Kalbimi Vatanıma Gömün

Genelde okuduğum kitaplarla ilgili kısa düşüncelerimi, kitap görseliyle birlikte İnstagram hesabımdan paylaşıyorum. Dee Brown’un “Kalbimi Vatanıma Gömün” Eserini de paylaşmak istedim fakat içimde biriktirdiklerimi öyle birkaç cümleyle ifade edemeyeceğimi anladım. Bunun üzerine bir inceleme yazısı kaleme almayı uygun buldum. Böylelikle hem Dee Brown’un bu önemli eserinin daha çok okura ulaşabilmesini hem de Kızılderili Irkı için kalemimle saygı duruşunda bulunmayı amaçladım.

De Brown’un bu eşsiz çalışmasını önemli kılan en önemli noktanın; verilerin çoğunluğunun bizzat ABD resmi arşivlerine dayanması olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Her ne kadar Kızılderililer ile beyaz adamın karşılaşması Kristof Kolomb’un 1492’de San Salvador sahiline ayak basmasıyla başlasa da yazıya dökülen yaşantı ve gözlemlerin 1860-1890 (kitap bu aralığı anlatıyor) yılları arasında yoğunlaştığı görülüyor. Kızılderilileri dünyaya anlatan kaynakların derleyici ve yazarlarının hemen hemen hepsinin beyaz adamdan oluşması, Kızılderilileri anlayabilme noktasında okuru hep eksik bırakmıştır. Buna neden olan en büyük eksik elbette Kızılderililerin dili ve kendileri tarafından yazılı bir tarihinin olmayışıdır. Olsaydı bile bunu basılı belgelere dönüştürebilmek için yine beyaz adama muhtaç olacaktı. İşte bu çerçevede değerlendirdiğimizde bu kitabın önemi katbekat artmaktadır.

Kolomb, Amerika kıtasını keşfettikten sonra İspanya Kral ve Kraliçesine yazdığı mektupta yerliler ile ilgili şöyle diyor: “Bu insanlar öyle uysal, öyle barışsever ki yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerinizin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar; gerçi çırılçıplak dolaşıyorlar, ama davranışları terbiyeli ve övgüye değer.” Tabi bu söyleminden Kolomb’un da dost canlısı bir misafir olduğu anlaşılmasın. Kolomb’un ve diğer istilacıların gözünde yerliler; çalıştırılması ve Hristiyanlaştırılması gereken insansılar olmaktan öteye gitmiyordu. 1492 yılı kıyımın başlangıcı oldu. Bu tarihten itibaren beyaz adamın Avrupa’dan Amerika’ya olan göçü bir daha son bulmayacak şekilde başlamış oldu.

Bu tarihten sonra başlayan beyaz adam – Kızılderili savaşı(aslında buna savaş denilmez, sistematik soykırım demek daha doğru olur.) son bulduğu 1890 yılına kadar devam etti.

“Kalbimi Vatanıma Gömün” 1860 ve 1890 yılları arasındaki olayları konu almaktadır. Elbet bu aralıkta yaşanan süreci size aktarabilmem mümkün değil fakat bende bıraktığı yaraları da sizlere göstermeden üstünü örtmem mümkün gözükmüyor. Romantizm kokuyor gibi gözükse de bu otuz yıllık sürecin sonunda kendimi bir Kızılderili olarak hissettiğimi söyleyebilirim. De Brown’un olayları kronolojik bir akış içerisinde adeta romanlaştırarak sunmasına, çevirmenler Celal Üster ve Fevzi Yalım’ın da Tükçe’ye çevirilerinin başarısı eklenince, bu otuz yıllık süreç adeta benim geçmişimmiş gibi hafızama kazındı. Hemen hemen her bölüme eklenen özellikle Kızılderili Şefleri ve savaşçılarının gerçek fotoğrafları, zihnimizde oluşturduğumuz kurgunun gözle görülür bir vücuda bürünmesine olanak sağlıyor. Kitabın en dikkat çekici noktalarından biri de olayların geçtiği yıllarda dünyada sanat, edebiyat ve siyasi önemli olayların küçük notlarla okuyucuya sunulması. Örnek vermek gerekirse, 1866 yılında Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sı yayınlanırken, 1867 yılında Karl Marx’ın “Das Kapital”i yayınlanıyor. Oysa bu tarihlerde ise Sioux Şefi “Kızıl Bulut”; halkının özgürlüğü uğruna atını Howitzer’lerin(Top) üzerine sürüyordu.

