Son Palyaço

Yanılmıyorsam onlu yaşlarımın başındaydım. Küçük ve yoksul bir Anadolu kasabasında yaşıyorduk. Babam terziydi. Yeni bir elbise almanın kasabada yaşayan çoğu insan için hayal olduğu, söküğünü diktiren, yırtığını yamatanların çoğunlukta olduğu bir ortamda kazandığı üç beş kuruşla evini geçindirmeye çalışırdı babam.

Yılda bir kez kasabamıza panayır kurulurdu. İmkânı olanlar alışveriş yapıp kurulan oyun ve oyuncaklarda eğlenirken, imkânı olmayanlar da eğlenenleri izleyerek eğlenirlerdi. Sonuç olarak herkes panayır kurulduğu zamanlarda daha bir sevinçli olurdu. Kasabaya çöken yoksulluk sisi ve kokusu birkaç günlüğüne dağılıverirdi.

Bir gün kasabada hızla bir söylenti yayılmaya başladı; panayıra palyaço gelecekmiş. Ne olduğunu bilmiyorum tabi. Sandım ki değişik bir hayvan gelecek. Gelecekmiş gelmesine de bir çadırın içinde sadece parasını ödeyenler görebilecekmiş. Bu da demek oluyor ki ben göremeyeceğim. Bu duruma biraz can sıksam da çabuk unuttum. Zaten sonrasında bu palyaçoyu görecek şanslı çocuklardan çoğu kasabada ballandıra ballandıra anlatacaklardı. Onlardan dinlerdim.

Bir akşam yemeğinden sonra babam, üç kız kardeşime ve bana en güzel elbiselerimizi giymemizi söyledi. O zamanlar sadece iki çift elbisemiz olurdu, biri günlük giydiğimiz, diğeri bayramlarda. Bayramlık elbiselerimizi giydikten sonra evden ayrıldık. Babamızın ellerinden sımsıkı tutup panayır yerinde bir çadıra geldik. Yıllar sonra öğrendim ki babam bizi oraya getirmek için dedemin hatırası cep saatini satmış. Bir daha da öyle bir etkinliğe götüremedi babam bizi.

İşte o gün tanıştım ben palyaçoyla. Yüzü gözü boyalı, yuvarlak, kocaman burunlu, renk cümbüşü bir elbise içindeki bu canlının insan olduğunu algılamam epey bir zaman aldı. O gün güldüğüm kadar belki de hiçbir zaman gülmedim. O gün sevindiğim kadar belki de hiçbir zaman sevinmedim. Göz bebeklerinin içi gülüyor derler ya… İşte ben göz bebeklerimin gülüşmelerini bile duyuyordum.

Kusuruma bakma lafı uzattım biraz…

On dokuz yaşıma geldiğimde kasabadan ayrıldım ve büyük şehirlerden birinde yaşayan halamın yanına yerleştim. O zamanlar köyünü kasabasını terk edenler, şehirlerde yaşayan akrabalarının yanına giderlerdi. Kimi kısa, kimi uzun bir süre misafiri olurdu o evlerin. Şimdi ise yatıya bir gün bile kabul etmiyor birçokları. Ben, halamın evinde iki çocuğu ve eniştemle beraber tamı tamına iki yıl üç ay yaşadım. Bir gün bile yabancı olduğumu hissetmeden. Şimdi ise daha misafir eve gelmeden ne zaman gideceğine kafa yoruyoruz.

Halamdan ayrıldıktan sonra kendim bir ev tuttum. Farklı birçok işte çalıştım. İşsiz kaldığım bir dönemde kendime sorduğum “ne yapabilirim?” sorusu üzerine düşünürken, zihnim beni yıllar öncesine götürdü. Palyaço gören küçük bir çocuğun gülüşen göz bebeklerinin ta içine… Hüzünlü bir tebessüm yerleşti yüzüme. O zamanlar içimde taşıdığım duyguların saflığını ve şeffaflığını düşündüm. İşte o zaman aklıma düştü palyaço olmak.

Önce kendime bir kostüm diktirdim. Ardından yüz boyaları ve gerekli aksesuarları aldım. Sonraki günlerde aralıksız her gece hazırlanıp aynanın karşısına geçtim. Aynaya her baktığımda iki farklı kişi görüyordum; biri on yaşlarında küçük bir çocuk, diğeri ise bir palyaço. Aklımda tek bir soru vardı?  Ne yapmalıydım ki aynada gördüğüm palyaço, yine aynada gördüğüm çocuğun göz bebeklerini güldürebilsin? İşte bu hedef doğrultusunda haftalarca o ayna karşısında çalıştım.

