Eylül

Bir günü daha sakince eskittim işte.

Bir güneşi daha,

izleyemeden yitirdim ufukta.

Bir gece daha örtüyor üzerimi pamuklu yorgan misali.

Yastıkta otuz sekiz yaş telleri,

beyaz tavanda

gittikçe çoğalan iris lekeleri…

Bir günü daha geçmişe diktim yine.

Siyahı uykuma, beyazı sabaha ilikledim.

Bir çatıdan ötekine doğru taşınırken bedenim

kim bilir kaç sokak lambasından geçti içim,

kendinden gitmemek için.

Bir mevsimi daha devirdim, yeni yetme sükûnetle.

Elde kaç var bilmeden

otuz sekizinci vedamı ettim kızgın kumsala,

dalgalı yakamoza.

Dışarıda güz çanları…

Eylül,

sanki yollardan, kaldırımlardan,

şemsiye tentelerinden şırıl şırıl yürüyen güzel bir kızın adı.

Az önce,

penceremde oturan gece

koca ağzıyla dişlerken zamanı,

uyuklayan bir bilmece düştü avcuma;

kendini kovalarken yorulmuş

ihtiyar cevabına sarılı.

Eylül…

Ateşte, sıcağını koruyan son köz,

denizde balık,

bende,

ilk kez mırıldandığım nihavend şarkı.

Dalmak

The Sun Rises for a Hope – To Eternity

Uyku tulumunun fermuarını çektim, üç paralık çadırın soğan zarından hallice duvarları arasında, dalgaların çakıl taşlarını kucaklayıp kıyıya getirmesini, geriye dönerken, çocuğunu okula bırakan bir baba şefkati ile farkında olmadan gülümsemesini ve gecede yakamozlara dönüşen ayak seslerini dinliyorum…

Soğuk!

Sessiz!

İnce bir yağmur başlıyor, pıtır pıtır okşar gibi, hüzünlü bir kadının bilindik bir şarkının nakaratını söylemesi, yaşlı bir bilgenin vaktinin yaklaştığını hissedip, kadim sırlarını fısıldaması, beklentisiz yapılan iyilik, eski bir tanıdığın çat kapı gelmesi, ağlarken gülmek gibi… 

Tüm ordularını kaybetmiş ve nihayet elindeki kılıcı düşürmüş, çaresizliğin verdiği kabulleniş ile uykuya teslim olmaya hazır bir komutan gibi göz kapaklarımın tonlarca ağırlıktaki örslerin altında ezilmesini, içimin geçmesini, yaşadığım gerçeklikten, zamandan ve mekandan uzaklaşmayı istiyor ve kulağımdaki seslerle bekliyorum.

Uykunun beni esir etmeye cesareti yok, savaşamayacak kadar yorgun ve kaybetmiş olduğumun farkındayım oysa. 
Çıkıyorum çadırdan, meşe odunundan kora, kordan küle dönmek üzere olan ateşi besliyor, neredeyse çürümüş, bir zamanların beyaz martısı kayığa sırtımı yaslıyor, yağmura aldırmadan ayaklarımı kuma uzatıyorum…

Bu gece de ıslanalım, ne olacak?

İnce yağmur damlalarının ateşle mücadelesini izliyorum bir süre, tam içim geçmek üzereyken yüzünü göremediğim bir kadının küçük elleri saçlarımı okşarken uyanıyorum,

gece,

kumsal,

kayık,

ateş

hepsi tamam fakat küçük elli kadın nerede?

Çok geçmeden biri dürtüyor, gözlerimi açıyorum, kimse yok!
Yağmur dinmiş, meşe odunları yanmış, ateş sönmüş, tasmasız, özgür bir av köpeği kıvrılıp uyumuş ayak ucuma, üstelik horluyor. Gül ağacından ağızlığımı çıkarıyor, bir sigara yakıyorum…

Söğüt dalından düdük yapan haylazlara nazire yaparcasına, canı sıkkın olduğu vakitlerin hıncını çok sevdiği gül ağaçlarının içini kemik çakısı ile oyan yaşlı ruha yolluyorum ciğerlerime doldurduğum dumanı…
Deniz yıldızları üzerimi kaplamışken ve avazım çıktığı kadar bağırmak için her ağzımı açtığımda sesim çıkmıyorken ve gözlerime kumlar dolmak üzereyken uyanıyorum…

Güneş doğmuş,

özgür, tasmasız av köpeği gitmiş…

Yeni günde, yeniden başlamak lazım, denize giriyor, arınıyorum önce kararmış çaydanlığı ateşe vuruyor, oltaların yemlerini tazeleyip yüzlerce yıldır yaptığım gibi tekrar atıyorum…

Zamandan çok ne var!

Beklemeyip de ne yapacağım?

48 dk

17:24…
Parçalı bulutlu bir temmuz var tepelerin üzerinde.
Harmanda dut,
harmanda incir,
harmanda armut, yeşil…
Biri çoktan döktü meyvesini pekmeze,
öbürü bekliyor ki dalların arasına girsin ağustos böceği.