Kızılderililerin bilgeliği ve kültürü, esiri olduğumuz modern çağın tüketim odaklı talan kültürünün çok uzağındaydı. Doğayı; sahip olunacak, hükmedilecek bir varlık olarak değil, onunla kardeş olup, onun ve kendilerinin devamlılığının sürdürülebilmesi için birlikte olacakları bir varlık olarak görüyorlardı. Kızılderililer toprağın ve onun zenginliklerinin hayatla bir tutulması gerektiğini ve Amerika’nın bir cennet olduğunu çok iyi biliyorlardı; Doğu’dan gelen istilacıların niçin Kızılderililere ait her şeyin yanı sıra Amerika’nın kendisini de yok etmeye kararlı olduklarını anlayamadılar.

Yine beyaz adamın bize anlattığı hikâye, izlettiği filmlerde Kızılderililerin yapılan anlaşmaları bozan, beyaz adamın kafa derisini yüzen barbarlar olduğu aktarıldı. Oysa gerçek tam tersiydi. Kızılderililer Kolomb’un bir zamanlar mektubunda belirttiği aynı Kızılderililerdi; uysal, barışsever, kibar. Beyaz adam ise daha aç, daha hırslı, daha vahşi… Yüzdükleri Kızılderili kafa derilerinden para kazanan askerlerle dolu bir beyaz adam ordusu…

Beyaz adam bildiğimiz beyaz adam! Onun gerçekleştirdiği hangi vahşete şaşırabiliriz ki? Günümüzde hangisine şaşırıyoruz? Beni bu kitapta en çok yaralayan nokta beyaz adam değil; kendi ırkına ihanet eden Kızılderililer olmuştur. Beyaz adamın ordusunda iz sürücü olarak görev alan paralı Kızılderililer, kendilerine düşman gördükleri diğer kabilelere beyaz adam ile birlikte saldıran kabileler, ya da beyaz adamın yalan ve fitnesine mağlup olup tetikçilik yapan Kızılderililer. Elbet bu bir sonuç! Yüzyıllar süren bir kıyımın zaman içinde genetik hafızalarına işlediği bıkkınlığın, ümitsizliğin, hayal kırıklığının sonucu. Onları bu konuda suçlayamam çünkü klavye tuşlarına basmaktan başka bir zahmetimin olmadığı bugün, onları yargılamak benim haddime değil.

Kitaba konu olan bu otuz yıllık süreçte hemen hemen tüm beyazlar Kızılderililer’e düşmandı. Bunun en büyük nedeni, günümüzde de geçerliliğini tüm kuvvetiyle sürdüren “medya manipülasyonu”ydu. Çünkü tüm medya, Kızılderililerin yok edilmesi gereken bir ırk olduğu yönünde hem fikirdi. Ne manidardır ki bu manipülasyonun sarhoşluğundan uyanabilenler ise Kızılderilileri yakından tanıma fırsatı bulan insanlardı. Kitapta adı geçen ve Kızılderili soykırımı karşısında canı ve mevkii pahasına da olsa sesini çıkarabilmiş, karşı koymaya çalışmış az sayıdaki beyaz adamı(asker ve sivil) da burada saygıyla anıyorum.

İnanın altını çizdiğim, alıntıladığım, hatta saklamak üzere özenle ajandama aktardığım o kadar çok bölüm var ki… Burada yazmaya kalksam sonunu getiremem. Yine de müsaadenizle birkaç alıntı paylaşıp yazımın sonuna doğru yol alalım.

 “Kızılderililer öylesine az şeyle yetinebiliyor ki, bir türlü uygarca yaşamaya yanaşmıyorlar.” Beyaz adam Nathan Meeker

“Toprak yaratıldığında üstünde sınır çizgileri yoktu, onu bölmek insanlara düşmez…” Kızılderili Reis Joseph

“Omaha beyaz adamlarla dolu bir arı kovanıydı sanki, Chicago gürültüsü, karışıklığı ve neredeyse göğe erişecek gibi görünen binalarıyla ürküntü vericiydi. Beyaz adamlar çekirgeler kadar kalabalık ve amaçsızdılar; sürekli olarak telaş içinde bir oraya bir buraya gidiyor, ama varmak istedikleri yere bir türlü varamıyorlardı sanki.” Washington’a giden Kızılderili heyeti