Gazeteye palyaço ilanı verdiğim üçüncü gün ilk işim için yola çıkmıştım. Sana o günü nasıl anlatsam bilemiyorum. Şöyle ifade etsem zihninde bir şeyler canlanır sanırım: göz bebeklerinin içi gülen bir palyaço, o gün orada bulunan tüm çocukların göz bebeklerinin içini güldürmüştü.

İşte gülen o gözler ve içinde henüz nokta kir barındırmayan hisler taşıyan o kalpler benim bunca yıldır yakıtım oldular. Sayısız organizasyona katıldım ve sayısız çocuk tanıdım.  Ve çocukların, yetişkinlerin hiçbir zaman anlayamayacağı hayal dünyaları benim evim oldu. Yirmi yedi yıl böyle bir çırpıda geçiverdi.

Yaşadığım şehirde bir palyaço efsanesi haline gelmişken son yıllarda işlerim kademeli olarak azaldı. Tanıyanlar beni davet etmeye devam ederken tanımayanlar; “Biz erkek palyaço istemiyoruz.” Dediler. Zaman ilerledikçe tanıyanlar da beni davet etmemeye başladı. Önce bunun yaşımın ilerlemesiyle alakalı olabileceğini düşünüyordum fakat gördüm ki genç de olsa kimse erkek palyaço istemiyordu. Keşke bu kulaklarım duymasaydı ama insanların; “o kadar çocuğu bu herife mi emanet edeceğiz.” ,“Hayatım görmüyor musun her gün küçük çocuklara tecavüz haberleri izliyoruz. Sen ne olduğu belirsiz adamı mı eve getireceksin?”, “Ben kesinlikle bayan palyaço istiyorum.” Vb. Sözlerini sıkça duymaya başladım. Böylesine çürümüş bir toplumda haksız da sayılmazlardı.

İşte böyle… Şu an elli iki yaşımdayım. Artık ücretli palyaçoluğu bıraktım. Biliyorum sana bunları anlatırken yer yer gözlerim doldu, yer yer dolmayla kalmadı taştı.

Bundan sonra en büyük tesellim etrafımı sarıp yanaklarıma öpücükler konduran çocuklarımla çektirdiğim basit bir fotoğraf kağıdına basılı hatıralarım olacak.

Çok üzgünüm evet! Ama inan kendime değil. Ben bir iş bulur yine geçimimi sağlarım. Peki ya yıkılıp yerle bir olan insanın insana olan güveni nasıl tekrar sağlanacak? Bundan sonra belki de hiç!

Son olarak sana şunu söyleyeyim: Bak evlat! İnsanı anlamak için yüzündeki ifadeler (üzgün, şaşkın, sinirli, tebessüm vb.) gerçek anlamda hiçbir şey ifade etmez. O ifadeler kasların eseridir ve kaslarını beynin kontrol eder. İnsanı anlayabileceğin tek yer göz bebekleridir. Göz bebeklerinde beliren işaretler ise gönlünün yansımasıdır. Tabii artık insanlar birbirlerinin gözlerine değil sadece yüzlerine bakıyor!

Müsaadenle… Kal sağlıcakla…

***

Oturduğu ahşap sandalyeden kalkıp ağır adımlarla uzaklaştı Şeref Abi. Konuşmamız boyunca gözlerini gözlerimin derinliklerinden hiç ayırmadı. Ben ise anlayamadığım bir refleksle gözlerimi kaçırdım durdum. Bir çay daha söyleyip uzunca bir süre oturdum belediyenin çay bahçesinde. Telefon numarasını neden istemedim diye kızdım kendime. Garsonlardan birine sordum telefon numarasını. Telefon kullanmıyormuş ama iki güne bir mutlaka gelirmiş çay bahçesine. Teşekkür edip kalktım.

İki gün sonra tekrar aynı yere gelip aynı masaya oturdum. Aynı garsona Şeref Abi’yi sordum:

“Abi dün geldi Şeref Amca. Hepimizle vedalaşıp gitti.”

“Nereye?” diye sordum şaşkın ve gür bir sesle.

