Sosyal İkilem

Eskiden yalnızca tanıdıklar vardı. Ev insanları, komşu Ahmet Amca, karısı Aysel Teyze, ikinci katın huysuz Arif’i, dedikodusundan bezdiğimiz Kader Abla ve diğerleri… Karınca kararınca apartman ve mahalle kavgalarımız ve arada bir duyduğumuz falancanın vefat haberleri dışında hayat berkemaldi.

Kanal sayısı sekizi geçmeyen yakından temaslı televizyonlarımızda çıkan film artistleri,  sadece promterdan geçenleri okuyup artistliğe özenmeyen haber spikerleri ve birkaç şarkıcı dışında etrafımızdaki herkes çevrimiçiydi. Tanımadığımız milyonlarcasından bihaber yaşayıp onların da bizim gibi makul ve en az bizim kadar masum olduğuna inandığımız zamanlardı.

Sonra nasıl olduysa koptu bir fırtına ve hepimizi bir hortuma dolayıp çevirdikten sonra başka bir dünyaya fırlattı. Şimdi bizi sapkın bir hedonizme sürükleyen günümüzden bakarken, görünürlüğün yalnızca bir avuç  güzel ve yetenekli insana  nasip olduğu ve kimsenin ekranın öte tarafında dururken bu ayrıcalığı dert etmediği o geçkin zamanları özlüyorum. Günde defalarca elime alıp anlamsız bir merakla bakıp durduğum, yemeler, gezmeler, eğlenmeler, hastalıklar, başarılar, ideolojik saydırmalar, bilmeler ve bildiğini zannetmeler le dolu bu dünyanın neden bir parçası olduğumu, dahil olmadığımda neden eksik hissettiğimi merak ediyorum.

Pinterst’in  yaratıcılarından biri ve eski başkanı olan Tim Kendall  Sosyal İkilem adlı belgesel yapımda yer verilen ifadesinde “Gündüz işe gidiyor ve kölesi olacağım bir şey yaratıyordum. Kendime hakim olamıyordum. Perdenin ardında neler olduğunu bilmeme rağmen kullanım miktarımı kontrol altına alamamam çok ilginçti,” diyor. Kurguyu yaratanlar etik kaygılarla ya da başka bir nedenle ayrıldıkları o muhteşem (!) işlerinde neler döndüğünü anlatırken adeta günah çıkartıyorlar. Facebook ‘un bir zamanlar büyümeden sorumlu başkan yardımcısı Chamath Polihopitiya bunu şöyle açıklıyor:

“Hayatlarımızı mükemmelliyet algısı üzerine kuruyoruz. Bu kısa süreli sinyallerle, kalplerle, beğenilerle bir tür ödül alıyoruz. Sonra bunu değerle, gerçekle bağdaştırıyoruz. Ama aslında bu sadece kısa süren, sahte ve kırılgan bir popülarite. Ve itiraf edelim ki sizi eskisine kıyasla daha boş ve hissiz bırakıyor. Sizi bir kısır döngüye sokuyor ve “O hissi geri almak için ne yapmalıyım?” diyorsunuz. Bunu iki milyar insanla çarpın ve sonra başkalarının algılarına ne tepki verdiklerini düşünün. Bu gerçekten çok fena.”