“O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım(Kum deresi katliamı). Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet… Sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu. Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç.” Kızılderili Kara Geyik

“Bize birçok söz verdiler, hatırlayamadığım kadar çok; bir tekinin dışında hiç birini tutmadılar. Toprağımızı alacağımızı söylediler ve aldılar.” Kızılderili Kızıl Bulut

Buraya kadar herhangi bir Kızılderili kabilesinin ya da Kızılderili Şefi/Savaşçısının adından söz etmedim(bir yer hariç), istedim ki onları yazımın sonuna saklayayım. Umarım kitaba karşı sizlerde bir merak uyandırabilmişimdir. Günümüz karanlığında, “Gelecek; geçmişin gerçeği üzerinde ilerler.” Hakikatinin fenerleriyle yol almaya çalışanlardansanız, bu eseri mutlaka okumalısınız. Bu eşi benzeri olmayan, belki de bir daha olmayacak olan insanları tanımalı, öncelikle kendinizle tanıştırmalısınız.

Son olarak;

Son büyük Kızılderili kabileleri olan; Navaho, Cheyenne, Arapaho, Sioux, Comanche, Apache, Kiowa, Nez Perce, Ponca, Paiute ve geçmişte yok edilen nicelerini…

Son büyük Kızılderili Şefleri ve Savaşçıları olan; Manuelito, Küçük Karga, Büyük Kartal, Küçük Kuzgun, Kızıl Bulut, Benekli Kuyruk, Gaga Burun, Gümüş Bıçak, Cochise, Eskiminzin, Kintpuash, Beyaz Ayı, On Ayı, Beyaz At, Quanah Parker, Oturan Boğa, Azgın At, Kör Bıçak, Dinelen Ayı, Nicaagat, Naiche, Wovoka, Koca Ayak ve elbette Geronimo’yu…

Kafası kesilip yirmi yıl sergilenen, iskeleti bir valinin odasında dekor haline getirilen, kafa derileri soyulan, açlıktan atlarını ve köpeklerini yemek zorunda bırakılan, tecavüz edilip karnı yarılıp doğmamış çocuğuyla öldürülen, er bezleri kesilip tütün torbası yapılan, mahrem yerleri kesilip sırıklara takılan, bağırsakları çıkarılıp ağızlarına sokulan, elleri ayakları koparılıp gözleri oyulan, aç kalmaları için avladıkları yaban sığırları katledilen, taşınan(bulaştırılan) hastalıklar ile kırılmaları(ölmeleri) sağlanan, soğuktan donmaları için giysileri ve çadırları yakılan, ve daha aklıma gelmeyen türlü yaptırım ve işkencelere maruz bırakılan ve belki de en önemlisi tüm dostça, iyi niyetle ellerini sıktıkları büyük babaları(ABD hükümeti/başkanı) tarafından aldatılan Kızılderili çocuklarını, kadınlarını ve erkeklerini…

Büyük bir saygıyla anıyorum…    

Kitap adı: Kalbimi Vatanıma Gömün

Yazar adı: Dee Brown

Yayınevi: E yayınları

Sayfa sayısı: 464

Özkan SARI

303

Yine oldu işte.
Yine kalbimi bıraktım ekranın üstünde.
Ömrümün iki saatinde eski bir karavan durakladı, ben de girdim içine.

İçinden yol geçen şeyleri başka türlü seviyorum. Anıları, kitapları, şarkıları…
Hele filmler…  Filmleri kendimden geçerek izliyorum.
Çünkü yol değişim demek. Gitmek, ilerlemek, geride bırakmak demek.
“Kim bilir neler neler..” demek yol.
Beklenmeyen, hepsi iyi olmayan bir sürü yeni şey demek.
Yeni insanlar, yeni sokaklar, bakmalar, görmeler, şaşırmalar, dar alanda tanımadık buluşmalar demek.

303…
Karavan…
Eski…
Jule…Karavanın şoförü…
Genç, güzel, bulanık…

Jan…
Karavandaki Tanrı misafiri…
Genç, güçlü, katı gerçekçi…

Ekonomik sistemler ve onlarla gelen yaşam biçimlerinin insanı nereye evirdiğine dair karşılaştırmalar,
kadın-erkek ilişkileri ve ‘kendi’ olmak kavramı üzerine yapılan çatışma dolu dialoglar…

Tek bir doğrunun yıkılmaz kulesini inşa etmeye çalışmadan, fikirleri zıddıyla parlatan, huzurlu şarkıların eşlik ettiği, dağ, deniz, sokak manzaralı bir film 303.