“Valla kasaba masaba bir şeyler söyledi. Panayır mı kuruluyormuş, panayır mı kuracakmış… Herkese ücretsiz mi olacakmış… Buna benzer şeyler söyledi gitti.”

“Peki, hangi şehir hangi kasaba?”

“Bilmiyorum abi!”

“Peki ya telefon numarası falan?”

“Bilmiyorum abi!”

Yerimden kalkıp iki gün önce Şeref Abi’nin gidişini izlediğim kesme taşlı yola doğru döndüm ve usulca seslendim:

Güle güle Palyaço!

Özkan SARI

Korku

Quiet Resource- Evelyn Stein

Akşamın olmak bilmediği, uzadıkça uzayan, sıcak bir gündü. Klima bozuktu üstelik. Ter içindeydim ve bu halimden nefret ediyordum.
Ani bir kararla fırladım, yan odada çalışan arkadaşlara seslendim;

“çıkıyorum!”


Cevap olarak bir şeyler söylediler fakat anlamadım, anlamak için geri de dönmedim. Asansörü beklemeden koşarak indim merdivenleri, kravatımı çıkarıp okullu günlerde olduğu gibi pantolonumun cebine tıkıştırdım.

Eve gitmek yatağa uzanmak, tavana bakmak, köşedeki örümceğin bana bakmasını beklemek istiyordum aslında, hiçbir şey düşünmeden, ummadan, kederlenmeden, geçmişte yaptığım bir hataya sanki az önce olmuş gibi utanmadan, işi daha da ileriye götürüp pikenin altına saklanmaya çalışmadan öyle uyuya kalacaktım ve uyandığım zaman tüm dünya ve bildiğim ne varsa değişmiş olacaktı!


Menekşe evdeydi ve meraklanıp soracaktı;
” Neden erken geldin?”
” Hasta mısın yoksa?”
” İşi bırakmadın, umarım!”
” Bak bir şey varsa konuşabileceğimizi biliyorsun…”
Söyleyebileceğim ne bir söz, ne de kurabileceğim bir cümle vardı.


Cevap yoktu.

Rutinimden sıkılmış, kaçma isteğine yenik düşmüş, avareliğe heves etmiştim, hepsi buydu.
Simit alıp deniz kenarında bir banka oturdum çay da vardı.
Maviliğe hayret ettim nedense, dünya bu kadar mavi olsun! 
Martı bu kadar beyaz!
Hayret etmenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu düşündüm.
Vaay be!
İnanılmaz yahu.


Nasıl dikkat etmemişim şimdiye kadar…
Dünya masmavi kardeşim.
Martı da bembeyaz!
Ve simit yerken, çay içebiliyoruz…


“Teşekkürler” diye bağırmak üzereyken yakaladım kendimi.
Hava kararana kadar oturdum orada maviliğe baktım, anlattıklarını duymaya çalıştım, yüzüne karşı içimden içimden anlattım sonra, eminim o da beni duymaya çalıştı.

Ben mavilikten mavilik benden sıkılınca kalktım,
en kısa zamanda görüşmek üzere ayrıldık.

Şehrin ışıkları yanmaya başladığı zaman Kamil Usta’nın yerindeydim.
Menekşe’yi aradım, işlerin uzadığını geç geleceğimi söyledim.
“Çok içme!” dedi.
Kuytu masalardan birine oturdum.
Anasondu, kavundu, peynirdi, sigara dumanı nasıl olurda gökyüzüne yükselire takılmışken, sıcağa aldırmadan, balıkçı yaka kazak ve üzerine siyah palto giymiş biri girdi içeriye;


Tanıyacağım ben bu adamı ama nereden?

Göz göze gelince gülümsedi, çok samimiymişiz de yıllardır görüşmüyormuşuz gibi açtı kollarını sarıldık, öpüştük.
Dur bakalım kim bilir kim çıkacak diye geçirdim içimden.
Buyur ettim,
Sohbet etmeye başladık.
Ayıp olmasın diye ne kazağı sordum ne paltoyu…
İş yerinde bunaldığımı, klimanın bozuk olduğunu, kaçar gibi çıktığımı, bankta oturduğumu, hayret etmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu, geçenlerde trafikte bir adamla kavga ettiğimi, iki tane ekleştirdiğimi anlattım.
Çok konuştuğumu fark edince sustum.