17:30…
Buluta kaptırdım güneşi.
Boulevard of Broken Dreams’e “cik” li akumpanya yapıyor dilbazlar,
piknik sandalyem üç saat kırk sekiz dakikadır ayva dalı ile aşk yaşıyor.

17:36…
Şimdilik geçti bulut.
19 santigrat derecelik akşam üstünde, tenimdeki en arzulanır misafirin nazı belki biraz iştah kesiyor.

17:54…
Sağımda sarı klan gibi bitmiş bir grup çiçek.. Baktım, namevcut başka bir yerde.
Dibinden bir duvar yükseliyor,
duvarın ardı yol,
yolun kenarında ihtiyar bir serender,
benden dik omuzları…

18:00…
Belki biraz daha serin.
Son demleri bulut sersemi güneşin,
laf olsun diye yazdığım ismi konulmaz nesirin,
enerjisi biteyazan müziğin,
sırf yarın yine başlamak için bitireceğim saatlerin…

18:03…
Batıyor günü,
küsüratlı bir zamanın içinden geçip göndereceğim kelimelerin
ve bunların dışında,
belki birazı içimde kalan her şeyin.

18:12…
Gittim.

Derya CESUR

Ayaküstü

Pantolonumun paçalarını sıvadım, ayakkabılarım elimde, ıssız sahil uçsuz bucaksız.
Güneşli bir gün…
Yok yok mevsimlerden bahar,

aylardan mayıs,

daha güneşli bir gün!
Aklınızda kalan en güneşli günü düşünün,

en mutlu olduğunuz gün,

vara yoğa güldüğünüz

hani arkadaşlarınız şaşırmıştı ya size; o gün işte…
Kuş sesleri ile uyanıyorum sabahları, penceremi açıyorum, ne ağaç var civarda, ne kuşlar…

E sesler?
Hayalet ağaçlar, hayalet kuşlar!
Duyuyorum ya, iyi bir şey diye geçiriyorum içimden…
Deniz kabukları,

midyeler,

yosun kokusu…

Terk edilmiş iki katlı evin bacası tütsün istiyor gönlüm.

G e n i ş bir aile,

günlerden pazar,

kimi ararsanız orada;

Kızıl saçlı bir kız çocuğu sallanıyor akasya ağacının dalına kurulmuş salıncakta,

haylazlar denize girmemiş mi?

Kahvaltıdan önce ve çıplak hem de!

Kerpiçten fırın, sacayakları, mis gibi ekmeğe, köy peynirine kesmiş ortalık…
Uzun ince parmaklı bir kadın piyano mu çalıyor,

bana mı öyle geliyor?
Asmanın altında kır saçlı, kır bıyıklı, gözlüklü, tombul bir amca sabah kahvesini içiyor, ne höpürdetmek ne höpürdetmek…
Gerçek?
Gözünle görüp, elinle tuttuğun her şey gerçek işte!
Gerisi;

Hayal…
Sararmış perdeler,

bahçe kapısının besmele ile kitlenmiş paslı asma kilidi,

yıkılmış çitler,

bakımsızlık,

köhnelik,

küf kokusu,

kırılmış camlar…

Fırın da yok üstelik,

ekmekler de.

İnsan değil miyiz, uyduruvereceğiz ayaküstü…

Yoku varmış,

varı yokmuş gibi anlatacağız.

Zaman geçince,

başkasının ağzından kendi anlattıklarımıza inanacağız. Gözlerimizi aça aça,

önemli hissedeceğiz,

abartacağız bir tutam.

Kimi yalancı diyecek, kimi hayalperest…
Görünmeyene inanmak, güzel!
Gerçek?

Hüzün yahu!
Ellerim ceplerimde,

adını öğrenemediğim, beynime tesadüfen yapışmış şarkının melodisi kulaklarımda,

ıslıkla çalmayı deniyorum…
Bir kefal atlıyor, uzakta ağları topluyor yaşlı balıkçı.

Deniz güneşle konuşuyor,

rüzgar kendi telaşında.

Martı ne yapsın, şiirden anlamıyor…
Geniş zamanlarda

gü-neş-li bir gün…
Senin günün.

Bugün.

Sarhoş Olun Ama Neyle? Şarapla, Şiirle ya da Erdemle, Nasıl İsterseniz.

Genç adam insan kalabalıklarından kaçmak maksadıyla sonbaharın serin ve sisli mevsimlerini tercih ediyordu tatil için. Aralıksız her yıl olduğu gibi bu yıl da Wijk Aan Zee’yi tercih etmişti. Burası Amsterdam’a yakın küçük bir yerleşim bölgesiydi. Kuzey Denizi’ni kucaklayan sahillerinde, genç adam da huzuru kucaklıyordu.

Daha güneş kendini gösterip merhaba demeden kalkmıştı genç adam. Sahile inip insansızlığın huzuru içinde yürümeye başladı. Önce yüksek sesle Kuzey Denizi’ne seslendi: ”Günaydın mavi huzur, sen, ben, kumsal ve rüzgar hep beraber güneşi karşılamaya ne dersin?’’ Denizin dalgaları homurdanarak dövüyordu kumsalın nazik kumlarını; genç adam bunu denizin ‘’tamam’’ deyişine yordu. Hep beraber yüzlerini güneşe dönüp, güneşin kadife dokunuşlarını üzerlerinde hissettiler. Gecenin soğuttuğu bedenlerini güneş ısıtmanın telaşındaydı. Genç adamın gözleri kapalıydı, kulakları ise her zamankinden daha açık. Ruhu her zamankinden daha dingin.