“İnsanı ilerleten nedir? Rekabet mi, işbirliği mi?” diye soruyor kadın. Yanıtını Cra-magnonsla veriyor. Bundan 25.000 yıl önce İspanya’daki bir mağara duvarına çizilmiş hayvan resimlerini gösterirken “İşte, sanat için vakti olan ilk insan.” diyor. ”Bunu yapabildi; çünkü birlikte çalıştı. Tek başına zayıftı.”

Tekerler yol aldıkça derinleşiyor sohbet; rengi giderek kırmızıya dönüyor.
“İhtiras zıtlığa ihtiyaç duyar.”
Zıtlığın aynasından yansıyan, biri aklıma, diğeri kalbime göz kırpan iki ayrı hüzmenin ışıltılı kumpasına düşüyorum.

— Ya kendine kendin diyemiyorsan? Kafandaki bu ses yaptıkların hakkında  sürekli yorum yapıyor. Aslında bunun sen olduğunu sanmıyorum. Bu, senin iç yorumun gibi. Hayatında hiç futbol oynamamış bir futbol yorumcusu gibi. Bence gerçek benliğin sessiz ve hayatındaki tüm kararları o veriyor. Yorumcu daha sonra bu kararları akla uygun hale getirebilir; ancak gerçekte hiç söz hakkı yoktur biliyor musun?

— Olabilir. Peki ben kimim o zaman? Gerçek benliğim nerede?

— Derinlerde, lisan ile ulaşamayacağın bir yerde.

İnsanı alt katmanlarına kadar okuyabilen “bir diğeri” kaygı verir. Matruşkalar gibi üst üste geçirdiğimiz ‘ben’ler, en alttaki savunmasız, narin, geçirgen olana giydirdiğimiz kat kat deriden başkası değildir aslında. Bizans’ın Konstantinopolis’i istilacılardan korumak için yaptığı  katlı surlar gibi, kimse varlığımızın kırılgan yerine ulaşmasın diye diktiğimiz duvarlardır onlar.

Lakin bazen bir Fatih çıkıp inat ediyor işte.
O güçlü surların en zayıf noktalarını görüp hiç durmadan ateş ediyor.
Ve bütün gücüyle direniyor duvarlar. Esip gürlüyor, yalancı kahkahalara uç geçirmiş iğneli bakışlar gönderiyor.
Sevgilimiz, annemiz, babamız, çocuğumuz, dostumuz…
Her biri izin verdiğimiz, geri çekildiğimiz yerlere kadar sokulabiliyor.
Matruşkanın en küçük bebeği yalnız kalmak zorunda.
Orası, dikenli tellerle çevrili yasak bölge.
Orası, “insanım” diyenin gerçek anlamda kendi olduğu tek yer.

İlerliyor dakikalar…
Duruyor bir yol kenarında karavan.

“Yalnızca bir rüya parçalanmadı.
  Bir şeyi daha anladım.
  Kendimi dışarıda aramayı bırakıp içeriye bakmam gerekiyor.”

Fakat bu hep böyle olmaz mı?
Uzun uzun yollara, başka başka şehirlere, uzak uzak ülkelere kur yapmaz mı yürek?
Alıp alıp istiflediğimiz eşyalar, gelip geçip aşındırdığımız caddeler,
gele gide, göre duya, evire çevire tükettiğimiz şeyler ardımızdan bakarken bir türlü dolmayan o boşluğu kapatmak, puzzle ın kayıp parçasını bulmak için gitmez miyiz biz?
Evlerden, şehirlerden, insanlardan mesafe alıp yeni evlere, şehirlere ve insanlara talip olmaz mıyız?

Arayış böyle başlıyor gibi.
Yollara düşemeyenler kendi bahçelerinde dolaşıyor.
Çocuğunda, işinde, arkadaşında, hiçbiri değilse de sosyal medyada kendini yeniden yaratıyor.
Adını koyamasa da, nasıl bir şeydir göremese de, hissediyor.
Ne kadar derine dalıp çıksa da kuyudan, hep yarısı dolan bir kova gibi eksik kalıyor.

