Papalaginin Şeyleri

Kendini hür sanan tutsaklar tarikatının mürididir o. Zamanı mikro parçalara bölerek yönetebileceğini düşleyen, tiktakların hızına yetişemediğinde ahlanıp oflanan, ağızlar dolusu dertlenen, uykuları bölünen, ellerini gökyüzüne kaldırarak Büyük Ruh’tan kendisi için lütuflar dilenendir.

Kim?
Papalagi.

İçimin en içinden sessizce bağırdığım nice anlar oldu ki o çığlıklar yalnızca kalem kağıda duyurabildi kendini. Çoğu zaman uzun, bağlı, kafiyeli satırların arasına gizlenmiş halde bir anlayan bekledi kendine. Çoğunlukla bulamadı beklediğini, lakin azınlıkla “İşte bu!” da dedi. O da bir süredir narin cüssesi ve cam göbeği kılığı ile rafta usulca bekliyordu sırasını. Nihayet günü geldi, açtı kapağını okuyanı.

Ne?
Bir kitap;
Göğü Delen Adam.

Ona başka bir kitabın sokaklarında, başka bir yazarın içtenlikli anlatısında rastladım, merak edip peşine düştüm. Şimdi Erich Scheurmann’ın tanıklığı ve çevirisi ile (iyi ki) Tuiavii’nin halkına ithafen yaptığı konuşmaları okurken, Beyaz Adam’ın yaşama telaşına getirdiği yorumlara şaşırıyor; papalagiye, yani kendime üzülmeden edemiyorum.

Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yeriler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler; beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.”

Sözcüğü sözcüğüne çevrildiğinde “göğü delen” demekmiş papalagi. Bir kabile reisinin, Güneydenizi’nin kabile halkına Avrupa’nın “aydınlanmış” insanlarından ve öğretilerinden uzak durmalarını salık veren, asla edebi olmayan, dilin en basit kullanımıyla yapılmış bu konuşmalara gülümserken bir Çeroki Kızılderilisi olan Forrest Carter’ın o muhteşem kitabı Küçük Ağacın Eğitimi ‘ni hatırlayıp gülümsüyorum. Yine aynı yalın bilgelik…

‘Şey’lerden bahsediyor Tuivaii. Hindistan cevizi, örtü, midye, yüzük, tabak, çorap ya da şapka gibi. ‘Şey’lere fena halde takılmış. ‘Şey’lersiz yaşayamaz hale gelen papalagi  için diyor ki;

“Eğer insan çok fazla şeye gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.”

Binlerce yıldır icatlar çıkarıp duran, her yeni buluşla hayatını biraz daha kolay ve yaşanabilir kılmaya çalışan, yetinmeyi sevmediği için ‘zaman’la sürekli yarış halinde olan insanlığı düşününce pek de haksız görünmüyor. Yanlış mıyım?

İnanın bana, Avrupa’da ‘şey’siz yaşamaktansa ölmek için ateş borusunu alnına dayayan insanlar vardır. Çünkü papalagi türlü türlü yolla zihnini bulandırır, sonra da kendi kendine “insan nasıl ki yemeden yaşayamazsa ‘şey’siz de olamaz der.”

Şimdi bu satırları yazdığım odada gözlerimi etrafta gezdiriyor ve ‘şey’lerime bakıyorum; giyindiğim şeylere, süründüğüm şeylere, takındığım, duvarlara astığım, lazım olur diye sakladığım şeylere. Giyindiklerimi, süründüklerimi, takındıklarımı, sakladıklarımı içine ya da üstüne koyduğum diğer şeylere de…  

Saçım için ‘şey’lerim var.
Yüzüm için,
tırnaklarım için,
ayaklarım
ve
vücudumun geri kalan her yeri için kullanadurduğum
yüzlerce ‘şey’ ile çevriliyim.

Bu Polinezyalıya göre ben de pek çokları gibi ileri derecede ‘şey’ bağımlısıyım. İtiraz etmek nafile; bence de öyleyim. Bu ‘şey’ler olmadan nasıl yaşanır bilmiyorum. Bu yüzden gittiğim her yere onları da götürüyorum. Gerekli olanların yanı sıra, herhangi bir durumda lazım olma ihtimali olan ‘şey’leri de daha büyük başka ‘şey’lerin içine tıkıştırıp yola çıkıyorum. Bazen, neredeyse kendi ağırlığımca ‘şey’i oradan oraya taşıyıp duruyorum. Düşündüm de, şeylerim olmadan ben ‘yok’ gibi bir şeyim.