Bugün akıllı cihazlara ve internet bağlantısına erişimi olan iki milyar insan iki boyutlu bu sanal dünyanın görünür kahramanlarından olmaya çalışıyor. 2011-2013 aralığında yapılan araştırmalar sonucunda  ilk kez sosyal medya ile ergenliğe geçiş yapan gençlerin durumdan oldukça kötü etkilendikleri, depresyon ve intihar oranlarında geçmiş dönemlere göre  %100’ ün üzerinde artış gözlendiğini belirtiyor. Bu bir Amerika istatistiği olsa da bizim toplumumuza sirayeti çok hızlı olacaktır. Ve hatta böyle bir araştırma yapılır ise bugün bile bu artış izlenebilir. Dünyadaki kutuplaşmanın ülkeler bazında paralel şekilde nasıl arttığı ve bu artışın sosyal medya kullanımın yaygınlaşma hızıyla nasıl örtüştüğü göz önüne alındığında sistemli olarak manipüle edilmiş insanlardan oluşan toplumların gelecekte nasıl yönetileceğine ilişkin kaygılanmakta da haklı olabiliriz.  Yanlış bilgi ve haberin doğru olana göre %60 daha hızlı yayıldığı, her kullanıcının haber ve fotoğrafların altına yaptığı yorumların, koydukları ifadelerin, bir videoyu izleme süreleri vb. masum görünümlü her tepkinin oluşturulan algoritma tarafından analiz edildiği ve bu veriler ışığında bazı davranış profilleri oluşturulduğu gerçeğini de görmezden gelemeyiz. Bu sayede ne sevdiğimiz, ne sevmediğimiz, hangi dünya görüşünü izlediğimiz, kime dost kime düşman olduğumuz gibi tespitler yapılarak bize özel reklam ve videolar ekranlarımızdaki akışa ekleniyor. Yani farkında olmadan kategorileştiriliyor ve manipüle ediliyoruz. Buradan bakınca kullandığımız sosyal medya uygulamaları bizi birbirimize bağlayan iyi niyetli teşebbüsler olmaktan çıkıp tüm tepkilerimizi ölçerek bizi yönlendiren, bizden talep eden, bizi şirketlere satabilecekleri veriler haline dönüştüren toplum mühendisliği aygıtlarına dönüşüyor.

Kendi neslimle ilgili tüm yanılgıları, sarsıntıları, eksen kaymalarını bir kenara bırakıp bu sahte trafiğin içine doğup onsuz nasıl yaşanır bilmeyen çocuklarımızın derdiyle sarıldım. An’da kalmayı ve onu duyumsamayı hiç öğrenemeden donmuş, gerçekliğinden izler taşımayan, filtreli an parçacıkları ile akranlarından onay almayı bekleyen, alamadığında kendini “yok” hisseden bu körpe insanlara ne olacak? Güya ailesinin yanında ama aslında odasının içinde başka bir dünyanın görünür ve sevilir  kişisi olmaya muhtaç bir ‘geleceğe’ bakıyoruz. Onlardan çaresizce bol sohbetli, oynamalı, koşmalı, gerçek arkadaşlı, değer odaklı ama yapay zeka ile boy ölçüşebilecek yeteneklerle donandıkları, eski dünya aromalı uzay çağı insanları olmalarını istiyoruz. Peki bu mümkün mü sahiden?

Bir hizmet ücretsiz olarak sunuluyor ve aklımızın alamayacağı şekilde hayatımızı kolaylaştırıyorsa anlamalıyız ki bu hizmetin bedeli birileri tarafından ödeniyor ve biz de satın alınan birer ürünüz. Yüklediğimiz her fotoğraf, paylaştığımız her durum bilgisi asıl müşteriye (finansörlere) kim olduğumuz ve neyi talep edebileceğimizle ilgili daha net bilgi vermeye yarıyor. Bizi önce tanıyor, sonra tanımlıyor  ve en sonunda kaçınılmaz şekilde yönlendiriyor ve dönüştürüyorlar. Dünya üzerinde müşterilerini “kullanıcı” olarak tanımlayan iki sektör var; yasa dışı uyuşturucu sektörü ve yazılım sektörü.[1] Uyuşturucu kullanıcıları neyin içinde olduklarını ve bağımlılıklarının muhtemel sonuçlarını yazılım kullanıcılarından daha fazla biliyor olabilirler. Bu sizce de ürkütücü değil mi? Burada bir teknoloji düşmanlığı yapmaya ve bunu yaymaya çalışmıyorum. Bu, uygulama safhasında beni de ikilemde bırakan karışık bir konu. Bahsi geçen belgeselde yer alan Google Eski Tasarım Etikçisi Tristan Harris’in de söylediği gibi bu hem ütopya hem de distopya. Bu yazılımlar sayesinde yakın geçmişte asla aklımıza getiremeyeceğimiz bir hız ve kolaylıkla binlerce km ötede yaşayan sevdiklerimizle kıtalararası bir mesafeden görüntülü görüşüyor, haftalarca sürecek yazışmaları dakikalar içinde hallediyor, parmağımızın tek hareketiyle kendimizi tüm gezegene açabiliyoruz. Yıllardır yüzünü görmediğimiz insanlara ulaşabiliyor, birlik olup ihtiyacı olanlara yardım etmek için anında örgütlenebiliyor ve tek bir ses olup bir suçlu ya da masum hakkında alınacak kararları etkileyebiliyoruz.