O, uzun zamandır hayret etmiyormuş üstelik
bunun eksiklik olduğunu da biliyormuş…
Şimdi şu denize gelsin bir göktaşı düşsün, şaşırmazmış ve hatta ikincisi neden düşmüyor diye meraklanırmış.

Fakat korkuyormuş!
“Korku adamın iliklerine, ruhuna işler canım kardeşim, adım attırmaz, insan önce korkar sonra aklını kaybeder…”

“Ne var korkacak?” dedim gülerek.


“İnsan var!

İnsan en çok insandan korkar…
İçinde yaşadığımız toplumun her bireyi korkuyor, yalnızlıktan, güvenememekten, geçinememekten, ay sonunu getirememekten, faturaları ödeyememekten, işini kaybetmekten, eşini kaybetmekten, sevdiklerinin başına kötü bir şey gelmesinden, hata yapmaktan, yargılanmaktan, âşık olmaktan, sevmekten, mahkûm olmaktan, iftiradan, küçük düşmekten, ölmekten, kalmaktan, insan yanlış anlaşılmaktan bile korkuyor var mı daha ötesi?”

“Senin söylediklerin korku değil endişe arkadaşım…
Hem sevmekten neden korksun insanlar?”

Yüzüne yakışmayan sırıtışla sustu, derin nefesler aldıktan sonra;


“Endişe eşiğini geçti toplum. Şimdi korkuyor ve bir süre sonra delirecek. Sevgi; sorumluluğu, bağlanmayı ve ait olmayı gerektirir, sorumluluk almaktan, bağlanmaktan ve ait olmaktan korkan birey nasıl sevsin?”

Elimi yanağıma dayayıp düşündüm bir süre, peyniri didikledim, kavunu uzun uzun tuttum ağzımda, çatalla oynadım, gökyüzüne yükselen sigaranın dumanını, yakamozu, ay ışığının denizde bıraktığı gümüşi pırıltıları, sahilde yürüyen korkmuyormuş gibi, mutluymuş gibi görünen çiftleri, ellerinden tuttukları çocukları izledim.

Maviliğin karanlığa dönüşmesine,
martının kayboluşuna hayret ettim.

Karanlığı anlamaya çalıştım.
Eminim o da beni anlamaya çalıştı.
Ben karanlıktan, karanlık da benden sıkılınca, lavaboya gitmek için kalktım masadan, elimi yüzümü yıkadım…

Kamil Usta’ya takıldım; mezelerin bayatlığından, ızgara yapmayı bilmemesinden dem vurdum. Şakalaştık öyle.
Masaya döndüğümde adam gitmişti!
Hesabı bana kitlemiş diye geçirdim içimden, “Hep böyle oluyor.” a benzer bir gülümseme ile siyah paltolu, adını ve nereden tanıştığımızı hatırlayamadığım arkadaşımı sordum garsona.
Şaşkın, anlamaz, inanmaz gözlerle baktı çocuk; 


“Ağabey sen geldiğinden beri yalnız oturuyordun,
kimse gelmedi masana!”

Yitiş


Rachmaninov: Morceaux de Fantasie, Op.3 “Elégie”

Pek çok şeyi olduğu gibi erdemlice sevinmeyi de unuttuk.

Mutluluklarımız da yıkıcı nicedir.

Öylesine kamplaştık ve öylesine öfke biriktirdik ki”karşı” diye bellediğimiz her kaleye alevli golller atma arzusuna yenik düşüyoruz.

Yıllarca mücadele verdiğimiz, karşısında örselenip ezildiğimiz, şerrrinden kıyı köşelere itildiğimiz bir hastalığı kendi bahçelerimizde yeşertiyoruz.

Birbirleriyle karşılaştırılmadan stadyuma sokulan taraftarlar bile çözümlemeye yetiyor fotoğrafı. Kaybedenin kırılmadık koltuk bırakmadığı, sporcuların tartaklandığı, arabaların taşlandığı, kazananın kaybedene nanik yaptığı futbol müsabakaları ne ise, hayatın kalbi diğer kulvarlarda da öyle atıyor.

“Niye?” nin cevabı ise çok uzun değil;

Çünkü kazanmak yüce, kaybetmek aşağılık bir duygudur (!). Bu yüzden kaybeden, kazananın maskotu olabilir. Yüce olan hükmeder, aşağılar ve böyle böyle yüceliğini (!) perçinler.