Herhangi bir teze doğru ya da yanlış teşhisi koymadan, dikte etmeden farklılığın armonisini duyuran bu güzel film elbette bunlardan çok daha fazla şey söylüyor. Almancanın, genelde beni izlemekten alıkoyan fonetiğine rağmen hiç takılmadan izlediğim ender filmlerden 303.

Kendinden tatile çıkmanın kişiye göre değişebilen yollarını, aşkı yaratan çekimin aslında ne ile başladığını, hayatta kalıp devam edebilmeyi mümkün kılan şeyin güçten başka bir yetenek olduğunu ve daha pek çok argümanı yeniden düşünmeme ortam sağlayan bu tatlı film vakti gelince yeniden izlenecekler listesinde yerini aldı.

Biliyorum ki o gün, bugünden başka biri olacağım.
Yeni yollar, yeni okumalar, yeni tanışmalar, yeni deneyimler derken, yeni bir bakış, yeni bir anlayışla tekrar soracağım aynı soruları. Değişen cevaplarımdan belki tatmin olacak, belki de onları zamanın ‘daha sonra’lı bir parçasına yollayacağım.

Bu bilinmeyen vakte kadar içinde kendimle çarpıştığım başka güzel filmler bulacak ve onları da yazacağım. Belki sen de okuyacaksın yazdıklarımı. Merak edip izleyeceksin, kendini arayacaksın benim gibi. Bulunca, kıvrılacak dudak kenarların, tatlı tatlı güleceksin. Etrafında, kıymet bilecek eş dost varsa, laf arasında “mutlaka izle!” diyeceksin.

Böyle olacak.
Böyle böyle ‘kendin’e yaklaşacak yüzün, göreceksin.

DC

Yarım

Ülkemin kadınlarına,
kaybolan çocuklarına,
toprağa düşen askerlerine,
hunharca zarar verilen sokak hayvanlarına,
kuşlara, ormanlara….
Vaktinden önce dünyadan AY-I-RILAN, yarım bırakılan tüm hayatlarına…

Açtı beyaz kanatlarını
güvenle süzüldü boşluğa.
Baktı….Baktı…
Küçük gözlerinden içeri doldu dünya.
Mavi mavi attı kalbi,
yeşil yeşil cıvıldadı sesi.

Bahardı.
Çiçekler patlıyordu renk renk,
sarılara, morlara boyandı dili.
Çağıl çağıl nehirlerden içti,
fısıl fısıl rüzgarlardan geçti,
düzlere, bayırlara,
bir çobanın ayak ucuna değdi diri gölgesi.

Uçtu…Uçtu…
Kondu bir şehrin akşam üstüne.
Ne nehirler, ne ağaçlar…
Alı solmuş, güneş yanığı çatılar,
elektrik telleri,
uğul uğul sokaklar…

Yoruldu,
bir nefeslik bıraktı pençesini
bitmemiş bir duvar üstüne.
Niyeyse,
çekildi içinin maviliği,
aktı gitti sıvasız tuğlalar üzerinden.

Açtı genç kanatlarını
uçtu…uçtu….
Derken,
ne oldu nasıl oldu,
sol yanından acıdı.
Ilık bir kırmızı kustu kar beyazı kanadı.
Yankısız, yarım vuruşluk bir tık sesi duyuldu.
Hala aklındaydı başı,
toz toz buluttu etraf.
Kaldırıp boğazından tutan el çamurdu.
“Buldum !” diye bağıran ses davul davuldu.
Son kez baktı gökyüzüne,
uyudu.

Derya CESUR

ODA

Biz
az önce
açık kapıdan aceleyle girince,
muhtemelen
öylesine bir tesadüfle
dokununca eline elim,
dalına ıslık değmiş serçenin
beyhude telaşına kapıldı içim.

Sen
az önce
öylesine,
belki yalnızca ikimiz varız diye
nazikçe bakıp gülümsedin.
Tam da o sıra
korsan bir  gemi yandı ortasında
büyük buz denizinin.
Bir rüzgar esti,
bir yaprak uçtu,
eyersiz bir at dörtnala koşup
dağıttı tozunu Tebai’nin.

Sen
az önce
muhtemelen
oda bizi yutmasın diye
konuşurken lacivert sesinle
çorak kuyulara yeni sular yükseldi.
Yeni dolunaylar düştü eski şadırvanlara,
avlulara
gümüş çocuklar birikti .

Sen
az önce
muhtemelen
ben bir hayale akıp gittim diye
öylesine bakınırken pencereden,
bir kadın göç etti
bildiği tüm şehirlerden.