Şimdi çok önemli olduğunu düşündüğüm bir konu hakkında yazıp duruyorum ve siz büyük olasılıkla bunu kaç paragraftır dövüp durduğum Facebook üzerinden okuyorsunuz.  Bu mecra üzerinden yazıp dururken iletişime geçtiğim güzel oluşumlar, sağduyulu ve yetenekli insanlarla yaptığım şanslı tanışmalar da var. Onlarca yaşın ve belki biraz da merakın kaçınılmaz olarak getirdiği iyi-kötü, doğru-yanlış farkındalığı sayesinde balçıktaki altını görmeye, temizleyip sefasını sürmeye biraz daha yatkın olabilirim. Tüm eylemlerimin beni hatları daha da belirginleşmiş bir pazar malı haline getireceği bilgisiyle daha dikkatli olup kendimi ortaya koyma biçimimi yeniden düşünebilirim. En az riski alarak ve mümkün olan tüm stres kaynaklarını ekranımdan uzak tutarak kendimi sağlıklı bir alanda tutabilirim. Bir yetişkin olduğum ve yetersizliklerimle, kusurlarımla bir nebze de olsa barışabildiğim için kendimi hırpalamadan köşemde durabilirim. Peki çocuklar?

Geçmiş yüzyıllara bakıldığında insanın zihinsel dönüşümünün oldukça uzun sürelere yayıldığını ve bu sayede yeni araç ve uygulamalara sindirerek adapte olduğunu görürüz. Oysa son 10 yıl içinde yaygınlaşan internet ve yazılım mühendisliğindeki ilerleme bizim uyum sağlama  süremizin oldukça üzerinde bir hızla gerçekleşiyor. Olanı anlayıp açmazlarına çözüm bulamadan bir yenisi ile yüzleşiyoruz. Bu da bizi yalnızlık, değer yozlaşması, duygu durum bozukluğu, dikkat eksikliği, unutkanlık, anlam yitimi vb. pek çok sosyal ve psikolojik sorundan oluşan bir bulutun içine sokup yolu seçemez hale getiriyor.

Aslında bunlar iyi günlerimiz bile olabilir. Bugünün gidişatından geleceğin dünyasını okuyarak  yazılan film ya da dizi senaryolarına  bakacak olursak facebook, instagram, snapchat, pinterst vb. uygulamaların oldukça masum yazılımlardan sayılacağını öngörebiliriz. Birkaç bölüm Black Mirror izleyen herkes bunu kolaylıkla anlayabilir.  İşte bu noktada okullara ‘sosyal medya kullanıcılığı’nı bir başlık olarak sokmak zorundayız. Çocuklarımızın yaratıcı ve yenilikçi yeni yüzyıl insanları olmalarını isterken etik duvarları yıkılmış ya da hiç oluşmamış yetişkinler olmalarının önüne geçmek, ruhaniyetleri sağlıklı meslek çalışanları olmalarını sağlamak bir ön koşul olarak görülmek zorunda. Entegre olacakları küçük ya da büyük her sistemde etiği önceleyen ve ona ters düşeni ayıklayan bir bilinçle çalışmalarını telkin eden bir eğitim yolu, kanalı oluşturmak mecburundayız. Aksi halde gurur duymak yerine, kırdığını nasıl birleştireceğini bilemeden tühlenen ‘sorumlular’ olacağız.

