Cantabile

Yağıyor yağmur…
İçinden kreşendolar yürüyor.
Birbiri ardına allegro ve adagiolar…
Dev bir orkestranın önündeki solo,
tatlı, yumuşak bir konçerto gibi
akıyor yağmur.

Serinliği serinletiyor dışarıda yağmur.
Minör bir akorun içinde
her notayı ayrı ayrı duyuran sakin bir arpej gibi
her nesnenin üstünde
başka bir ses oluyor,
yaprakta la
saçakta do
toprakta dominant mi çalıyor yağmur.

Kafiyeli bir nakaratın duyuş ahengiyle yarışır gibi
vuruyor çatıya.
Sürprizli esler,
dekreşendo darbelerle
sözün
gülüşün
düşün
asmadaki üzümün

ortasından geçiyor yağmur.

Katedrallerde tınlayan acapella ilahiler gibi
huşudan bir hare olup
sarıyor sessizliği.
İncir kokulu mavi bir sabahı açmak için
üç zamanlı bir ritimde,
uyuklayan akşamı örtüyor yağmur.

Şarkı söyler gibi
cantabile
yağıyor yağmur.

Mini sözlük

Kreşendo : Sesi gittikçe güçlendirerek
Allegro: Çabuk tempo
Adagio: Ağır tempo
Konçerto: Birlikte çalınmak üzere, orkestra ile bir solo çalgı için bestelenmiş müzik yapıtı.
Arpej: Akor seslerinin birlikte değil de birbiri arkasından çalınması Dominant: Dizinin beşinci derecesi
Dekreşendo: Sesi gittikçe söndürerek
Acapella: Çalgı eşliksiz, insan sesi ile yapılan çok sesli müzik
Cantabile: Şarkı söyler gibi.

Bir Psikiyatri Kliniğinde

Nereden başlamalıyım bilmiyorum doktor!

Tüm bu süreç içerisinde yanımdaydın, bilimsel anlamda nedenlerini benden daha iyi biliyorsun. Peki ya etkileri? İşte onu bilemezsin. Hem sana hoşça kal demeye, hem de hasta ve doktor seanslarında aramızda geçen sohbetlerin dışında senin yönlendirmelerin olmadan içimi dökmeye geldim.

Bir paradoks içindeyim doktor. “İyileşmek ve mutsuz olmak” ile “Hasta kalmak ve mutlu olmak” arasında derin bir paradoks. Tedirgin olma lütfen bu sözlerimden. Beni eski bir hastan olarak dinleme yalvarırım. Eğer şu an karşımda duran adama ben de eski doktorum olarak bakarsam; dışarı atamam içimde biriken irini.

Becerebilir miyim bilmiyorum ama sana bir çaresizliğin portresini çizeceğim.

Etrafında neler olup bittiğini dünyaya gelişinin ilk yıllarından itibaren algılamaya başlarsın. Anlamlandırmaya çalışırsın. Bu anlamlandırma ilk olarak nesnelerin belleğimizi fiziksel ve işitsel olarak uyarmasıyla olur. O zaman başlar insan yavrusu sorular sormaya… O zaman; henüz sorularının kanatları çıkmamıştır. Sorular da senin izlediğin yolu izleyerek gelişirler. Soruların da sen gibi küçük, savunmasız ve analitik zayıflık içerisindedir. Kaçmasına izin vermeden çabuk yakalarsın. Bu safha, adına “anlamlandırma” dediğimiz sürecin en basitidir.

Sonra büyümeye devam edersin. Seninle birlikte soruların da palazlanmaya başlar. Hareketleri canlanır ve yakalaması biraz daha çaba ister. Yine de yakalarsın. Çocuksundur! Hala birçok dış etkene karşı savunmasızsındır. Fakat elinde öylesine güçlü bir silah vardır ki; seni en ağır acıların, korkuların, çaresizliklerin içinden çekip alır: hayal gücün!

İşte bu silah sayesindedir ki; savaşın tam ortasında da olsa, bir hastanenin onkoloji servisinde yatıyor da olsa, ya da vicdansız bir anne babanın ellerinde de olsa; çocukları hep gülerken görürsün.

