Sen 14 Milyar Yaşındasın

”Hiçbir şey yoktan var olmaz varken de yok olmaz.” Öğrencilik yıllarımda çokça duymuştum bu söylemi. Tabii üzerine çok da kafa yorduğumu söyleyemem. O dönemlerde kafa yormadığım hemen hemen her şey, bugünümün pişmanlık müzesinde birer eser olarak yer almakta. Müzeyi merak ediyorsanız eğer ziyarete kapalı olduğunu belirtmek isterim.

”Hiçbir şey yoktan var olmaz varken de yok olmaz.” Doğa Filozoflarından biri olan Democritus’tan tutunda yukarıdaki söylemin sahibi Fransız kimyacı A. L. de Lavoisier’e kadar birçok filozof, bilim insanı ya da sanatçı bu konuda birikimlerini önümüze dökmüşlerdir. Lavoisier buna ”Maddenin veya kütlenin korunumu kanunu” demektedir.

Yine 1969 yılında Âşık Veysel’le yapılan bir röportajda sunucu sorar: ”Çocuklarınıza vasiyet olarak mezarınızın üzerine taş koyulmamasını, beton dökülmemesini önemle vurgulamışsınız. Bu konuda neler söylemek istersiniz?”

Âşık Veysel cevap olarak: ”Eğer gözlerim olsa idi ben toprağı göremeyecektim, toprağın özelliklerini bilemeyecektim, çiğneyip geçecektim toprağı… Şimdi taş koymayın dediğimin sebebi şu; ben öldükten sonra üzerimde otlar bitsin, çiçekler açsın. Taş kapatır, çimento kapatır. Hiç kimse istifade edemez. Oradaki biten otlardan koyun yesin et olsun, kuzu yesin süt olsun, arı yesin bal olsun. Ben orada taşın altında yatmak ile bir istifadem olamaz.’’ der.

Birbirlerinden yüzlerce, hatta binlerce yıl zaman aralığında yaşayan tüm bu insanların ”yoktan var, vardan yok olmaz” kavramı üzerine ifade ettikleri düşüncelerinin ulaşmak istediği hedef hep aynıdır. Yollar farklı da olsa hedef ortaktır.

Konuyu biraz daha açarsak eğer; ne demek bu ”yoktan var, vardan yok olmaz” kavramı? Ben bir ağacı, bir ormanı yakar ve yok ederim diyebilirsiniz. Koca ormanı yok ettiniz; evet ağaçlar işlevselliğini kaybedecektir fakat madde yok olmayacaktır. Sadece duman ve küle dönüşecektir. Bir maddeye ne yaparsak yapalım, hacmini, yapısını, kütlesini ve işlevselliğini değiştirebiliriz ancak yok edemeyiz.

Mademki  ”Hiçbir şey yoktan var olmaz varken de yok olmaz.” O zaman var olunan ilk an neresidir? Tüm bilimsel veriler ve deliller göstermektedir ki bu an ”Big Bang”dir. Yani Büyük Patlama. Evren bundan yaklaşık 14 milyar yıl önce sıfır hacimden var edilmiştir.

Ünlü fizikçi Michio Kaku bilimsel keşiflerin gösterdiği gerçekleri kısa ve özlü biçimde şu şekilde anlatmıştır: ‘‘Cisimler hareketlidir, o halde bir ilk hareket ettirici vardır. Cisimler sebeplerle var olurlar,  o halde bir ilk sebep olucu vardır. Cisimler mevcuttur, o halde bir Yaratıcı vardır.”

Şu an bu yazıyı okumanızı sağlayan bilgisayar ya da telefonunuz, üzerinizde bulunan elbiseniz, yudumlamakta olduğunuz çayınız, kahveniz, suyunuz, odanızı aydınlatan ışığınız, etrafınıza bir göz atın; gördüğünüz her şey tam 14 milyar yıl önce yaratıldı, var oldu. Sadece bu saydığımız, gördüğünüz cisimler mi? Hayır, siz de, ben de tam 14 milyar yıl önce yaratıldık.