Derya CESUR


[1] Edward Tufte

Tembel, yeteneksiz, idealsiz insanlar başarı peşinde koşanları daima engellemiştir. Bugün çok tanınan, varlıklı, başarılı bir çok insan kolayca zirveye ulaşmış değildir. Hepsinin öyküsü zorluklar içerir. Bazılarını biraz konuşturalım…

Jack Ma: “Üniversitede 3 yıl sınıfta kaldım. 30 iş başvurusunun tümünden red cevabı aldım. Harvard Üniversitesine 10 kez başvurdum. Hep red ettiler. Alibaba.com adlı e-ticaret sitesini açtım. 38 milyar dolarlık servet ile Çin’de 1. sıraya yerleştim.”

Ingvar Kamprad: “6 yaşımdayken kibrit satmaya başladım. 10 yaşımda kapı kapı gezerek yılbaşı süsleri sattım. Basit tasarımlı mobilyalar satan 370 IKEA mağazası açtım. 60 milyar dolarlık servete sahip oldum.”

Leonardo Del Vecchio: “1935 yılında doğdum. Ben doğmadan babam ölmüştü. Annem yoksul olduğu için beni yetimhaneye verdi. Ergenlik yıllarımda bir demir fabrikasında işe girdim. Burada madalya ve rozet üretiminde çalıştım. Geceleri de üniversiteye gittim. Mezuniyet sonrası fabrikada makinist oldum. Burada epey çalıştım. Sonra gözlük üretimi işine başladım. Ray Ban, Oakley, Prada Versace, Armani, Bvlgari, Polo, Chanel, Dolce Gabbana gibi gözlüklerin üretimini yapan Luxottica şirketini yarattım. 25 milyar dolarlık servet yaptım.”

Phil Knight: “Japonya’dan getirilmiş ayakkabıları arabamın bagajında satarak işe başladım. İlk Nike marka ayakkabıyı mutfak tezgahında ürettim.”  

Jan Koum: “Babam Ukrayna’da inşaat işçisiydi. Annemle ABD’ye göç ettik. Validem orada bebek bakıcılığı ve temizlikçilik yaptı. Bilgisayara çok ilgim vardı. Yahoo’da işe başladım. Sonra Whatsapp uygulamasını geliştirip Facebook’a 19 milyar dolara sattım.”

Gabrielle Coco Chanel: “1883’te Fransa’da doğdum. Yetimhanede büyüdüm. Burada terzilik öğrendim. Zenginler için elbiseler tasarladım. Mağazalar açtım. Channel markası lüks kesime ait oldu. 19 milyar dolarlık servete eriştim.”

Ferruccio Lamborghini: “İşe traktör yaparak başladım. Daha sonra dünyanın en hızlı giden otomobillerini yaptım.”

Larry Ellison: “Babam bizi terk etti. Annem ben 9 aylıkken başka bir aileye evlatlık verdi. Zeki olmama rağmen okulda başarı gösteremedim. Yazılımlara ilgim çoktu. Oracle firmasını kurdum. 35 milyar dolarlık servete eriştim.”

Eren Bali: “Malatya’nın dağ köyünde doğdum. Üniversiteyi yarıda bıraktım. Silikon Vadisine gittim. Fikrimi 57 yatırımcı reddetti. Pes etmedim. Şu an milyar dolarlık bir şirketim var.”

Eren Özmen: “Bana hep başarısız gözüyle baktılar. NASA’ya uzay aracı yapımı işinde çalışan, 4000 personeli olan bir şirketim var.”

Bill Gates: “Grafiksel ara yüzü ve faresi olan bir bilgisayar yaptım. Bunun projesini bir firmaya sundum. Patron kağıtları yüzüme fırlattı. Microsoft’u kurdum. 20 yılda dünyanın en büyük 5 firmasından biri ortaya çıktı.”

