Gündüzden Hariç Bir Lakırdı

Yarasa mağaraya tutunuyor,
örümcek ağa,
cambaz ipe,
fidan toprağa…
Yağmur buluta tutunuyor,
akrep yelkovana,
balıkçı ağa,
ağ deryaya…

Yemekleri hazırlıyor, sofrayı kuruyor.
Ortasına, nereden bulduysa üç dal hanımeli koymuş, kapı çalsın diye bekliyor.
Kadın, kokuyu takip edip keyifle sofraya oturacak, gözünün içine içine bakıp  “Ellerin dert görmesin, harika olmuş !” diyecek adama tutunuyor.

Çalışmaktan gecesini gündüzüne katıyor adam.
Eve geldiğinde çocuklar yeni yatmış oluyor.
Karısını, üzerinde inceden bir battaniye ile aynı kanepede uyuklarken buluyor hep.
Uykularında seviyor çocuklarını. Yeni ayakkabılar, oyuncaklar koyuyor yanı başlarına.
Sabah olunca uyanmalarından önce çıkıp yola koyuluyor, kağıtların, imzaların, çalan telefonların arasından geçiyor.
Adam, çalıştıkça büyüttüğü işine tutunuyor.

Yirmi bir yaşında kız.
Dupduru, bahar kokulu.
Görenler durup bir daha bakıyor.
Biliyor kız; güzel, çok güzel. Geçtiği yerde yeni filizler boy veriyor.
İki kelime söz etmek için yarışıyor oğlanlar.
Kız, aynadaki yansımaya tutunuyor.

İlkokula başladı çocuk.
Akşamları ödevlerine yardım ediyor.
Hafta sonları yüzme, resim, dil kurslarına götürüyor.
“İşi bırakmasaydın geleceğin parlaktı.” diyor tanıdıklar, iç çekerek “Evet” diyor.
Ama çocukla kimse ilgilenemiyor onun kadar.
İstiyor ki, yapamadığı ne varsa onda vücut bulsun,
olamadığı kadın o olsun.
Anne, kopyala yapıştır hayaller yüklediği çocuğuna tutunuyor.

Dünyaya tutunuyor ay,
bardağa tutunuyor çay.
Baca çatıya,
tokmak kapıya,
kuş yuvaya,
düş uykuya tutunuyor.

Araba çok güzel. Beyaz, gelin gibi.
Her gün bir rüyaya binip gidiyor adam.
Direksiyonu her tutuşunda sanırsın ki sultan tahtına oturuyor.
Aldığından beri gözünden sakınıyor. Kaputa toz değse toza, az yokuşa sürse motoru bunaltan yola düşman oluyor.
Daha beş yıl maaşın yarısını bırakacak bankada ama olsun !
Masaya bir bırakıyor ki anahtarı, o biçim!
Gelip gören “hayırlı olsun” dedikçe, sıkışan kalbi ferahlıyor.
Hayata dair üç cümlesi yok peş peşe edecek ama ne gam!
Masadaki anahtara tutunuyor adam.

Yeni yaptırdı perdelerini.
Koltuk takımına uymuyor diye hayıflanıyordu epeyden beri.
Komşular bayılıyor  zigon sehpalarına, benzerini bir türlü bulamadıkları kahve fincanlarına.
Onlar bayıldıkça daha çok çağırıyor kadın.
Yeni yeni, leziz mi leziz tarifler buluyor.
Sırayla herkesi arıyor, müsait olanı çaya bekliyor.
Sonra tariften, servis peçetesinden, Gülseren Hanım’ın zevksiz etajerinden bir sohbet ballanıyor. Vakti gelip gidenlerin ellerine tabaklar tutuşturulup  başka hanelere çıkartmalar yapılıyor, fırının buharı yeni burunlar fethediyor. 
Kadın hünerli ellerine, gönül çalan öteberisine tutunuyor.

Rüzgar güze,
çiçek güneşe,
gülüş gülüşe…
Kalem deftere,
yazar, yeni söylenecek söze tutunuyor.
Çünkü her şey, bir şeye tutunmazsa,
“hiçbir şey” oluyor.

