Cümbüş

Saraçlar Caddesi’nin dar, Arnavut kaldırımı sokaklarında yürüyorum. Ferdi bankanın önünde yok. Ferdi, ayakkabı boyacısı, benim kahramanlarımdan biri. Hava soğuk olunca bankanın arka tarafında çıkmaz sokaktaki pasajda oluyor, orada da yok. Görseydim cep telefonunun objektifine gülümseyecektik beraber, hikayesinin geçtiği kitabımı verecektim çay içer, ayaküzeri de laflardık.
Kitabı okumazdı belki fakat mahallede havası olurdu en fiyakalısından.
“Abe adam beni yazmış ya!”
Altı çocuğu, on beş torunu var Ferdi’nin, elli yıldır sokaklarda.
Elli yılda kaç çift ayakkabı boyar insan?
Kaç hikâye birikir heybesinde?
Aşağıya inerken bir kitapçı tezgâh açmış dükkânın önüne, yanında şarap evi.
Şarap ve kitap tehlikeli ikili!
Öğrenci olduğunu zannettiğim esmer kıvırcık saçlı gençten bir kız, patron koltuğunda da hafif toplu bir adam.
Cezmi Ersöz ve Kürşad Başar kitapları soruyorum. Kürşad Başar’ın okuduğum kitapları var, koltuğumun altında iki Cezmi Ersöz kitabı ile çıkıyorum.
Annelik Oyunu Bitti ve Son Yüzler.
Tarihi Hamam Altı Kahvecisinde alıyorum soluğu, hava düne göre daha güzel bugün, yalandan da olsa güneş var, aydınlık en azından. Gökyüzü mavi, eski, yaşanmışlık kokuyor şehir. Tek katlı evlerin bacaları tütüyor, kediler, sokak köpekleri, sahi martılar…
Edirne’nin martıları denizi biliyor mu?
Ya denizin Edirne’deki martılardan haberi var mı?
Bir amca var ocaklıkta radyonu sesi sonuna kadar açık, kendi aleminde bardakları fincanları yıkıyor.
Tanıdık fıkır fıkır Azeri bir ezgi ne kadar boşluk varsa doldurmuş. Melodiyi çıkarmaya çalışırken sanatçının sesini duyunca çıkarıyorum.
Ahmet Kaya.
Sensiz Yaşayabilmirem.
Yazar da anlatırım diye türkünün ismini not ediyor, şekerli bir Türk kahvesi istiyorum.
Son Yüzleri açıyorum.
Aaaa Madam Anahit!
Elinde akordeonu ile bir meyhanenin camına yaslanmış, saçları arkadan toplu, at kuyruğu belki, gözlükleri, hırkası, gülmüş öyle. Kırk Yıllık Tebessüm.
Dört defa evlenmiş Madam Anahit ilk eşi ile on yedi yıl evli kalmış, pek karışırmış her şeyine, ayrılmışlar.
Dördüncü evliliğini yine ilk eşi ile yapmış.
Müzisyenmiş enişte fakat çok içermiş.
“Boşandığına varma derler ama ne yapacaksın?”
Enişte ölünce Fahrettin Aslan’ın şoförü talip olmuş Madam’a.
Evlendiler mi acaba?
Öykülerin sihri de burada bence, bazı hikayelerin sonunu öğrenmeyeceksin.
Yani ben hikâye nasıl aklımda kalsın istiyorsam öyle bırakıyorum.
Belki kitapları sevmemin sebebi de bu!
Kahramanın ölmüş olsa dahi kitabın başına döndüğünde herkes yaşıyor.
Karşımda Madam Anahit varmış gibi bir gülme alıyor beni, kendi kendime öyle.
Zeki Müren’e çaldığını, Ayhan Işık’ı sevdiğini ve hatta filmlerde oynadığını anlatıyor.
Kırk Yıllık Tebessüm bitiyor, Madam Anahit kalkıyor yanımdan, “Stepan Erol güzel cümbüş çalardı, Mustafa Kemal’e de çalmıştı, dayımdı” diyor giderken, el sallıyor.
Hayalden bir rakı masası kuruyorum.
Sözde Nevizade’de İmroz’dayız. Aydın Boysan var, Ara Güler, Orhan Veli, Sait Faik, Madam Anahit fotoğraftaki hali ile orada. Stepan Erol azıcık çakır cümbüşü elinde.
Şarkı?

