

Genç adam ve genç kadın akşam aynı saatte aynı yere geldiler fakat göremediler birbirlerini. Seslendiler fakat duyamadılar birbirlerini. Ertesi gün yine geldiler… Ertesi sabah, ertesi öğlen, ertesi akşam yine, yine, yine geldiler ama nafile… Genç kadın ve genç adam o bölgedeki tüm otelleri gezdiler birbirlerini bulmak için. Bulamadılar. Otellerde ne bir kayıt vardı ne bir rezervasyon. Üzüldüler, kızdılar, kırıldılar birbirlerine… Terk ettiler wijk aan zee’yi.

Mavi ay tutulmasının gerçekleştiği gece,  paralel evrenlerin kesiştiği, birbirleri üzerinde kapılar açıldığı bir gece oldu ve bu durum sabahında son bulmuştu. Genç adam kendi evreninde, genç kadın kendi evreninde yaşamına devam etti.

***

Özkan SARI

Koleksiyoncu

”Ben o alıştığın koleksiyonculardan değilim genç adam!”

Koleksiyonculuk içerisinde para ve pul koleksiyonculuğu ilk akla gelenler. Araba, kartvizit, kelebek, düğme, taş gibi daha birçok çeşidi mevcut. Sabır ve kararlılık isteyen bir uğraş.

Benim uğraşım ise, işte bu koleksiyoncuları bulup ziyaret etmek ve koleksiyonlarını incelemek. Son olarak ziyaret ettiğim bir plak koleksiyoncusu vermişti gazete parçasına yazdığım cebimde duran adresi. Verdiği adreste ne tür bir koleksiyonla karşılaşacağımı söylememişti. Neyse ki adresi bulmuş ve zile basmıştım.

Kapıyı altmışlı yaşlarında bir adam açtı. Meraklı gözlerle beni tepeden tırnağa süzdükten sonra o daha lafa girmeden ben seslendim:

”Merhaba, benim adım Özkan, adresinizi plak koleksiyoncusu Suat Bey’den aldım. Sizi arayıp geleceğimi söylemiş olmalı.”

”İçeri gel genç adam” dedi koleksiyoncu.

İki katlı müstakil evinin yaşı muhtemelen yüzün üzerindeydi. Eski, bakımlı ve esrarengiz bir iç dizaynı vardı. Geçen her saniye heyecanım ve merakım artıyor, neyle karşılaşacağım konusunda sabırsızlanıyordum. Salona açılan beş kapıdan biri içerisinden geçerek geniş bir odaya girdik. Odanın üç duvarı tavana kadar raf yaptırılmıştı. Her rafta aşağı yukarı aynı büyüklükte yüzlerce cam kavanoz bulunuyordu. Cam kavanozların içinde ise sudan başka bir şey göremiyordum.

”Evet genç adam, gördüklerinizin ne olduğunu anlamlandırmaya çalıştığınızın farkındayım. Ben kesinlikle ziyaretçi kabul etmiyorum aslında ama sizi kabul ettim. Nedenini ise ilerleyen zamanda öğreneceksiniz.”

”Nedir bunlar, ne koleksiyonu?” diyebildim kısık bir ses tonuyla, ben her zamanki gibi sıcak bir sohbet eşliğinde bir para, pul, davetiye ne bileyim bir kitap koleksiyonu incelerim diye gelmişken, şu an karşımda yüzlerce cam kavanoz duruyordu. Merak ve heyecanımı yalnız bırakmayarak yanlarına birde şaşkınlık ve tedirginlik dâhil olmuştu.

”Benim adım Azamat, Kırgız’ım, babam ve dedem şamandı. Bana onlardan miras kalan bir uğraş koleksiyonculuk, ben o alıştığın koleksiyonculardan değilim genç adam, öyle elle tutulur, gözle görülür cisimler toplamam.”

”Peki, ne toplarsın?”  diye yutkunarak sorduğumda sesim iyice içime kaçmıştı.

”Ben, insanların ilk defa yaşadıkları özel anların duygularını toplarım.”

Adamın psikolojik sorunları olduğunu düşünmeye başlamıştım. Tedirginliğim yerini korkuya bıraktı. Bir an önce çıkmalıyım buradan diye düşünürken adam konuşmaya devam etti:

”Mesela bebeklerin ilk gülümsemelerini, onlar gülümsediğinde anne babalarının yaşadıkları ilk sevinçleri toplarım genç adam ya da annesinin öldüğü haberini alan birinin ilk hissettiği acıyı, ardından annesinin yokluğunda hissedeceği ilk yalnızlık duygusunu toplarım. Dediğim gibi ben, insanların ilk defa yaşadıkları özel anların duygularını toplarım.”