Elbet zaman durduğu yerde durmuyor. Ya da zaman duruyor; biz içinde ilerlemeye devam ediyoruz. Çocukluk bitiyor! Sonrası çok hızlı geçiyor doktor. Sen hızlanıyorsun… Soruların hızlanıyor ve kanatları çıkıyor. Artık yakalayamaz oluyorsun. Yakalayamadıkça merak ediyorsun. Merak ettikçe eksik kalıyorsun. Eksik kaldıkça, artık eskisi gibi her şeyi anlamlandıramıyorsun. İşte o zaman anlıyorsun aslında hayata karşı savunmasız olduğunu. Ve bir bakıyorsun ki o güçlü silahın artık yok: hayal gücün!

Burada insanın fiziksel varlığını zora sokan sebeplerden bahsetmiyorum doktor. Ait olduğun tür olan insanın; insan doğup, insan kalamamasından bahsediyorum. Ve senin insan doğup, insan kalmaya çabalayışından.

Ve insan! En büyük hayal kırıklığın oluyor.

Ve İnsan! En büyük korkun.

Ne garip ki doktor; insandan, yine insana kaçıyorsun. İnsana rağmen, insanla yaşıyorsun.

Çocukluğunu özlüyorsun doktor! Çocukluğunu ve kedinin fareyle oynadığı gibi sorularla oynadığın o yılları… Ve bir gün kaybettiğin o mistik hayal gücünü özlüyorsun. İşte bu özlem açtırdı bana sadece çocuk kitapları sattığım o mütevazı kitap dükkânını. Ve o zamanlar başladım çocuk masalları yazmaya.

Tchaikovsky’nin “Swan Lake” adlı eserini bilir misin? Tam bir mevsim potpurisidir. Ne zaman ıslatır, ne zaman ısıtır bilemezsin. Ve ben bu eseri ilk ne zaman, nerede dinledim biliyor musun? Elbette biliyorsun. Hatta ezberlemiş olmalısın.

Yo yo iyiyim doktor! Özür dilerim. Buraya gelirken ağlamamam konusunda kendimi uyarmıştım; başarılı olamadım. Daha çok söyleyeceklerim var ama konuşamayacağım galiba.

Şimdi doktor!

Sen bana diyorsun ki; uzun bir süre masal yazamazsın.

Sen bana diyorsun ki; uzun bir süre klasik müzik dinleyemezsin.

Sen bana diyorsun ki; uzun bir süre yalnız kalamazsın.

Ve sen bana diyorsun ki doktor; öyle bir kadın hiçbir zaman olmadı.

Ve tüm bunların üzerine sen bana diyorsun ki; artık iyileştin.

Evet, iyileştim! En acı olanı da bu ya zaten.

Ayrılsak; derdim ki tekrar barışırız.

Terk edip gitse; derdim ki bir gün döner geri.

Ölse; derdim ki mezarı var ve onun için dualarım.

Ama sen diyorsun ki; öyle bir aşk hiç yaşanmadı. Ve lanet olsun ben artık biliyorum ki; böyle bir aşk hiç yaşanmadı.

Söyle doktor? Ben şimdi iyileştim mi?

Becerebilirsem sana çaresizliğin portresini çizeceğim demiştim.

Bak doktor! Karşında;

Çaresizliğin portresi!

Becerebildim mi?

(Şizofreni hastası bir adamın, iyileşmesinin ardından doktoruna vedası.)