Jeff Bezos: “Üvey babam tarafından yetiştirildim. 16 yaşıma kadar çobanlık yaptım. Sonra internet işine girdim. Amazon’u kurdum. 113 milyar dolarlık servete eriştim.”

Hamdi Ulukaya: “Erzincan ilinin ücra bir dağ köyünde doğdum. Dil öğrenmek için ABD’ye gittim. Oradaki sahte yoğurtlara hiç alışamadım. 5 yıl içinde ABD’nin yoğurt pazarının yarısını ele geçirdim.”

Amancio Ortega: “İşe terzi çırağı olarak başladım. 68 milyar dolar değeri olan ZARA’yı kurdum.”

Soichiro Honda: “Meslek lisesinden atıldım. Bir tamirhanede işe başladım. Kısa sürede ustabaşı oldum. Toyota’ya iş başvurusu yaptım. Almadılar. Ben de Honda’yı kurdum.”

Walt Disney: “Defalarca başarısız oldum. İşlerden kovuldum. Ama pes etmedim. Çizgi filmlerimi dünyadaki 8 milyar insan izliyor.”

Steve Jobs: “19 yaşındaydım. Dan Kottke ile birlikte kolejden ayrılmaya karar verdim. Okulu yarıda bırakıp Hindistan’a taşındım. Neden mi? Felsefi aydınlanmayı bulmak için. Bu olay, hayatımın önemli bir aşamasını, gelecekteki çalışmalarıma da büyük ölçüde ışık tutup derinden etkileyecek bir şeyi, yani sezginin gücünü öğrendiğim dönemi kapsıyor. İlk yıllarda pek çok insan beni mükemmeliyetçi yaklaşıma sahip bir öngörü adamı olarak tanımlıyordu. Ancak güçlü öngörülerim dahi 30 yaşımdayken kendi şirketimden (Apple) kovulmamı engelleyemedi. Sıfırdan inşa ettiğimiz bir şirketin bana tamamen sırtını dönüp, beni aşağılanmışlık duygusu ve derin bir hüsranla, en önemlisi de işsizlikle baş başa bırakabileceğini hayal edebiliyor musunuz?

Şirketten kovulmamın ardından geçen 11 yılda Apple iflasın eşiğine gelmişti. Microsoft’un yıldızının parladığı günlerdi. Şirket yetkililerinden gelen çağrıyı geri çevirmedim. İşe geri döndüm. Apple’ı yeni teknolojiler söz konusu olduğunda ilk akla gelen şirketlerden biri haline getirdim.”

Albert Einstein: “Tembel olmanız, bir deha olmadığınız ya da asla başarılı olamayacağınız anlamına gelmiyor. İletişim becerilerim dört yaşıma gelinceye kadar gelişmedi. Ailem bir şeylerin ters gittiğini düşünmeye başlamıştı. Öğrenim hayatım da pek parlak sayılmazdı. İlkokuldan kolej yıllarına kadar tüm öğretmenler beni asi, özensiz ve tembel bir öğrenci olarak tanımladılar. Asla başarılı olamayacağını düşünüyorlardı. Ancak, okulda tembellik gibi görünen şey aslında yalnızca can sıkıntısından ibaretti. Hayatım boyunca kitaplarda yazılan gerçekleri ezberlemekle yetinen bir tip olmadım. Aksine, her daim bir şeyleri analiz etmeyi tercih ettim. Örneğin, gökyüzü neden maviydi? Pusula iğnesi neden tek bir yönü işaret ediyordu? Ne yazık ki, bu bilgileri okulda öğrenmenin imkanı yoktu.

11 yaşındayken Max Talmud ile arkadaş oldum. Talmud, beni bilim ve felsefe üzerine çeşitli kitaplarla tanıştıran 21 yaşında bir tıp öğrencisiydi. Bu öğrenme ortamında kendimi geliştirdim.”