***

Bırakın şimdi kimyayı, fiziği, felsefeyi…

Anlamaya çalışın anlatılmak istenileni, duyun seslenileni, görün gösterileni…

Kaldırın ellerinizi havaya, kapatın gözlerinizi, dokunun sağ elinizle sol elinize… Okşayın! Tırnaklarınızı hissedin, eliniz üzerindeki tüyleri, kıvrımları. Dokunun yüzünüze, hissedin kirpiklerinizi, dudaklarınızı, elmacık kemiklerinizi.

Yolculuğa çıkın zaman içerisinde, öyle üç yıl öncesini düşünmek gibi değil; milyonlarca, milyarlarca yıl içerisine açılan pencereden bakın. İzleyin ”O” anı. Her şeyin başladığı, ”Var”edildiği o patlamayı. Savrulan o parçalar şu an içinizde, okşadığınız kirpiğinizde saklı. Kulaç atın ”O” andan geleceğe… İzleyin kızgın evrenin sakinleşmesini, ateşin soğumasını, güneşin, dünyanın oluşmasını.

İzleyin toprağı ilk yarıp yeşeren bitkiyi, hissedin o ilk esen rüzgârı, o ilk düşen damlayı, yükselen dağları, yeşeren bağları, azgın okyanusları. İlk yüzen balığı, ilk uçan kuşu, ilk koşan memeliyi izleyin. Hissedin.

Tanışın ilk insanla, ilk dili konuşun, ilk dansı yapın. İlk şarkıyı söyleyin, ilk şiiri okuyun.

Eğer bitirdiyseniz yolculuğunuzu… Açın gözlerinizi, seyredin kendinizi, anlayın etten kemikten var olmadığınızı, anlayın yirmi, kırk, atmış, seksen yaşında olmadığınızı… İşte, hissettiğiniz, gördüğünüz, içerisinde süzüldüğünüz o zaman şimdi sizde saklı. Güneş, ay, yıldızlar sizde saklı. Âdem ile Havva sizde saklı. Savaşlar, soykırımlar, ihtilaller, devrimler sizde saklı. Tarih, Kimya, Felsefe sizde saklı.

Evren İnsanda, İnsan evrende saklı…

Sen 14 milyar yıl yaşındasın…

Ben 14 milyar yıl yaşımdayım…

Sen bende, ben sende saklı… Sır, bizde saklı!   

Özkan SARI

Havva Kızından Adem Oğluna Mektup

Hani o meşhur şarkılardaki “gök mavi, dağlar yeşil/cennet ülkem Türkiye’m”, “Havasına, suyuna, taşına toprağına, bin can feda bir tek dostuna” falan  kanser ağrısı çeken adama verilen  aspirin gibi artık.

Okuyalım diyoruz, ilkokuldan üniversiteye derken yalnızca bir kuşakta katlediliyor emeklerimiz.Sorular çalınıyor, sınavlar tekrar ediliyor, çaresizlikten isyan damarlarımız şişmiş olsa da paşa paşa dönüyoruz köşe başlarını. Hele hele bir de Havva kızıysan baştan bir mağlubiyet var zaten. Geriden gelip turu geçmek kolay mı? Kazandığımız okulların kapısından döndürüldük başlarımızdaki örtüler yüzünden, ikna odalarında sıkıştırıldık. Aynı düşünceleri paylaşan ademler kapılardan sorunsuz geçip devam ederken hayatlarına, biz savrulduk ve öfkemizle kavrulduk.  Kız çocuğu sokakta fazla kalmaz, genç kız dediğin kafasını gözünü kaldırıp dolaşmaz. Dini bütün dediğin kadın başını örter, öyle kendi kendine iş yapmak yok, bulunur bir münasip aday kurdurulur yuva.  Bir kısım şanslılar kendi tercihlerini yaşayabildiklerine inanadursun onlara da fahri anne-babaları nasıl yaşamaları gerektiğini söyler. Nasıl giyineceklerini, kaç çocuk yapacaklarını, çocukları yapınca hangi aydan itibaren eve kapanacaklarını belirler ve uymayanlara edep dersi verirler. Buna karşın Ademoğlu istediği gibi giyinmekte, istediği mekanlarda gezinmekte, eve istediği zaman gelmekte ve karşı cinsi hakkında atıp tutmakta  özgürdür.