Özkan SARI

Çardak

Üst katta oturan kiracılar yeni evliydiler taşındıklarında, Berna bir markette, Selçuk ise adını bir türlü aklımda tutmayı beceremediğim yabancı bir şirketin muhasebesinde çalışıyordu…Ben yine işsizdim!
Hayatımın büyük bir bölümünde çalışmadım aslına bakarsan.
Bildiğin tembelim anlayacağın.
Sabaha kadar oturuyor, içiyor, hayal kuruyor, müzik dinliyor ve yazıyorum.
Sahi bir de kitaplarla aram iyidir.
Kendimi bildim bileli, bu iki oda bir salon evdeyim.
Salonda oturuyorum daha çok, bir oda yatak odası, diğer odada da atmaya kıyamadığım öte beri var… Eski konser biletleri, yüzünü gözümün önüne getiremediğim, adını hatırlamadığım bir kızın yirmili yaşlarda unuttuğu eldivenleri… Antika diye aldığım karpuzu büyük mavi gaz lambası, plaklar, kitaplar, anılar, acılar, göz yaşları…
Bir zamanlar en sevdiğim tişörtlerim, kotlarım, Sadri Alışık posterleri…

Küçük de bir bahçem var. 
Berna anlıyor bahçe işlerinden. Mevsiminde domates,biber ekiyor köşeye, petunyalar, sardunyalar, ortancalar, hanımelleri…
Yazları bahçede oturuyorum çokça.
Yazları bahçede sızıyorum çokça.


Yine çardağın altında uyuya kalmışım.
Sabah, gün yeni doğmuş, aylardan ağustos.
Ruh halleri karışık, gülüyorlar mı, usul usul ağlaşıyorlar mı anlayamadığım kumruları dinliyorum, gözlerim yeşil üzüm salkımına çakılı. Gece ayağımdan savurduğum terlikleri buluyor, bahçe kapısından sokağa atıyorum kendimi, bugün de çok sıcak olacak belli, güneş şimdiden kollarımı yakıyor. 
Niko yeni açıyor dükkanı, beni görünce gülümsüyor, insan gibi güler bu Niko, görmen lazım, içten samimi, bir gülüş nasıl olması gerekiyorsa, öyle. 


– Aliko erkencisin!
– Çardağın altında uyuya kalmışım.
– Sızdım desene sen şuna.
– Yaptın mı benim ayakkabıları?
– Yarın gel al.

Bir hafta önce de aynen böyle söylemişti, ondan önceki hafta da. Elle tutulacak bir tarafları kalmamıştı, bakalım ne diyecek diye önüne bırakmıştım iskarpinleri, aylar oluyor…
Yarın gel al” demişti.
Yaşı neredeyse altmış ama bekar bu Niko.
Bir rivayete göre evlenmiş, ayrılmış, bir rivayete göre hiç evlenmemiş.
Memleketi de karışık.
Bir rivayete göre İzmirli, bir rivayete göre İstanbullu.
Arada günlerce dükkanda yatar kalkar, arada haftalarca ortalarda görünmez.


Neredeydin Niko?
– Hiç!
– Sevgilini görmeye mi gittin yoksa?
– Hiç
!


Kayboluşlardan sonra gülsün diye ille de sorarım sevgilisini, çay demler hemen, dükkanın önüne tabure çıkarır.” Tamam” dersin bu defa uzun uzun anlatacak, anlatmaz, susar.


Ketum bu kerhaneci!”
Öyle derdi rahmetli İbrahim abi, nur içinde yatsın demir yollarından emekliydi.
İbrahim abi deyince adamlık arkadaşı Hayri Enişte geldi aklıma (Öyle derlerdi birbirlerine) 
Eniştelik, kasabanın damadı olmasından. Zamanında üzeri açılan arabası varmış…
Ayrılmazdı bunlar, ikisi de Beşiktaşlıydı, maça maça, balığa balığa…
İbrahim ağabeyden sonra bir yıl ya yaşadı, ya yaşamadı Hayri Enişte.
Mahzunlaştı, içine kapandı, maçlara gitmez (hem de Beşiktaş’ın maçlarına) balığa çıkmaz, evde oturur oldu.