J.K. Rowling: “Harry Potter kitabından önce büyük sıkıntılar yaşadım. Devlet yardımı aldım. Boşandıktan sonra bebeğime bakmakta zorlandım. 90 bin kelimeden oluşan ilk kitabım Harry Potter ve Felsefe Taşı’nı bilgisayarım olmadığı için elle yazdım. Onlarca defa reddedildikten sonra kitabı küçük bir yayınevi basmaya karar verdi. Sonra servetim 1 milyar doları aştı.”

Ludwig van Beethoven: “47 yaşımdan sonra işitmemeye başladım. 9. senfoniyi hiç duymadığım halde besteledim.”

Eşref Armağan: “Doğuştan görme engelliyim. Parmaklarımla yaptığım resimleri tüm dünya biliyor. Sadece ülkemde beni pek tanımıyorlar.”

Cemil Meriç: “38 yaşımda göremez oldum. Kör kör binlerce sayfa yazdım. Ama 30 milyon Türk gencinin 30 bini bile beni bilmez, tanımaz, okumaz.”

Roosvelt: “39 yaşımda yürüyemez hale geldim. Rakiplerim beni sakat diye hep küçümsedi ama 3 kez ABD başkanı seçildim.”

Stephen Hawking: “ALS hastasıydım. Sadece gözlerim hareket ediyordu. Astrofizik alanındaki çalışmalarım hala aşılamadı.”

Stephen King: “Uzun bir süre çok yoksul bir hayat sürdüm. Evlenmek için ödünç kıyafet aldım. Eşimle bir karavanda yaşamaya başladım. Yazmaktan asla vazgeçmedim. İlk yayınlanan ve sadece 35 dolar kazandığım hikayem The Glass Floor’dan önce tam olarak 60 red mektubu aldım. Bugün kitaplarım milyonlarca satılıyor.”

Thomas Alva Edison: “İşitme engelliydim. Okul hayatını 12 yaşında noktaladım. Çocukken bana ‘geri zekalı, beceriksiz’ dediler. Ama 2500’den fazla buluş yaptım.”

Aşık Veysel Şatıroğlu: “6 yaşında çiçek hastalığı nedeniyle göremez oldum. Babam oyalanayım diye bana bir saz aldı. Onunla nice türküler söyledim.”

Stevie Wonder: “Görme engelli olmama rağmen müzisyenlikle ilgili 22 defa Grammy ödülü kazandım.”

Harland David Sanders: “6 yaşında babamı kaybettim. 16 yaşımda okul bıraktım. 17 yaşımda 4 işten çıkarılmıştım. Hukuk fakültesine başvurdum. Red edildim. Trenlerde, sigorta işinde, aşçı ve bulaşıkçı olarak çalıştım. Albaylıktan emekli oldum. İlk maaşım olan 105 dolar ile kızarmış tavuk işine girdim. 70 yaşından sonra KFC’yi kurdum. Bugün, dünyanın en büyük 10 yemek firmasından biri oldu.”

Abraham Lincoln: “Başıma gelmeyen bela kalmadı. Ama asla pes etmedim. ABD Başkanı oldum.”

Henry Ford: “Otomobili icat ettim. Fabrika kurup üretime başlayayım dedim. 8 banka beni red etti. ‘At arabaları varken teneke arabaya kim biner’ dediler. 9. banka krediyi verdi. Bugün dünyanın en çok araç üreten şirketi ile karşı karşıyayız.”

Barış Manço: “Lisede müzik dersinden zayıf verdiler bana. Ama yılmadım. Bütün dünyanın tanıdığı bir sanatçı oldum.”

Ali Özdemir

Eğitimci – Yazar

İcat çıkarmak kolay değil

20 gün kadar önce bir kişi beni aradı. Kendini tanıttı. “Sizi yaklaşık 35 yıldır gıyaben tanıyorum. Ne iş yaptığınızı az-çok biliyorum” dedim.  “Tarım, bahçıvanlık, bitki yetiştirme” konularını içeren 400 sayfalık bilimsel bir eser yayınlamak istiyorum. Yardımcı olur musunuz?” dedi.

