Müsaadenle!

Hiç parmaklarını kırmak istedin mi?

Ben bazen istiyorum, her zaman değil, ne zaman sana yazmak için alsam kalemi elime, ayak tabanımla ezmek istiyorum parmaklarımı. Tutamasınlar kalemi, basamasınlar daktilo tuşlarına… Olmuyor! Duyguları parmaklar üretmiyor, bir yer var insanın içinde, hissettiğin ama öyle ultrason, röntgen, mr, tomografi gibi cihazlarda gözükmeyen. Duyguları parmaklar üretmiyor, bazısı kalp diyor, bazısı gönül, bazısı ruh diyor, bazısı hormonların işi… Bilmiyorum! Sadece hissediyorum. Suçu yok parmakların, onlar sadece elçi! Hem kırsam ne olacak? Hislerimi kelimelere dönüştüremezsem eğer birbiri üzerine yığılıp kalacaklar içimde bir yerlerde; havasız kalacaklar, çürümeye yüz tutacaklar, kokuşacaklar, zehirleyecekler beni… Ve doktorlar tahlil üstüne tahlil, röntgen üzerine neler isteyecekler neler… Sonra; bir şey göremiyoruz diyecekler!  

Bugün Pazar, sabah erkenden kalkıp çıkınca sokağa, koca şehir bana aitmiş gibi hissediyorum. İşte böyle zamanlarda duyabiliyorum beton arasında kalmış tek tük ağaçların hışırtılarını, işte böyle zamanlarda dinliyorum sesleri şehrin homurtusuna galip gelen serçe cıvıltılarını. Bir de Ekimin veda hazırlığı eşlik ediyor tüm olan bitene… Hani demiştim ya bir yer var insanın içinde, hissediyorum, bir şeyler oluyor, ya bir fidan tomurcuklanıyor ya da bir ağaç yaprak döküyor.

Gecenin çiyi hala üzerinde duran bir bank bulup oturuyorum. Yine böyle zamanlarda garip bir şey oluyor, kimseye söylemedim daha önce ilk sana söylüyorum.  Ne zaman sana yazmak için hazırlansam, dışarıdan bana doğru yürüyen birilerini görüyorum. Ne oluyor biliyor musun? Göğüs kafesimin oradan içime giriyorlar. Belki zihnim bana oyun oynuyor bilmiyorum, ama hissediyorum…  Hani demiştim ya bir yer var insanın içinde, işte oralarda dolaşıyorlar.

Seni hiç görmedim ben. Ne gördüm ne de sesini duydum. Var mısın onu da bilmiyorum. Varsın da bir bütün değil gibisin. Hem bedenin hem ruhun parçalanmış da saklanmış başka başka insanların bedenleri ve ruhları içine!

Zaman zaman denk geliyorum sanki bir parçana;

Alamıyorum bazen gözlerimi bir kadının gözünden,

Dinlemeyi bırakıp uzaklaşamıyorum bazen bir kadının sesinden.

Bazen bir yerlerde okuduklarımı sen yazdın sanıyorum,

Bazen de güneşi arkasına almış bir yüzün siluetine kanıyorum.

Sen misin? Diye sorasım geliyor; soramıyorum.

Sen değilsin; biliyorum!

Merak etme okumuyor kimse, önceleri sayfa sayfa saklardım da şimdilerde atıyorum çöpe…

Sana yazmak, bana yazmak gibi…

Hiç parmaklarını kırmak istedin mi?

Ben bazen istiyorum, her zaman değil, ne zaman sana yazmak için alsam kalemi elime, ayak tabanımla ezmek istiyorum parmaklarımı. Tutamasınlar kalemi, basamasınlar daktilo tuşlarına… Olmuyor!

Onların suçu yok! Duyguları parmaklar üretmiyor.

Bak! Kalabalıklaşıyor sokaklar. Homurdanıyor arabalar.

Duyulmuyor artık ağaç hışırtıları, serçe cıvıltıları.

Göğüs kafesimden geri çıkıyor birileri, uzaklaşıyorlar.

Hani demiştim ya bir yer var insanın içinde;

İşte…

Müsaadenle!