Ben hiçbir kadının erkeklerin nasıl davranması, nasıl yaşaması gerektiğiyle ilgili dini telkinlerde bulunduğuna tanık olmadım. Kadınlar, kendilerine çizilen sınırlara sağdık kalmakla ya da karşı çıkmakla o kadar meşguller ki erkek cinsini tartışmaya açmaya fırsat bulamıyorlar. Ya da haşa! Yakışır mı hiç kadın kısmına erkeğe edep dersi vermek? Bir kadın tacize uğradıysa yüksek ihtimal kendi hafif meşrepliğindendir, kürtaj olmak istediyse kendinin ve çocuğun tüm hayatını mutsuz kılma ihtimalinden değil, katilane duygularına engel olamadığındandır. Velhasıl bu memlekette Havva kızı olmak çok menen bir iştir. Kadının insan olma halini dikkate almayan akıl, aksi düşünenlere hayatı zehir etmektedir.

Artık en büyük direnişimiz “insan “ kalabilmek. Hayatlarımızı “doğru” dediğimiz şeyler adına yaşayabilmek. İnançlarımızı, değerlerimizi “diğerinin” incinmesine izin vermeden var edebilmek.. Ancak, sözde her aklı başındanın bunu savunduğunu görüp, özde hala böyle bir temelimiz olmadığı kabusuyla yaşıyaruz nicedir. Her şey olduğundan farklı görüntülenmeye çalışılsa da içimizde bir yer bu ilizyona karşı savunma geliştiriyor. Yalancı çobanın doğru söyleme ihtimali intihar ediyor. Gülüşüne güvendiğimiz birkaç insanoğlu dışında kalanlar Hollywood filmlerinde derisinin arkasını kestiremediğimiz kötü uzaylı- iyi insan tereddütünü yaşatıyor. Hani mümkün olsa da baksalar kalp haritamıza keyifleri yerine gelir mi diye düşünüyorum. Keza istenilen kırgınlık, acı, umutsuzluk, endişe, öfke yaratmaksa, ve tüketmekse  yaşam enerjisini “berikinin”, alkışlar hak edene gelsin !

Bütün bu hissiyatın nedeni  yaşanmış yıllar hanesinin artmasına da yorulabilir; bakıyorum da çocuklar sokak aralarında hala aynı kuvvetle bağırıp, bisiklet kornalarını öttürüyorlar. Dünya muhtemelen ben annemin karnındayken de birilerinin başına yıkılmıştı. Darbe ertesi çocuğu olduğuma göre ben gaz sancısı çekerken birileri karanlık odalarda işkenceden artan acılarından ağlıyordu. O günlerde de bir çok anne kayıplara karışan, tutuklanan çocukları için can çekişiyordu. Demem o ki tek farkımız, endişe duyduğum çocuğun henüz doğmamış olması.

Ateş düştüğü yeri yakar derlerdi; hala derler. Artık düşen ateşin çeperi çok geniş. Kendi değerlerini, haklarını savunan insanların başına gelenlerin ateş dalgası  yediğimiz yemeği boğazımıza diziyor. Konuşamamak, çığlığımızı bırakamamak depremlerimizi çoğaltıyor. Öyle birkaç günlük falan değil, bir ömürlük isyan biriktiriyor ruhumuz. Otuz küsür yaşında emekliliğe özeniyoruz. Suç bu! En ağırından hem de. Varetmediğiniz bir yaşamı elimizden almak suçu. Beden dilinde cinayet.  Ruh dilinde karşılığı yok!

Doğduk bir kere..

Yaşanacak bu ömür elden geldiğince ve siz ruh çürütücülerine rağmen !

Yanlış anlaşılmasın. Yazı dilinde çok kara gelebilir kelimeler.

Sesi yok satır aralarının, yüzü yok… Anlamlı şeyler adına yaşamak hayali hala canlı.

Kanlı bir savaşın delik deşik duvarları arasında olsak da değişmez bu durum.

Hani ne diyordu usta;

“Diyelim ki hapisteyiz,

yaşımız da elliye yakın,

daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.

Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,

insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla

yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım

hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak… “

 

Derya CESUR