Hayat da bir şarkı değil mi?
Kiminin şarkısı fıkır fıkır da kimininki hüzünlü işte.
İlk tanıştığımızda “Ferdi Tayfur’dan aklında kalsın” demişti Ferdi.
Öyle de kaldı.

10 Ocak 2020
Edirne
Ali Gülcü

Hasır Şapkalar

İlk okuduğum, etkilendiğim kitaplardan biridir Tom Sawyer.

Sanıyorum yaklaşık kırk yıl geçti aradan, kütüphaneden mi almıştım, biri vermişti de öyle mi okumuştum?

Tom Sawyer deyince, oltasını dereye atmış, sırtını ağaca verip, çıplak ayaklarını öne doğru uzatmış, hasır şapkalı, sarışın çilli çocuk geliyor gözümün önüne.


Hayatın derin girdaplarında, bazen özgürlük tanımı, bazen de içimde bir yerlerde kaçıp gitme isteği oldu bu görüntü.


Ayakların çıplaksa ve bir hasır şapkan varsa, önünden erik rengi bir dere akıyorsa, elinde oltan yanında kovan,

özgürdün işte var mı daha ötesi?


Çocukken hiç hasır şapkam olmadı ama yalın ayak gezdiğim de oldu, gündöndü sopasından oltam da.


Son dönemde sahaflardan okunmuş kitaplar alıyorum.
Bu kitapların içinden çıkanları bir kutuda biriktiriyorum; biletler, peçeteler, sararmış defter kâğıtlarına yazılmış şiirler, isimler, tarihler, kalpler içinden geçen oklar, isimlerin baş harfleri… 


Her okunmuş kitabın bir hikâyesi var! 


Paragrafları fosforlu kalemle çizen mi istersin, telefon numarası yazan mı, cümlelerin sonuna soru işareti koyan mı, gülücük ekleyen mi?

Edirne’de Karaağaç Sahaf’ı işleten Mevlüt Yaprak hocamdan görmüştüm bu biriktirme işini, daha önce neden düşünemedim diye de hayıflanmıştım. Onun müzesi benimkine göre daha zengin.


Mevlüt Yaprak müzesinin en değerli parçası bir vasiyet!

Canım amcam oturmuş bir vasiyet yazmış, katlamış,
kitabın arasına koymuş sonra da unutmuş besbelli.
Ben okuyunca üzüldüm ne yalan söyleyeyim.

.
Geçenlerde yaz tatilinde okusun diye Işık’a kitap alıyorum, Tom Sawyer’ı da aldım ( meğer daha önce de almışım) dayanamadım tekrar okudum.


Tom, Sid, Huck, Polly teyze en son bıraktığım gibi, hep aynı yaşta!


Biz zamanla şekilden şekle girerken,
ayakta kalmaya çalışırken,
mücadele ederken
ve etrafımızda esen rüzgârlardan sebep aşınırken,
roman kahramanlarının hiç büyümemesi ne hayret edilecek bir şey,
ne büyük bir şey değil mi? 


Zaman, arşınla, endazeyle ölçülecek bir tarla olmadığı gibi, mille ölçülebilecek bir deniz de değildir; bir yürek çarpmasıdır”
demiş Kazancakis, Günaha Son Çağrı’da.
Bir yürek çarpmasına sığmış ömürler yaşıyoruz!
Ne hayret edilecek bir şey.
Ne büyük bir şey!

Belki de kitap kahramanları değişmiyorsa hiçbir şeyden korkmamak lazım.
Belki de en olgun halimizle çocuk kitapları okumamız lazım…

Hasır şapkalarınız, çıplak ayaklarınız, içinizde de Peter Pan olsun.
“Bütün çocuklar büyür, biri hariç.”
Peter Pan böyle başlar çünkü…