Özkan SARI

Koleksiyoncu

”Ben o alıştığın koleksiyonculardan değilim genç adam!”

Koleksiyonculuk içerisinde para ve pul koleksiyonculuğu ilk akla gelenler. Araba, kartvizit, kelebek, düğme, taş gibi daha birçok çeşidi mevcut. Sabır ve kararlılık isteyen bir uğraş.

Benim uğraşım ise, işte bu koleksiyoncuları bulup ziyaret etmek ve koleksiyonlarını incelemek. Son olarak ziyaret ettiğim bir plak koleksiyoncusu vermişti gazete parçasına yazdığım cebimde duran adresi. Verdiği adreste ne tür bir koleksiyonla karşılaşacağımı söylememişti. Neyse ki adresi bulmuş ve zile basmıştım.

Kapıyı altmışlı yaşlarında bir adam açtı. Meraklı gözlerle beni tepeden tırnağa süzdükten sonra o daha lafa girmeden ben seslendim:

”Merhaba, benim adım Özkan, adresinizi plak koleksiyoncusu Suat Bey’den aldım. Sizi arayıp geleceğimi söylemiş olmalı.”

”İçeri gel genç adam” dedi koleksiyoncu.

İki katlı müstakil evinin yaşı muhtemelen yüzün üzerindeydi. Eski, bakımlı ve esrarengiz bir iç dizaynı vardı. Geçen her saniye heyecanım ve merakım artıyor, neyle karşılaşacağım konusunda sabırsızlanıyordum. Salona açılan beş kapıdan biri içerisinden geçerek geniş bir odaya girdik. Odanın üç duvarı tavana kadar raf yaptırılmıştı. Her rafta aşağı yukarı aynı büyüklükte yüzlerce cam kavanoz bulunuyordu. Cam kavanozların içinde ise sudan başka bir şey göremiyordum.

”Evet genç adam, gördüklerinizin ne olduğunu anlamlandırmaya çalıştığınızın farkındayım. Ben kesinlikle ziyaretçi kabul etmiyorum aslında ama sizi kabul ettim. Nedenini ise ilerleyen zamanda öğreneceksiniz.”

”Nedir bunlar, ne koleksiyonu?” diyebildim kısık bir ses tonuyla, ben her zamanki gibi sıcak bir sohbet eşliğinde bir para, pul, davetiye ne bileyim bir kitap koleksiyonu incelerim diye gelmişken, şu an karşımda yüzlerce cam kavanoz duruyordu. Merak ve heyecanımı yalnız bırakmayarak yanlarına birde şaşkınlık ve tedirginlik dâhil olmuştu.

”Benim adım Azamat, Kırgız’ım, babam ve dedem şamandı. Bana onlardan miras kalan bir uğraş koleksiyonculuk, ben o alıştığın koleksiyonculardan değilim genç adam, öyle elle tutulur, gözle görülür cisimler toplamam.”

”Peki, ne toplarsın?”  diye yutkunarak sorduğumda sesim iyice içime kaçmıştı.

”Ben, insanların ilk defa yaşadıkları özel anların duygularını toplarım.”

Adamın psikolojik sorunları olduğunu düşünmeye başlamıştım. Tedirginliğim yerini korkuya bıraktı. Bir an önce çıkmalıyım buradan diye düşünürken adam konuşmaya devam etti:

”Mesela bebeklerin ilk gülümsemelerini, onlar gülümsediğinde anne babalarının yaşadıkları ilk sevinçleri toplarım genç adam ya da annesinin öldüğü haberini alan birinin ilk hissettiği acıyı, ardından annesinin yokluğunda hissedeceği ilk yalnızlık duygusunu toplarım. Dediğim gibi ben, insanların ilk defa yaşadıkları özel anların duygularını toplarım.”

”…!?”

”Duyduklarına inanmak kolay değil ama hissettiğinde anlayacaksın.”