Son zamanlarında aldım Uğur’un Yeri’ne götürdüm, bol yıldızlı nasıl güzel bir geceydi.
Sevdiği ne varsa, vardı masada.
Kalamarsa kalamar, lakerdaysa lakerda…
Havadan sudan konuştuk, eskilerden anlattık, yaraları deştik, durdu durdu laf İbrahim ağabeye gelince;
Ölenle ölünüyor şekerim, ölenle ölünüyor…”
Gülüyorum bu sabah yürüyüşüne çıkanlara, Kemal Sunal’ın Postacı filmi geliyor aklıma…
Hoş artık mektup yazan yok da, postacı var mı bilmem…

Oyun

Uzun zamandır bir arkadaşımla şöyle bir oyun oynuyoruz; birbirimize bir cümle yazıp yolluyoruz ve bu cümle üzerine uzunca bir açılım yapıp tarafsız davranacağını düşündüğümüz yazar bir büyüğümüze gönderiyoruz. Tek kişilik jürimiz oylamasını yapıyor ve haftanın kazananını gerekçeleriyle bize bildiriyor.

Cümle her konuda olabilir. Herhangi bir kısıtlama yok. Tek kıstas; cümle ile ilgili açılım yaparken hayal gücümüzü kullanmak.

Bu hafta ilk cümleyi arkadaşım yolladı;

“Ben sevdiğin kadınım, bana âşık olduğunu söylediğin o ilk andaki bakışlarını anlat.”

Önce biraz garipsedim. Her zamanki cümlelerden farklıydı bu seferki. Sonrasında yaşayacaklarımızla eksik parçalar yerine oturacaktı fakat henüz değil.

İlk boş anımda oturdum bilgisayarımın karşısına, nasıl anlatılır ve tarif edilirdi ki böyle bir cümle? Ne kadar uzun olabilirdi ki bir bakışın tarifi ve ben bugüne kadar hiçbir kadına böyle bakmamışken?

Önümde açık duran Word sayfası üzerinde imleç yanıp sönüyordu fakat dakikalar geçmesine rağmen ben henüz bir harfe bile dokunmamıştım.

Kendimce zihnimde sahneler yaratıyor, karşımda duran kadının gözlerine bakıyor, hayal gücümü zorluyordum. Daha önce hiç hissetmediğim bir duyguyu yazmak, bu oyuna başladığımızdan bu yana hiç olmadığı kadar zorluyordu beni.

Konsantre olup bir yerden başlamalıydım. Tam o sırada kulağıma yaz mevsiminin misafirleri kırlangıç sesleri ilişti. Aklıma kuşlar geldi; kırlangıçlar, arı kuşları, kanaryalar ve daha birçokları. Geçmişten bugüne sayısız aşk hikâyesinin, efsanesinin kahramanıydı onlar. Neden benim kalemime de yol göstermesinler ki diye düşündüm…

Kelimeler de sürü gibi hareket ediyor bazen, ilkini özgür bırakmadan kâğıt üzerine diğerleri mıh gibi çakılıp kalıyor oldukları yere.

Ve ilk kelimeyi özgür bıraktım…

“İnsan vücudu artık en küçük yapı taşına kadar bilinmekte. İnsanlığın ürettiği teknolojik cihazlar ile görünmeyen noktalarımız bile ayrıntılarıyla incelenebiliyor. Gizlimiz saklımız yok kısacası…

Peki ya ruhumuz? Onu tam anlamıyla öğrenebildik mi? Hangi teknolojik cihaz ile görebiliyor, inceleyebiliyoruz?

Ölüm diye adlandırdığımız, ruh ve bedenin birlikteliğinin son bulacağı o ana kadar ikisi ayrılmaz bir bütün. Birazdan anlatacaklarımı sana bedenim üzerinden anlatamam. Ruhum üzerinden anlatmalıyım ki… Gizemli topraklarımda neler olup bittiğini izah edebileyim.

Çocukluğumdan beri ruhum üzerine tezahür eden düşünce; bu evrende bulunmayan, zaman, madde ve mekân algısının içinde yaşadığımız dünya ile karşılaştırılamayacak kadar farklı olduğu bir evren olmasıydı. Evrenin yöneticisinin hayal gücüm olduğu, bir parmak şıklatmamla şehirler kurduğum, bir parmak şıklatmamla dağlar yıktığım diyarlar.