”…!?”

”Duyduklarına inanmak kolay değil ama hissettiğinde anlayacaksın.”

Koleksiyoncu rafın birinden bir kavanoz aldı eline ve bana uzattı… Kavanozu avucuma alır almaz kalbimde tarifsiz bir acı hissettim, ateşim çıkıyor, damarlarım kerpetenle yerinden sökülüyordu sanki, daha fazla dayanamayıp kavanozu koleksiyoncuya geri verdim. Hemen ardından başka bir kavanoz tutuşturdu elime, bu kez de tarifsiz bir huzur kaplamıştı ruhumu, yüzümde ılık bir gülümseme, gözlerimde şefkat dolu bir bakış belirdi. Kavanozu elimden alıp konuşmaya başladı koleksiyoncu:

”Hissettin bak, ilk kavanoz; annesini kaybeden birinin yaşadığı ilk acıydı diğeri ise bebeği kendisine ilk kez gülümseyen birinin yaşadığı ilk sevinç.”

Dehşet içerisindeydim. Nasıl olabiliyordu böyle bir şey? Artık şaşkınlığımı ve tedirginliğimi kovalayıp bu eşsiz anın kucağına bırakmalıydım kendimi.

Koleksiyoncu beni raflar arasında dolaştırmaya başladı. Bu esnada anlatmaya devam etti:

”Bak buradakiler ilk kıskançlıklar, bir kadının sevgilisini, bir çocuğun kardeşini, bir annenin oğlunu, bir babanın kızını ilk kez kıskandıklarında yaşadıkları duygular ve daha niceleri. Bak burasıda korkuların olduğu bölüm; örümcek korkusu, yalnızlık korkusu, başarısızlık korkusu, karanlık korkusu gibi ilk kez yaşanılan korkular. Hemen yandaki bölüm fiziksel acı bölümü; ilk diş ağrısı, ilk bıçak kesiği, ilk böbrek taşı sancısı.”

Neler yoktu ki Azamat’ın koleksiyonunda, ilk kez yaşanılan anların duyguları, sevinç, üzüntü, korku, şaşkınlık, öfke, şiddet, utanç, hayal kırıklığı, vicdan azabı… Uzunca bir süre gezdik raflar arasında, merakla inceledim her bir bölümü.

Zaman nasıl geçti anlamadım. Hava kararmak üzereydi. Artık gitmem gerekiyordu.

Koleksiyoncu raflar arasından elinde bir kavanozla yanıma yaklaştı. Salona geçtik, koltuklara oturduktan sonra üzerinde ”ayrılık” yazan elindeki kavanozu bana uzattı. Avucuma aldım;

Nasıl tarif edilir ki o an kelimelerle, hani oksijensiz bir ortamda havayı ciğerlerine çekersin de boğulduğunu hissedersin, ciğerlerin yanmaya başlar… Hani arabada ya da uçakta aniden boşluğa düşersin de kursağın kalkar, hani bir şey gelir oturur ya tam boğazının ortasına yumru gibi yutkunursun geri gitmez, hani ağlamak istersin, bedenin titrer ağlayamazsın. Sanki ruhun dayanamaz çeker gider de bedenin canlı bir kadavraya döner, sanki kışın ayazında jilet kesiği yağmurlar altına atılmış, sırılsıklam titreyen takatsiz bir yavru kedi gibi hissedersin ya kendini, aciz, çaresiz, kimsesiz. Nasıl tarif edilir ki o an kelimelerle!

Sarsıla sarsıla ağlıyordum, gözyaşlarım ya kirpik uçlarımdan bırakıveriyordu kendini boşluğa ya da yüzümden bir yol bulup çeneme iniyorlardı. Ellerim, dudaklarım titriyor, kavanozu bile zor tutuyordum avucumda. Bir zaman sonra hafifledim ve durgunlaştım. Tüm hislerim cımbızla çekilmiş gibiydi ruhumdan. Kavanozu koleksiyoncuya uzattım. Tepkisizce oturduğum koltuktan kalktım ve dış kapıya yöneldim. Hiçbir şey söylemeden demir kapıyı açtım ve sokağa çıktım. Ardımdan duyduğum tek cümle şu oldu: ”Güle güle evlat!’

Bir daha da uğramadım o koleksiyoncuya.

Ne olduğunu merak ediyorsunuz değil mi? Söyleyeyim.

O kavanoz…

O kavanoz bana aitti. 

***

Özkan SARI