Bizce çok güzel bir maçtı. Elinizden gelenin en iyisini yaptınız ve iyi bir oyun sergilediniz Böyle yetenekli bir takımla yarışmaktan onur duyduk.” diyebilme olgunluğuna sahip bir kazanan ile, “Oldukça iyiydiniz. Ne kadar elimizden geleni yapsak da her yarışın yalnızca bir galibi olabiliyor, tebrikler.” diyebilen bir kaybeden olgunluğuna ne zaman erişiriz?

Sorun belki de saygı, nezaket, adalet, hoşgörü gibi değerlerin üzerine toprak atmış olan bu çağdır. İnsanların artık hiçbir yarışta ilkeleri öncü yapmaması ile ilgilidir. Yitip giden her değerle birlikte iyice dibe vuran dayanışmanın, toplumsal hafızamızdaki tatlı bir anı olmaktan öteye geçememesidir.

Bugünün çocukları, ellerindeki akıllı cihazlara indirdikleri oyunlarda kaybedeceklerini anladıklarında, oyunun sonlanmasını beklemeden kapatıyor ve yenisini başlatıyorlar. Sonunda kazanacaksak çabalamaya değer ve kaybedeceksek kaçma hakkımız olan bir şey midir hayat?

İşin umutsuz tarafı ise, birer model olan biz yetişkinlerin, kaybetmek ve kazanmak konusunda çocukları aratmayan tutumlarımızdır. Sorumlu olduğumuz takım kaybettiğinde işin aslı hiç öyle olmasa dahi, “Birincilik sizin hakkınızdı. Siz kesinlikle onlardan daha iyiydiniz, juri taraf tuttu.” diye cürmünden büyük feryatlar kopararak geleceğe enkaz davranış mirasları bırakıyoruz. Mağlubiyeti metanetle karşılamaya hazır olan bir çocuğa verdiğimiz bu zararlı desteğin, onun yarınında nasıl bir bozulma yaratacağını öngöremiyoruz.

Kaybedince çeviriyoruz yüzümüzü çocuklardan. Ön sıraları başkalarına kaptırdıklarında memnuniyetsizliğimizi çekinmeden dışa vuruyoruz. Ve onlar, bir rekabeti “kaybeden” olarak bitirmenin zavallılığını (!) böyle böyle öğreniyorlar.Bu yüzden ne pahasına olursa olsun kazanmaya odaklıyorlar kendilerini. Alacakları numaraları, kaybedecekleri değerlere yeğliyorlar.

Ve hırsı, sözde başarı ile gelen kibiri hoşgörüyoruz bizler. Okulu birincilikle bitiren oğlumuzun, kızımızın yediği yemeğin tabağını, çatal kaşığını masada bırakmasını, binlerce soruluk testleri çözdükleri için yatağını hiç toplamamasını normal buluyoruz. Sınavlardan yüksek notlar getirip namı yüksek okulları kazandıklarında pek bir övünürken, yitip giden saygıları, hoşgörü ve vefaları için hiç dövünmüyoruz. Sonra gün gelip, işaret parmaklarını bize doğru sallayarak konuşmaya başladıklarında afallıyor, “Nerede yanlış yaptık, neyini eksik ettik?” diye kimseye duyuramadığımız sorular sormaya başlıyoruz.

Kazanmak da, galibiyete sevinmek de hak ve güzeldir. Fakat her şeye değer midir? Güçlünün haklı değil, haklının güçlü olduğu bir dünya ise varmayı umduğumuz, bugünkü yolumuzun doğruluğundan emin değilim. Aynı şekilde, haklılığını ispatta kaba gücü, kötü sözü ve her türlü aşağılamayı araç olarak kullanan insanların hangi iyilik, doğruluk ve haklılığı temsil ettiğini hatırlayabileceğinden de şüpheliyim.

Birbirimize güvenmiyoruz.

Birbirimizden korkuyoruz.

Kendimizi, giderek boyutları büyüyen duvarların arasında kurulan, kapısı bariyerli sitelerin içine atıyoruz.

Çocuklarımız evlerde ekran arkadaşlarıyla sosyal oyunlar oynarken, biz onları odalarında güvende (!) tutmanın rahatlığını yaşıyoruz. O güvenli koltuklarda oturup ekranların başında tuhaf deneyimler yaşayan çocuklar sessiz vedalar ediyorlar hayata. Kazanamadıkları okullar yüzünden, kaybettikleri aşkları ya da uğradıkları zorbalıklar yüzünden kapısı mücadeleye kapalı odalarda intihar mektupları yazıyorlar. “Kaybedişin telafisi yoktur.” faşizmine boyun eğip, var olma ve yeniden deneme direncine nakavt oluyorlar.