Yine de bu diyarlarda olup bitenlerin, olup bitirdiklerimin, bedenimizin içinde yaşadığı dünya ve olaylardan tamamen bağımsız olduğunu söyleyemem. Dünya hayatında yaşadığın acı, korku, sevinç, mutluluk, hayal kırıklığı, pişmanlık ve benzeri duyguları, ruhunda, hayal gücünün gücü nispetinde farklı kurgular içinde yaşayabilirsin.

Şimdi beni iyi dinle…

Önceleri ruhum, ucu bucağı görünmeyen, rüzgâr esintilerinin toz kaldırdığı kurak topraklar gibiydi. Ara ara dar sokaklı mütavazı şehirler inşa eder, taş döşeli sokaklarında gezer, yaprakları kelimelerden bir şiir ağacı altında soluklanırdım. Çok uzun sürmez, ertesi gün yerlerinde yine kızıl toz zerreleri eserdi.

Bir gün geldi ki, o gün ruhumun diyarlarında rüzgâr esmez, etraf tozmaz oldu. O güne dek istikrarlı bir canlı hayatının olmadığı topraklarımda bir hareket hissediyordum. Önce yerler yeşerdi ve tüm toprak çimene büründü. Zaman ilerledikçe çimler arasında farklı böcekler ve minik kemirgenler belirdi. Yeni bir yaşam başlıyordu. Bu yaşamın dünyadaki bedenim üzerindeki izdüşümü; belki allaşan bir yanak, belki de daha hızlı atan bir kalp, belki de bir çift gözden kaçırılan bana ait bir çift gözdü!

Çok hızlı ilerledi her şey,  ruhum benim iradem dışında şekil alıyordu adeta.  Kuşlar! Ah evet kuşlar… Tüm gökyüzünü kaplamışlardı, küçüklü büyüklü rengârenk kuşlar. İspinozlar, turnalar, kırlangıçlar ve daha niceleri. Neler oluyordu, nereden gelmişlerdi, kim getirmişti?

Yaşadığımız dünyada seninle bedenlerimiz ne kadar yakınlaşır ve ne kadar uzun süre birbirlerine yakın dururlarsa, ruhumda da o denli değişiklikler meydana geliyordu. Fark ettiğim bir şey daha olmuştu, ruhumda gerçekleşen her bir olayın, bedenimde bir karşılığı vardı. Hem de her birinin.

İşte o zamanlar fark ettim o kuş yuvasını…

İçinde tek bir yumurta vardı. Yuvayı hangi kuşlar yapmıştı, şimdi neredeydiler bilmiyordum? Her gün ziyaret ettim o yuvayı. Her gün avucuma alıp ısıttım yumurtayı. Yumurtayla aramda anlam veremediğim bir bağ vardı. Sanki bana emanetti!

Biliyordum! Elbet bu yumurtanın da bedenim üzerinde bir eyleme denk gelecek bir karşılığı vardı. Bir gün yumurta çatladı ve içinden minik bir yavru çıktı.

Nasıl besleyeceğim konusunda beyin fırtınası yaparken anladım ki onu besleyecek olan benim duygularımdı. Evet, duygularımdan besleniyordu.

Kısa sürede büyüdü ve uçmaya başladı. Hiçbir kuş türüne benzemiyordu. Avcuma aldığımda kalbinin çok hızlı attığını hissediyordum. Tüm ruhumu dolaşıyor, her bir ağaca konuyor, her bir kaynaktan su içiyor ve ruhumun her bir noktasına kanat sürüyordu. Yetişkin bir kuş olana kadar bu böyle devam etti. Parmağıma konduğunda gözlerini gözlerimle buluşturuyor, uzun süre öylece bekliyordu. Biliyordum! Zaman yaklaşıyordu ve emanet süresi doluyordu.

Bir gün oldu ki her zamankinden farklı çırpıyordu kanatlarını ve her zamankinden farklı bakıyordu gözlerime… Veda edercesine…

Ve uçtu gitti!