Derya CESUR
Aralık 2019

Müzik: Charles Bolt – Far and Beyond

Biz

Biz birlikte güzeliz sevgili deniz.
Yüzün
ben baktıkça daha mavi,
kıyıların
ben bastıkça sohbetli.

Biz birlikte özgürüz sevgili deniz
Ben
sana sarıldıkça öteyim dünyadan.
Üstünde gezindikçe,
dalgalarında yükselip indikçe
razıyım uyanmaktan.

Sen,
beni kucakladıkça engin,
atlayıp bir kayalıktan
dibini bulamadığımca daha derinsin.
Kadimsin,
kalendersin,
hakimsin
ama bir gölden,
bir nehirden benimle ayrılır sesin.

Ufkunda gemilerini yürüten benim.
Seni keşfe çıkıp fırtınalarında kaybolmuş,
renkli mercanlarını yaydığın,
balıklarına yuva yaptığın batık yelkenliler ben’im.

Ben senin isminim sevgili deniz.
Seni fısıldayan,
bağıran,
adından ilhamla şiirler yazıp
şarkılar besteleyenim.

Sen,
şiddetli kabartılarınla döverken kayaları
bir sigara dumanıyla sana kederli,
keyifli,
gelgitli selamlar gönderenim.

Biz birlikte varız sevgili deniz.
Küreğim teninde gezinir,
oltam gün doğumunda istavrite kur yaparken
ve saçlarım yosun,
derim iyot kokarken tamız.

Aylardan kasım,
yine adını kaleme doladım.
Oturup kumlarına, aklımı manzarana uzattım.
Ben iyiyim,
yok yarına ilişkin kedere değer bir kaygım.
Sen de öylesin,
öyle’den öte,
yıldızlarını takmış dünyevi bir tanrıça gibi
ışık ışık süzülmektesin.

Biz
aynı nakaratta buluşmuş çift sesli bir ezgi gibi
iki sonbahar misafiriyiz şimdi.
Biraz oturup, kalkacağız mevsimden.
Kışı eldivenlerle tutup
geçeceğiz buzlu bir demden.
Sonra
açık pencerelerden sızan cik cikli sabahlara uyanacağız hep yaptığımız gibi.

Biz
aynı güz güneşinde gülümseyen
iki bilinenli denklemiz şimdi,
iyi ki …

Eylül

Bir günü daha sakince eskittim işte.

Bir güneşi daha,

izleyemeden yitirdim ufukta.

Bir gece daha örtüyor üzerimi pamuklu yorgan misali.

Yastıkta otuz sekiz yaş telleri,

beyaz tavanda

gittikçe çoğalan iris lekeleri…

Bir günü daha geçmişe diktim yine.

Siyahı uykuma, beyazı sabaha ilikledim.

Bir çatıdan ötekine doğru taşınırken bedenim

kim bilir kaç sokak lambasından geçti içim,

kendinden gitmemek için.

Bir mevsimi daha devirdim, yeni yetme sükûnetle.

Elde kaç var bilmeden

otuz sekizinci vedamı ettim kızgın kumsala,

dalgalı yakamoza.

Dışarıda güz çanları…

Eylül,

sanki yollardan, kaldırımlardan,

şemsiye tentelerinden şırıl şırıl yürüyen güzel bir kızın adı.

Az önce,

penceremde oturan gece

koca ağzıyla dişlerken zamanı,

uyuklayan bir bilmece düştü avcuma;

kendini kovalarken yorulmuş

ihtiyar cevabına sarılı.

Eylül…

Ateşte, sıcağını koruyan son köz,

denizde balık,

bende,

ilk kez mırıldandığım nihavend şarkı.

Dalmak

The Sun Rises for a Hope – To Eternity

Uyku tulumunun fermuarını çektim, üç paralık çadırın soğan zarından hallice duvarları arasında, dalgaların çakıl taşlarını kucaklayıp kıyıya getirmesini, geriye dönerken, çocuğunu okula bırakan bir baba şefkati ile farkında olmadan gülümsemesini ve gecede yakamozlara dönüşen ayak seslerini dinliyorum…

Soğuk!

Sessiz!