Makbul olmak için her yarışı galip bitirmek gerektiğine koşullanmış bu nesil, bu uğurda yok saymaya, aşağılamaya, ezmeye, hileye başvurmaya ve peyderpey ilkelerden, evrensel değerlerden uzaklaşmaya devam edeceğe benziyor. Bu nedenle, buna hizmet eden her ebeveyn, her yönetim ve her baskın tutumla sorunum vardır. Bunun önüne geçmek ve bu etkiyi azaltmak için harcanan her çaba, her toplu hareket, her eğitimci ve her ebeveyn ile barışım tamdır.

Yitişlerimizin son bulması umuduyla…

Derya CESUR

Kimsin Sen?

Mevsimlerden Sonbahar, aylardan Eylül… Sarı, kırmızı, turuncu renkte, üzerlerine düşen kavak yaprakları altında ihtiyar bir bank üzeri;

”Kimsin sen?” dedi kadın.

Adam sessiz, sadece kadının gözlerine baktı ve seslendi: ”Seni bulmam için gönderildim.”

”Buldun işte!” dedi kadın, adamı bekliyormuşcasına…

Konuşmadılar bir müddet… Bir bank üzerinde iki yabancıydılar sadece.

”Neden geldin?” dedi kadın.

Adam sessiz, kadının ellerini ellerinin arasına aldı. Kadın tedirgin olsa da güvenmek istedi. Direnmedi.

Adam sessiz, seyahatine başlamıştı kadının ruhunun derinliklerindeki dünyasına doğru.

Kadın açtı adama tüm sakladıklarını, hissetti ruhunun şehirlerine uzanan yolda ilerleyen yabancıyı.

Artık adam bu dünyanın zaman, mekân ve boyutundan münezzehti.  Gördü yürüdüğü yollardan uzaktaki şehirleri. Hava kara bulutların esiri, nehirler kurumanın eşiğindeydi. Şehirlere uzanan yollar üzerindeki köprüler yıkılmıştı. Çantasından çıkardığı ”güven” harcını karıştırdığı toprakla önce köprüleri tamir etti ve devam etti. Bu sırada ellerini elleri arasında tutan, gözleri kapalı yabancıya baktı kadın. Güvendi.

Devam etti adam; kesilmiş ağaçları, yakılmış başakları, yıkılmış binaları gördü. Aradığını bulmak için yıkık şehirlerin içlerinde dolaştı. Ağladı adam, çok ağladı, hep ağladı. Gözyaşlarıydı çölleşen toprakları yeşertecek. Dökülen gözyaşları içinde düştü çorak topraklara ”merhamet” tohumları. Bu sırada kapalı gözkapakları arasından süzülen gözyaşlarını fark etti kadın adamın. Ellerini adamın elleri arasından çıkarmadan uzattı başını adamın gözlerine doğru. Biraz saçlarıyla, biraz elmacık kemikleriyle silmeye çalıştı gözyaşlarını.

Gezdi adam karış karış yıkık şehirleri aradığını bulmak için, çantasından çıkardığı kırlangıçları göklere, sincapları yerlere saldı. Adamın etrafında daireler çizen kırlangıç ve sincaplar selamlama seremonisinin ardından dağıldılar dört bir yana. Etten kemikten değil, ”şefkat”tendi onların hamuru. Bu sırada kadın, o an daha da hissetti sıcaklığını kendi elleri arasında olan adamın ellerinin. O an dikkatle baktı gözleri kapalı olan adamın yüzüne, her bir alın çizgisini, kaşlarını, kirpiklerini izledi şefkatle.

Bank üzerinde geçen her dakika, kadının ruhunda dolaşan adam için aylara, yıllara denk geliyordu. Aylar sonra bir çığlık ve ötüş işitti adam;  çığlık sincaplarına, ötüş kırlangıçlarına aitti. Omuz başlarında beliren sırma kanatlarını art arda çırptı adam ve havalandı umudun sesine doğru. Kanatları tüyden değil ”ateş”tendi. O sırada kadının gözlerinde bir ışık belirdi. Baktı gözleri kapalı adamın yüzüne, daha berrak, daha billurdu artık bakışları ve daha aydınlıktı yüzü adamın.