“Bir Kuruş talep etmeden yardımcı olurum. Düzeltmeleri yapıveririm. Örnek baskıyı bedelsiz yapıveririm” dedim ve iki kez O kişinin iş yerine gittim. 4-5 saat kitabın metinleri üzerinde düzenlemeler yapıverdim. Kitap 2020 yılının Mart ayına doğru okurlara ulaşacak seviyeye gelmiş durumda…

21. yüzyılda bilgiye, endüstriye çok yatırım yapan uluslar çok öne geçmeye başladı. Dünyanın en mutlu, zengin, varlıklı, müreffeh 20 ülkesini yakından incelediğimizde; bunların tümünün her türlü toprak üzerinde dijital/endüstriyel tarım yaptığını görürüz.

Almanya’yı hep şöyle tasavvur ederdim: Her şehri fabrikalarla dolu bir ülke… Ancak gidip gördüğümde bu ülkenin her karış toprağının ekili-dikili olduğunu fark ettim. Yani Almanya, Fransa, Hollanda, İtalya gibi ülkeler tarımı asla bırakmamış durumdalar.

Türkiye’de herkes çevre, erozyon, ağaçlandırma, toprağı koruma konuları açılınca, yakın zaman önce vefat eden Hayrettin Karaca’nın adını anar. Bu konularda 40 yıldır gece-gündüz bilimsel çalışmalar yapan bir diğer insan ise Sayın Halit Ulaş Bey’dir (www.ulastarim.com).

Toprağı, bitkileri, ağaçları evladı gibi seven, bütün enerjisini bu ülkenin tarımda ilerlemesi için harcayan Halit Bey’in yaptığı işler takdire şayandır.

Bolu’da bulunan mütevazı işyeri adeta bir laboratuvar, araştırma merkezi ve akademi gibidir. Tarım ile ilgili makaleler, kitaplar, dergiler, çok güzel biçimde arşivlenmiştir.

Üniversitelerde makam işgal eden, gerine gerine “Ben ziraat profesörüyüm” diyen bir çok akademisyen, Halit Bey’in bilgi birikiminin yanında karikatür gibi kalır…

Kişisel olarak tarım ile bir bağlantım yok. Yaptığım iş de tarıma çok uzak. Bu konuda en temel bilgilere bile sahip değilim. Sayın Ulaş’ın hazırladığı tarım kitabını baştan sona okuyunca cahilliğimden ötürü çok utandım. İlkokul, ortaokul ve liselerde neden bizlere hiç tarım dersi okutmadılar diye de hayıflandım.

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun bir kitabında Türk milletinin çocuklarının sinsi ABD’li eğitim uzmanları tarafından tarım konusunda bilerek cahil bırakıldığını okumuştum. Sayın Halit Bey tarımın tamamen bilime dayalı bir sektör olduğuna ilişkin örnekler anlatınca son derece şaşırdım.

Ülkemizin tarımı hızlıca küresel şebekenin bir parçası olan dev şirketlerin eline geçiyor. Yakın zamanda elimizdeki topraklar kimyasal kirlilikten, betonlaşmadan sağlıklı ürün veremez olacaktır.  

Son söz: Halit Ulaş gibi değerli insanlara ve altından daha değerli topraklarımıza sahip çıkmalıyız.

Ali Özdemir – www.aliozdemir.net

Yetenekli insanları tanıyalım

Eğer Gerçekten Sizin Peşinizdelerse, Yaptığınız Paranoyaklık Değildir!

“Ne düşünüyorsun?”

“Ne düşündüğümün ne önemi var ki; önemli olan neden düşündüğüm olmalı.”

“O zaman sorumu değiştiriyorum, neyi, neden düşünüyorsun?”