Genç adam, akşam gerçekleşecek olan Mavi Ay tutulması için çok heyecanlıydı. Nadir gerçekleşen bu doğa olayını kesinlikle kaçırmak istemiyordu. Biraz dinlenip, gece Ay ile olan randevusuna dinlenmiş olarak gelmek istiyordu. Denizden, rüzgardan, kumsaldan ve güneşten izin alarak dinlenmek için oteline doğru yola çıktı. Biraz ilerledikten sonra güneşe dönerek: ”Üzgünüm sarı dostum, bu gece bize eşlik edemeyecek olman çok acı ama üzülme, biz sana yarın tüm olan biteni anlatırız.” Dedi.

Genç adam uyandığında güneş çoktan veda etmiş, karanlık ise görevine çoktan başlamıştı. Yanında getirdiği en güzel elbiselerini giydi. Beyaz gömleğinin yakasında mavi fuları ve mavi ceketiyle aynadaki görüntüsüne göz kırptı. Şair Charles Baudelaire’nin kitabını koltuk altına sıkıştırıp odadan ayrıldı.

Deniz hafif hırçınlığıyla kumsalı okşuyor, rüzgar ise her zamankinden farklı olarak ılık esiyor ve genç adamı okşuyordu. Genç adam kurduğu rejisör koltuğuna oturmuş, kısa süre sonra baş rolünü Ay’ın oynayacağı film çekimine hazırlanan yönetmeni andırıyordu. ”Hazır mısınız  dostlarım?” diye bağırdı genç adam. Rüzgar ıslıkla, deniz şakırtıyla, ay ışığıyla cevap verdi.  Kitabı açıp seslendi genç adam: Dinleyin öyleyse;

”Sarhoş olun Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun. Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun, ‘saat kaç’ deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını:  Sarhoş olma saatidir. Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz.”

Charles Baudelaire

Genç adam şiiri bitirdiğinde arkasında iki elin birbirine vurup çıkardığı sesle irkildi. ”Ne güzel okudunuz, ne kadar içten, ağzınızdan çıkan her bir harfi bir kelebek taşımakta, sesinizin zarafeti kalpleri sıkıştırmakta, müsaade ederseniz size eşlik edebilir miyim?” dedi genç kadın.

Genç adam tüm nezaketiyle karşıladı genç kadını, şaşkındı, gecenin bir yarısı bu karanlıkta ne işi var diye düşündü. Selamlaştıktan sonra ikisi de sahilin pamuk kumları üzerine oturdu ve genç kadın konuştu:

”Sahilin başlangıcındaki otelde kalıyorum. Ressamım. Sonbaharın renkleri ilgimi çekiyor. Ve buralar sonbaharda bir başka güzel. Mavi Ay tutulmasını izlemek için indim sahile ve sizinle karşılaştım.”

O gece genç adam ve genç kadın Mavi Ay tutulmasını birlikte izlediler. Sonbahar üzerine sohbet edip şiirler okudular. İkisi de açtılar ruhlarının şehir kapılarını birbirlerine. Gezintiye çıktılar birbirlerinde. Deniz ve rüzgar entstürumanlarıyla , Ay mavi dansıyla eşlik etti ikisine. Ruhlarının yangını büyürken, gecenin soğuttuğu tenlerini, ten tene bütünleşerek ısıtmaya çalıştılar. Ay müsaade isteyip terk etti geceyi, ardından deniz ve rüzgar dinginleşip uykuya çekildi. Ve genç kadın ”yarın aynı saatte” deyip ayrıldı genç adamın yanından. Genç adam, güneşi bekledi heyecanla, anlattı ona tüm olan biteni. Sarı saçlarını, ay mavisi gözlerini anlattı. Sonbahar kokan ruhunu anlattı. Ve ”yarın aynı saatte” dedi genç adam.

Genç adam ve genç kadın akşam aynı saatte aynı yere geldiler fakat göremediler birbirlerini. Seslendiler fakat duyamadılar birbirlerini. Ertesi gün yine geldiler… Ertesi sabah, ertesi öğlen, ertesi akşam yine, yine, yine geldiler ama nafile… Genç kadın ve genç adam o bölgedeki tüm otelleri gezdiler birbirlerini bulmak için. Bulamadılar. Otellerde ne bir kayıt vardı ne bir rezervasyon. Üzüldüler, kızdılar, kırıldılar birbirlerine… Terk ettiler wijk aan zee’yi.

Mavi ay tutulmasının gerçekleştiği gece,  paralel evrenlerin kesiştiği, birbirleri üzerinde kapılar açıldığı bir gece oldu ve bu durum sabahında son bulmuştu. Genç adam kendi evreninde, genç kadın kendi evreninde yaşamına devam etti.

***

Özkan SARI