Adam, yıkık şehirlerin çok uzağında, kurumuş bir gölün içinde, çürümüş bir kayık içerisinde buldu onu. Aylardır aradığı küçük kız çocuğu çırılçıplak karşısındaydı. Üşüyor, korkuyor ve titriyordu. Sarıldı adam küçük kız çocuğuna, ısıttı soğuyan bedenini, adamın gözlerinden akan yaşlar küçük kızın başından vücuduna doğru aktıkça elbiseye dönüşüyordu. Pamuktan, ipekten değildi bu elbise; ”sevgi”dendi kumaşı. O sırada genç kadın gözleri kapalı adama baktı ve titreyen dudaklarından dökülen harfler adam ve kadının birbirine kenetli elleri üzerine döküldü. Ellerinin sıcaklığıyla buharlaşan harfler bir araya gelerek anlam kazandı ‘’Sev beni!’’

Adam ve küçük kız çocuğu yıllarca beraber yaşadı. Beraber yeniden inşa ettiler yıkık şehirleri, çorak topraklarda yeniden başaklar, ağaçlar büyüttüler. Büyüyen ağaçlar ormanlar haline geldi yeniden, ormanlar yeniden davet etti kristal yağmur tanelerini, göklere hakim karabulutların yerini mavilikler aldı. Yağan yağmurlar doldurdu gölleri, nehirleri… Nehirlerde yeniden belirdi gümüş balıklar. Ve bir gün yeniden doğdu güneş, tutuklayıp götürdü karanlıkları, boyadı tüm grilikleri sarıya. Adamın küçük kızı içinde bulduğu çürümüş kayığı da tamir ettiler ve emanet ettiler yeniden mavi göllere. Bu sırada gözleri kapalı adamın yüzüne baktı kadın, ardından yavaşça başını omzuna dayadı. ‘’Huzur’’du hissettiği.

Küçük kız büyüdü… Ve adamın veda vakti geldi. Artık her yer yeşile, maviye ve sarıya giyinmişti. Sarıldılar birbirlerine doyasıya ama doyamadılar. Yıllar önce gelirken tamir edip üzerinden geçtiği köprüye ulaştı adam. Kırlangıçları ve sincapları üzerinde daireler çiziyordu. ”küçük kız size, siz küçük kıza emanetsiniz artık” dedi adam. Geriye dönüp uzaktan şehirlere, göllere, göklere, nehirlere, ormanlara baktı adam ve seslendi: ”Sizin hamurunuz AŞK’tan.” O sırada kalbinde ince bir sızı hissetti kadın, gözleri kapalı adamın yüzüne baktı. Kapalı gözleri açıldı adamın ve sessiz, sadece baktı kadına. Kadın, dudakları adamın kulaklarına değerek seslendi: ”Sana aşığım.”

Bu kez kadın aldı elleri arasına adamın ellerini, gözlerini kapattı ve seyahatine başladı adamın ruhunun derinliklerindeki dünyasına doğru.

Adam açtı kadına tüm sakladıklarını, hissetti ruhunun şehirlerine uzanan yolda ilerleyen yabancıyı.

Kadın büyük bir korkuyla panik içinde açtı gözlerini, adamın cayır cayır yanan şehirlerini gördü, devasa yanardağlarını, önüne çıkan her şeyi yutan lavlarını gördü. Yaklaşamadı bile. Bakakaldı adamın gözlerine.

Adam, hiçbir şey söylemeden oturduğu bank üzerinden kalkarak, üzerine dökülen kavak yaprakları eşliğinde uzaklaşmaya başladı bulunduğu yerden. Kadın koşarak yakaladı adamın kolundan: ”Nereye gidiyorsun?” 

”Bilmiyorum!” dedi adam.

”Kimsin sen?” dedi kadın.

”Bilmiyorum!” dedi adam. Ve oradan uzaklaştı.

Mevsimlerden Sonbahar, aylardan Eylül… Sarı, kırmızı, turuncu renkte üzerlerine düşen kavak yaprakları altında ihtiyar bir bank üzerinde toplamda otuz sekiz dakika sürmüştü iki yabancının birlikteliği… Adamın kadının ruhuna seyahate çıkıp geri dönmesi ise bu dünya zamanıyla tam kırk sekiz yıla denk geliyordu.

Özkan SARI