Bunca ‘şey’ olmadan nasıl insan olunur?
‘Şey’lersiz bir hayat korkutucu derecede şey olmaz mı?
Şey işte;
çıplak!

Bu uzun soluklu kapatma günlerinde[1] mutfakta yeterince yiyecek ‘şey’, üşürsem düğmesine basıp açabilecek birkaç şey, kirlenirsem beni temizleyecek epeyce ‘şey’ varken ve bu ‘şey’lere sahip olmak için pek çok emek, zaman ve para harcamışken, edindiğim her ‘şey’le biraz daha yoksullaştığımı düşünmek biraz sersemletici oldu. İçten içe, hatta bazen içten oldukça dışa doğru yüksek sesle sorup durduğum “Biz nereye sahi?” ve türevi sorular cahil (!), eğitimsiz, ilkel (!) bir adalı tarafından oldukça basit  şekilde yanıtlandığı için suyum bulandı.

“Ölü olmadıkları halde yaşamazlar onlar.”

Nasıl?
Bunu hazmetmek biraz zaman alacak.

Keşke bu kadar doğrudan söylemeseydi diyeceğim ama lafı dolandırmak bizim uzmanlık alanımız, Tuivaii’nin değil. Biz papalagiler ‘şey’lerle doldurduğumuz, çok çalışmakla, inşa etmekle, icat etmekle, bol bol üretmekle ve bir o kadar edinmekle övündüğümüz son derece gelişmiş medeniyetimizde  (!) daha yuvarlak konuşmayı severiz. Ölü bile yeterince ölü değildir bizim için; hatıradır, cennetten bizi izleyen ruhtur, gidip geri gelmeyendir, rahmetlidir  ama “ölü” değildir. Aslında yaşamıyor olsak bile bunu yarı çıplak bir kabile reisinden duymayı hiç mi hiç istemeyiz, öyle değil mi?

Üstelik biz üstün (!) papalagiler olmak için çok uğraştık. Yoksul bir Polinezyalı hangi hakla yüksek zekamızla var ettiğimiz ‘şey’leri sıradan bir palmiye ya da kavak ağacından daha aşağı görebilir?

“…O, geldiği yerde Büyük Ruh’un ‘şey’lerini paramparça ettiği için yok ettiklerini kendi eliyle yeniden yaratmaya çalışır. Bu arada bir sürü şey yaptığı için de kendisinin Büyük Ruh olduğunu sanır.”

Medeniyetin hiçbir halini deneyimlememiş bu adam hakikati bildiğini sanarak bizim binlerce yıllık gelişim hikayemizi yok sayıyor. Bu akıl almaz cüreti nereden buluyor peki? Hemen söyleyelim.

Özgürlüğün cesaretidir bu.
Bu müdanasızlık, ihtiyaçsızlığın zenginliğidir.
“Yaşamın amacı yaşamaktır.” diyen doğal bilgeliğin özgüvenidir.

Sürekli hareket eden, ‘daha çok’ diye diye uykularını yitiren, düşünüp taşınmaktan yorulan, okuyup yazan, gezip gören, çalışıp kazanan ve ihtiyaçlarını asla yeterince gideremediği için asla yeterince huzurlu, yeterince tatminkar olamayan papalagiler yüzyıllardır cevabı yanlış sorunun altında arıyor olabilir mi?  Belki yeterince kulak verirsem Güneydeniz’nin rüzgarına ilişip de gelen  o nefesi duyabilirim ve belki daha fazla yoksullaşmadan durdurabilirim bozgunu. Belki sessizce değil, bağıra bağıra söyleyebilirim artık;

“Sahip olmak ya da ‘olmak’!
İşte bütün mesele bu.”


[1] Covid 19 salgını nedeniyle 29 Nisan-17 Mayıs 2021 tarihleri arasında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye genelinde  sokağa çıkma yasağı uygulaması yapılmıştır.