“Neyi, neden düşündüğümün ne önemi var ki; önemli olan düşüncelerin eyleme geçebilmesi değil mi? Bilgi ve düşünce ikilisi el bombasına benzer, her zaman potansiyel olarak bir tehlikedir. Ama pimini çekip fırlatmadığın sürece(eyleme geçmezse) kıyamete kadar zararsız bir şekilde bekleyebilir. Salt düşüncenin ne önemi var, kime ne faydası var. Bilgi de baraj kurup biriktirdiğin suya benziyor, baraj kapaklarını açmazsan ne işlevi var baraj duvarlarına yük olmaktan başka. İşte o baraj kapaklarını açmak; bilgiye bir yorum getirebilmekte gizli. Bilgiye bir yorum getirebilmek; düşünce de gizli. Unutma, yorumsuz bilgi faydasız, bilgisiz yorum tehlikelidir.”

“Sen neden böyle şeylerle zihnini meşgul ediyorsun? Hayat sandığından daha kısa, bunlarla vakit kaybetme, tadacağımız zevkler var.”

“Bak dostum! İnsan denilen canlıdan oluşan toplumlarda artık insanı iki guruba ayırabiliriz. Birincisi ve çoğunluğu oluşturanlar; “Bilgisiz yorumcular(aynı zamanda uygulayıcılar)”, yani tehlikeliler. İkincisi ve azınlığı oluşturanlar; “Yorumsuz bilgililer(aynı zamanda hareketsizler)”. Üçüncü(Bilgisiz yorumsuzlar) ve dördüncü(Yorumlu bilgililer) guruplar da var fakat onlar ambalajlı gıdaların üzerinde yazan “Eser miktarda fındık, fıstık içerir.” Kategorisine girdiğinden sıralamaya dahil olamıyorlar.”

“İnan söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum.”

“Anla diye anlatmıyorum zaten, düşün diye anlatıyorum. Bunlar benim anladıklarım değil zaten, düşüncelerim. Anlamanın öyle kolay olduğunu mu sanıyorsun?”

“Peki, bak biraz düşününce ne geldi aklıma? “Bilgisiz yorum tehlikelidir.” Diyorsun. Bilgiyle birlik olan yorum da tehlikeli olamaz mı?”

“Hımm! Benden önce girdin konuya. Biraz sonra da ondan bahsedecektim. Olur, daha doğrusu olabilir. Hem de çok tehlikeli olabilir. Dinle: “Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar. Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden isteğim şudur. Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.” Bu satırlar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da okul müdürlüğü yapan bir öğretmenin her eğitim sezonu başında öğretmenlere gönderdiği bir bildiriden alıntı. İşte burada vurgu yapmak istediği yer; bilgiyle birlik olan yorumun, hastalıklı düşüncelerin hükmünde ne sonuçlar doğurabileceğidir.”

“İyice kafamı karıştırıyorsun!”

“Kafan karışmıyor aslında, duruluyor. Sen buna alışık olmadığın için bu durulmayı karışıklık olarak algılıyorsun. Ve zihnin bu durulmadan rahatsızlık duyuyor. Anlamanın öyle kolay olduğunu mu sanıyorsun? Burada şunu açıklamadan geçmeyelim… Yukarıdaki örnek olumlu anlamda tersi de olabilirdi. Ama “Bilgisiz yorum” her koşulda tehlikelidir. Virüs gibidir, çığ gibi büyür. Tesirinde kaldıkça, geçerli doğrunun o olduğu yanılgısı zihnini kuşatır.”

“Saçma. Ve söylediklerin saçmalık. Ben bunlarla uğraşamam dostum. Hayat kısa ve ne zaman son bulacağını da bilmiyoruz. Geçmişin günahları umurumda değil, kaldı ki geleceğin sevabına ortak olmak gibi bir niyetim de yok. Bilinen insanlık tarihi boyunca yeryüzünde savaşın olmadığı yıl sayısı sadece altmış beş(65), sen kalkmışsın nelerden bahsediyorsun. Ben gidiyorum, karnım acıktı.”

(Bu sırada kapı çalınır…)

“Oğlum! Kiminle konuşuyorsun sen?”

“Kimseyle anne! Ne istiyorsun?”

“Hadi gel, yemek hazır.”

“Tamam, acıkmıştım zaten!”

Özkan SARI