Ruhumun ufkunda kaybolana dek izledim onu! İşte tam o an ayak parmak uçlarımdan bedenime bir şeylerin girdiğini fark ettim. Bir ağrı gibi, bir sızı gibi ama daha önce hiç şahit olmadığım. O an seninle beraberdim. Bir sahil kenarında, usul adımlarla sessizce yürüyorduk.

Parmak uçlarımda beliren o sızı; ruhumu aşıp bedenime ulaşan kuştu. Tıpkı ruhumdayken yaptığı gibi şimdide bedenimin içinde kanat çırpıyor, istisnasız her bir hücreme kanat sürüyordu. Kâh damarlarımda dolaşıyor, kâh kalbimde, kâh beynimde. Kanat sürmediği tek bir noktam kalmamıştı.

O an bir anda durduk ve seninle birbirimize döndük. Göz gözeydik. Kıpır kıpırdı içim. Sana söylemem gereken bir şey vardı. Anlatmam gerekiyordu olan biteni. Gözlerim gözlerine köprü kurmuştu, mistik bir yol açılmıştı sanki. Donup kalmıştık. Bakışların öylesine davetkârdı ki; sanki birini bekliyorlardı.

Ve o biri belirdi gözlerimde, bakışlarımda. Gelip göz kapaklarıma kondu. Dedim ya her olan bitenin bir karşılığı vardı. İşte zaman, o zamandı. Konuşmuyorduk, sadece birbirimize bakıyorduk. Göz kapaklarımdan havalanan bakışlarım, köprünün üzerinden uçup senin göz kapaklarına kondu. Son bir kez geriye dönüp bana baktı… Ve ardından gözlerinden içeri girip kaybolup gitti. Tam o sırada titreyen dudaklarımdan iki kelime döküldü:

Sana Aşığım!”

Ödevim tamamdı. Galiba bitirmiştim ve benim için çok zor olmuştu.

Yazdıklarımı hemen arkadaşıma mail attım ve ardından ben de ona vereceğim cümle ödevini düşünmeye başladım. O da yazdıktan sonra iki yazıyı da jürimize gönderecek ve sonuçları bekleyecektik.

Ama yazmadı…

Bir daha hiç yazmadı…

Bir mail yolladı bana ve bir daha hiç yazmadı:

“Biliyorum kızacaksın, biliyorum bir anlam veremeyeceksin ama ikimiz için de bunu yapmak zorundaydım. Yalnız gitmiyorum merak etme; ruhunun her bir yerine, bedeninin her bir hücresine kanat değdiren kuşunu da götürüyorum yanımda… Senden hatıra…

Seni tanımak çok güzeldi.

Hoşça kal!”

Ve bir daha hiç yazmadı…

Özkan SARI

48 dk

17:24…
Parçalı bulutlu bir temmuz var tepelerin üzerinde.
Harmanda dut,
harmanda incir,
harmanda armut, yeşil…
Biri çoktan döktü meyvesini pekmeze,
öbürü bekliyor ki dalların arasına girsin ağustos böceği.

17:30…
Buluta kaptırdım güneşi.
Boulevard of Broken Dreams’e “cik” li akumpanya yapıyor dilbazlar,
piknik sandalyem üç saat kırk sekiz dakikadır ayva dalı ile aşk yaşıyor.

17:36…
Şimdilik geçti bulut.
19 santigrat derecelik akşam üstünde, tenimdeki en arzulanır misafirin nazı belki biraz iştah kesiyor.

17:54…
Sağımda sarı klan gibi bitmiş bir grup çiçek.. Baktım, namevcut başka bir yerde.
Dibinden bir duvar yükseliyor,
duvarın ardı yol,
yolun kenarında ihtiyar bir serender,
benden dik omuzları…

18:00…
Belki biraz daha serin.
Son demleri bulut sersemi güneşin,
laf olsun diye yazdığım ismi konulmaz nesirin,
enerjisi biteyazan müziğin,
sırf yarın yine başlamak için bitireceğim saatlerin…

18:03…
Batıyor günü,
küsüratlı bir zamanın içinden geçip göndereceğim kelimelerin
ve bunların dışında,
belki birazı içimde kalan her şeyin.

18:12…
Gittim.