Koleksiyoncu rafın birinden bir kavanoz aldı eline ve bana uzattı… Kavanozu avucuma alır almaz kalbimde tarifsiz bir acı hissettim, ateşim çıkıyor, damarlarım kerpetenle yerinden sökülüyordu sanki, daha fazla dayanamayıp kavanozu koleksiyoncuya geri verdim. Hemen ardından başka bir kavanoz tutuşturdu elime, bu kez de tarifsiz bir huzur kaplamıştı ruhumu, yüzümde ılık bir gülümseme, gözlerimde şefkat dolu bir bakış belirdi. Kavanozu elimden alıp konuşmaya başladı koleksiyoncu:

”Hissettin bak, ilk kavanoz; annesini kaybeden birinin yaşadığı ilk acıydı diğeri ise bebeği kendisine ilk kez gülümseyen birinin yaşadığı ilk sevinç.”

Dehşet içerisindeydim. Nasıl olabiliyordu böyle bir şey? Artık şaşkınlığımı ve tedirginliğimi kovalayıp bu eşsiz anın kucağına bırakmalıydım kendimi.

Koleksiyoncu beni raflar arasında dolaştırmaya başladı. Bu esnada anlatmaya devam etti:

”Bak buradakiler ilk kıskançlıklar, bir kadının sevgilisini, bir çocuğun kardeşini, bir annenin oğlunu, bir babanın kızını ilk kez kıskandıklarında yaşadıkları duygular ve daha niceleri. Bak burasıda korkuların olduğu bölüm; örümcek korkusu, yalnızlık korkusu, başarısızlık korkusu, karanlık korkusu gibi ilk kez yaşanılan korkular. Hemen yandaki bölüm fiziksel acı bölümü; ilk diş ağrısı, ilk bıçak kesiği, ilk böbrek taşı sancısı.”

Neler yoktu ki Azamat’ın koleksiyonunda, ilk kez yaşanılan anların duyguları, sevinç, üzüntü, korku, şaşkınlık, öfke, şiddet, utanç, hayal kırıklığı, vicdan azabı… Uzunca bir süre gezdik raflar arasında, merakla inceledim her bir bölümü.

Zaman nasıl geçti anlamadım. Hava kararmak üzereydi. Artık gitmem gerekiyordu.

Koleksiyoncu raflar arasından elinde bir kavanozla yanıma yaklaştı. Salona geçtik, koltuklara oturduktan sonra üzerinde ”ayrılık” yazan elindeki kavanozu bana uzattı. Avucuma aldım;

Nasıl tarif edilir ki o an kelimelerle, hani oksijensiz bir ortamda havayı ciğerlerine çekersin de boğulduğunu hissedersin, ciğerlerin yanmaya başlar… Hani arabada ya da uçakta aniden boşluğa düşersin de kursağın kalkar, hani bir şey gelir oturur ya tam boğazının ortasına yumru gibi yutkunursun geri gitmez, hani ağlamak istersin, bedenin titrer ağlayamazsın. Sanki ruhun dayanamaz çeker gider de bedenin canlı bir kadavraya döner, sanki kışın ayazında jilet kesiği yağmurlar altına atılmış, sırılsıklam titreyen takatsiz bir yavru kedi gibi hissedersin ya kendini, aciz, çaresiz, kimsesiz. Nasıl tarif edilir ki o an kelimelerle!

Sarsıla sarsıla ağlıyordum, gözyaşlarım ya kirpik uçlarımdan bırakıveriyordu kendini boşluğa ya da yüzümden bir yol bulup çeneme iniyorlardı. Ellerim, dudaklarım titriyor, kavanozu bile zor tutuyordum avucumda. Bir zaman sonra hafifledim ve durgunlaştım. Tüm hislerim cımbızla çekilmiş gibiydi ruhumdan. Kavanozu koleksiyoncuya uzattım. Tepkisizce oturduğum koltuktan kalktım ve dış kapıya yöneldim. Hiçbir şey söylemeden demir kapıyı açtım ve sokağa çıktım. Ardımdan duyduğum tek cümle şu oldu: ”Güle güle evlat!’

Bir daha da uğramadım o koleksiyoncuya.

Ne olduğunu merak ediyorsunuz değil mi? Söyleyeyim.

O kavanoz…

O kavanoz bana aitti. 

***

Özkan SARI