DC
Resim: Gülay NALCI

Kalp Çağrısı

Bir kasaba düşünün ki harcında iyilik, yardımseverlik, vefa, dayanışma olsun.
Kıyıda köşede bir yerde, kaostan uzak, ‘iyi’ den yana saf tutmuş, zayıfa destek, bozuk niyetliye karşı tek yürek, tek yumruk olsun.

Bir kasaba düşünün ki öğretmeni, polisi, esnafı, işçisi birlikten kuvvet doğursun, tek bir insanı için gecesini gündüzüne katıp olanaksızı mümkün kılsın. Kötünün içindeki iyiyi görüp doğru yola nezaketle davet etsin, “Neden peki?” diyene “Çünkü o bizden biri.” desin.

Düşünemiyor musunuz?
Hayali bile mi zor?
Böyle bir yer yalnızca filmlerde mi olur?
Haklısınız ! Ben de bir televizyon dizisinden söz ediyorum zaten.
Orijinal adıyla When Calls The Heart… İzlerken tebessüm şımarığına dönüştüğüm diziden…

Dünyanın hiçbir yerinde ve zamanında böyle bir kasaba olmadığı bilgisine ve gelecekte bir gün de olmayacağı öngörüsüne rağmen, aklımı serin, duygumu ışıklı yerlere çağırıyor diye izleyip karşısında saatlerce otursam da yorulmadığım bir yapım Kalp Çağrısı.

Birbirini uzun zamandır tanıyan bu kıyı kasabası sakinleri o hep özlediğimiz, yok olup gitti diye hayıflandığımız insan ilişkilerini ve değerlerini hayatın asıl ve asil parçası haline getirmeyi başarıyorlar. Ve bir nedenle yolu kasabaya düşen yabancılar gördükleri bu dünya karşısında büyülenip oranın bir parçası olmaya karar veriyorlar.

Aşktaki naifliği, komşuluktaki duyarlılığı, heyecandaki birlikteliği seyrederken ekranın içinden Umut Vadisi’ne düşüp yirminci yüzyılın başındaki bir  zamanları yaşayan bu medeniyetten uzak (!) yerleşkenin parçası olmak, Elizabeth’le okul yolunda yürümek, Abigale’in kafesinde turta yemek, Rosemary ie bol kahkahalı sohbetler etmek istiyorum.

Kasaba halkının, halka düşünce önderliği edenlerin iyi ve etik olanı parlatmak, sorunlar karşısında insan merkezli davranmak için yaptığı fedakarlıklar zaman zaman duygu aşımlarına neden oluyor. İşte o vakitler, elleriyle yaptıkları evlere, at arabalarına, yılbaşı ağaçlarına dokunmak istiyorum .

Bir sihir varsa eğer bunun “biz” duygusundan geldiğini ve bir gaz bulutu gibi dağılıp herkesi etkilediğini gördükçe, yalnızca kendime duyurduğum ‘keşke’li ahlar bırakıyorum nefes alıp verdiğim odalara. Geçmişteki yanlışları, kabulü zor hataları yine geçmişe teslim edip bir insanın tek gerçek potansiyeli olan ‘bugün’ için hala bir umut olduğuna inanmanın değerini daha iyi kavrıyorum.

Ortak acılardan büyüttükleri küçük hikayeleri ile hepimizin hayatındakilere benzer mücadeleler veren bu sıradan insanların birbirlerinden aldıkları dersler ilham verici. Her bölümünde tehditler, entrikalar, silahlar, cıvık cıvık ilişkilerden mütevellit kıyametler dolusu televizyon yapımına karşı böylesi bir senaryo anlayışı ile karşılaşmak “dizi” formatıyla tekrar yakınlaşmamı sağlıyor.

Elizabeth’e bakıp asla onun gibi bir öğretmen olamayacağımı, Jack’e bakıp asla onun kadar ilkeli bir asayiş adamı göremeyeceğimi, Abigale’e bakıp asla onun kadar güçlü ve anlayışlı olamayacağımı düşünürken kendimi biraz acıtsam da, “ne kadar yaklaşabilirsen o kadar insansın” deyip durumu toparlamaya çalışıyorum.

Ben yalnızca “izleyin” demenin uzun yolunu seçtim.
Dahası için yazmaya gerek var mı?
Biraz merak, biraz özlem yetip de artmaz mı?

DC
Haziran 2020