İnce bir yağmur başlıyor, pıtır pıtır okşar gibi, hüzünlü bir kadının bilindik bir şarkının nakaratını söylemesi, yaşlı bir bilgenin vaktinin yaklaştığını hissedip, kadim sırlarını fısıldaması, beklentisiz yapılan iyilik, eski bir tanıdığın çat kapı gelmesi, ağlarken gülmek gibi… 

Tüm ordularını kaybetmiş ve nihayet elindeki kılıcı düşürmüş, çaresizliğin verdiği kabulleniş ile uykuya teslim olmaya hazır bir komutan gibi göz kapaklarımın tonlarca ağırlıktaki örslerin altında ezilmesini, içimin geçmesini, yaşadığım gerçeklikten, zamandan ve mekandan uzaklaşmayı istiyor ve kulağımdaki seslerle bekliyorum.

Uykunun beni esir etmeye cesareti yok, savaşamayacak kadar yorgun ve kaybetmiş olduğumun farkındayım oysa. 
Çıkıyorum çadırdan, meşe odunundan kora, kordan küle dönmek üzere olan ateşi besliyor, neredeyse çürümüş, bir zamanların beyaz martısı kayığa sırtımı yaslıyor, yağmura aldırmadan ayaklarımı kuma uzatıyorum…

Bu gece de ıslanalım, ne olacak?

İnce yağmur damlalarının ateşle mücadelesini izliyorum bir süre, tam içim geçmek üzereyken yüzünü göremediğim bir kadının küçük elleri saçlarımı okşarken uyanıyorum,

gece,

kumsal,

kayık,

ateş

hepsi tamam fakat küçük elli kadın nerede?

Çok geçmeden biri dürtüyor, gözlerimi açıyorum, kimse yok!
Yağmur dinmiş, meşe odunları yanmış, ateş sönmüş, tasmasız, özgür bir av köpeği kıvrılıp uyumuş ayak ucuma, üstelik horluyor. Gül ağacından ağızlığımı çıkarıyor, bir sigara yakıyorum…

Söğüt dalından düdük yapan haylazlara nazire yaparcasına, canı sıkkın olduğu vakitlerin hıncını çok sevdiği gül ağaçlarının içini kemik çakısı ile oyan yaşlı ruha yolluyorum ciğerlerime doldurduğum dumanı…
Deniz yıldızları üzerimi kaplamışken ve avazım çıktığı kadar bağırmak için her ağzımı açtığımda sesim çıkmıyorken ve gözlerime kumlar dolmak üzereyken uyanıyorum…

Güneş doğmuş,

özgür, tasmasız av köpeği gitmiş…

Yeni günde, yeniden başlamak lazım, denize giriyor, arınıyorum önce kararmış çaydanlığı ateşe vuruyor, oltaların yemlerini tazeleyip yüzlerce yıldır yaptığım gibi tekrar atıyorum…

Zamandan çok ne var!

Beklemeyip de ne yapacağım?

48 dk

17:24…
Parçalı bulutlu bir temmuz var tepelerin üzerinde.
Harmanda dut,
harmanda incir,
harmanda armut, yeşil…
Biri çoktan döktü meyvesini pekmeze,
öbürü bekliyor ki dalların arasına girsin ağustos böceği.

17:30…
Buluta kaptırdım güneşi.
Boulevard of Broken Dreams’e “cik” li akumpanya yapıyor dilbazlar,
piknik sandalyem üç saat kırk sekiz dakikadır ayva dalı ile aşk yaşıyor.

17:36…
Şimdilik geçti bulut.
19 santigrat derecelik akşam üstünde, tenimdeki en arzulanır misafirin nazı belki biraz iştah kesiyor.

17:54…
Sağımda sarı klan gibi bitmiş bir grup çiçek.. Baktım, namevcut başka bir yerde.
Dibinden bir duvar yükseliyor,
duvarın ardı yol,
yolun kenarında ihtiyar bir serender,
benden dik omuzları…

18:00…
Belki biraz daha serin.
Son demleri bulut sersemi güneşin,
laf olsun diye yazdığım ismi konulmaz nesirin,
enerjisi biteyazan müziğin,
sırf yarın yine başlamak için bitireceğim saatlerin…

18:03…
Batıyor günü,
küsüratlı bir zamanın içinden geçip göndereceğim kelimelerin
ve bunların dışında,
belki birazı içimde kalan her şeyin.

18:12…
Gittim.

Derya CESUR