İnsanlık Hali

İnsan olmak zor.
Öyle mecazen filan değil; vücuden, ruhen.

Doğum oldukça karmaşık bir dizi mucizevi oluşumdan meydana gelse de, doğan için, ciğere giren oksijenin yarattığı yaygaralı bir ağlayıştan başka bir şey değil.  Mesele ondan sonra başlıyor.
İnsan, muhtaçlığı en uzun süren canlı.  Herhangi bir dört ayaklının dakikalar içinde ayakları üzerinde durabilme yeteneğine karşılık, doğrulup nihai pozisyonunu alması için ortalama 1yıla ihtiyacı var. Annesinden emdiği sütü burnundan gelmeden  sindirebilmesi için bile aylar geçiyor. Kendi başına beslenebilmesi için 5, kendini temizleyebilmesi için 6, kendi başına yemeğini hazırlayabilmesi için 12, ebeveynlerinden bağımsız bir hayat sürebilmesi için 20 yıl  – ki bu rakamlar iyimser bir ihtimal dahilinde yazılmıştır- beklemesi gerekiyor.

Fiziksel dayanıklılığımızın durumu da ortada. Donandığımız kıyafetler, silahlar, korunaklı çatılar ve geliştirdiğimiz teknoloji olmaksızın oldukça savunmasız durumdayız. Binlerce yıllık tarihimizin belki yalnızca son birkaç yüzyılında doğaya karşı elimizi güçlendirebildik. Ondan öncesi, onun kurallarına ve tanıdığı olanaklara biat etmekle, kaynaklarını keşfetmekle ve bu hiyerarşiyi tersine çevirmenin yollarını aramakla geçti. Sonrası, on bin yılların toptan intikamını alır gibi bir sömürü… Ve kurbandan efendiliğe evrildiğimize neredeyse inanıyorduk ki, görünmez bir organizma gelip parlak tahtlarımızı tepetaklak ediverdi. Yani, elde var hüsran.

Rekabet…
Sürekli öğrenmek ve gelişmek zorundayız. Bu durum doğadaki diğer tüm canlılar için geçerli olsa da, bizim öğrenme mecburiyetlerimiz hayatta kalıp soyumuzu devam ettirmekten çok daha karmaşık  duygusal dinamiklere dayanıyor. Türümüzün gerisinde kalmamak, yırtıcılara yem olan yavru antilobun kaderini yaşamamak için koşup kaçmaktan fazlasına ihtiyacımız var. Durmadan yenilenen dünyanın içinde iki kol ve iki bacağımızla otururken fark yaratamadığımızı anladığımızdan yüksek hızla güncellenmek zorunda hissediyoruz. Tüm bunlar “çocuk insan” için anlamlı olmasa da anne, baba ve öğretmen insanlar gereğini yapmakta gecikmiyorlar. Okullar, özel dersler, kurslar, ödevler içinde geçen 12-16 yıldan söz ediyorum.  Bu süre, bir aslanın krallıktan emekliye ayrıldığı süre ile neredeyse eştir. Üç yaşından sonra olgunlaşıp başka sürülerdeki hemcins akranlarıyla mücadele verdikten sonra çalılar arasında oturup avının ayağına gelmesini bekleyen, hiçbir özel çaba harcamadan sahip olduğu kamuflaj ve güç üstünlüğünün avantajıyla karnını doyurup keyfine bakan bu yakışıklı hayvandan daha mı şanslıyız şimdi? Hadi hakkını yemeyelim, doğal dengeleri yok sayıp yaşam alanlarına müdahale ettiğimizden beri onun da işi zor.

İkilem…
İnsanın çok boyutlu açmazı…
Hayvanların ahlaki ikilemi yok. Onların kodlanmış sezgisel hareketleri var. Beslenirken, çiftleşirken, alan belirlerken ve bu dizgiyi tekrarlayıp dururken yargılanma korkusu yaşamıyorlar. Vicdanlarından onay almadan, doğru-yanlış seçimleri yapmadan ömürlerini tamamlıyorlar. İrade ile yaratılan bizler ise dolaylı ya da doğrudan edindiğimiz her bilgiyi iki ayrı formda işliyoruz;  mantık ve diğer şeyler. Duygular, dürtüsel, anlık arzular… Kabul edilebilir olmakla hazza ulaşmak arasındaki daimi savaş alanı… Doğamızın bastırdığı anlık dürtülerle dış dünya tarafından hatları çizilmiş “makul insan” davranışları arasında bitmeyen bir gelgite mahkumiyet… İd ve süper egonun sonsuz sezonluk mücadelesi…  

Dış dünyanın uzman sesleri sağlıklı yiyeceklere davet ediyor ama biz tatlılara, hamburgerlere, kızarmış yiyeceklere iç geçiriyoruz.  Güzel ya da yakışıklı bir sevgiliyi hayal ederken düzenli geliri olan makul adama ya da kadına ikna olmaya çalışıyoruz. Gezgin olup dünyayı göresimiz varsa da, tıp okuyup doktor çıkmanın herkesi mutlu edeceğini düşünüyoruz. Sıkıcı toplantılarda egosu Everest ile yarışan patronları dinlerken masaya yumruğumuzu vurup “ Bıktım senin bu zırvalarından, al da işini başına çal!” demeye heveslenip sahte bir tebessümle “Tabi efendim” gibi şeyler mırıldanıyoruz. Yani biz –zavallı insanlar- aslında olduğumuz kişi ile olmamız gereken kişi arasında epey hırpalanıyoruz. Seçme özgürlüğü bize pahalıya patlıyor.

Bağlı hayatlar…
Güzel hediyelerle donatıldığımızı inkar edecek değilim. Seçmesek de, içine doğduğumuz çatıda gözlerimizin içine gülücüklerle bakan türdeşlerimizle başlıyoruz hayata.  İnmediğimiz kucaklar, tatlı ninniler, pamuk pamuk yastıklar, yorganlar… Konforumuza diyecek yok.  (Bakın ne de çiçekli konuşuyorum; yoksulluğun, öksüzlüğün, evsizliğin,  şiddettin, istismarın, şefkatsizliğin önünden bile geçmiyorum. Mevzu ev kedisi ile titreyen sokak kedisi mevzusu değil çünkü. Mevzu, bizim sebebi olmadığımız bir insanlık hali.) Böyle başka canlılar yok mu? Var elbet. Yastık yorgan durumu değişkenlik gösterse de filler var, primatlar var, bazı kuş türleri var. Benim gözdem penguenler. Çocuk bakımında gösterdikleri eşitlikçi tutum nedeniyle  onları ilk sıraya koyuyorum.

E yani?
Birbirine bağlı hayatların kuşkusuz güven veren, huzurlu, keyif dolu bir yanı var. Ancak sevgi ve umut gibi güçlü duygularla bağlanmanın türümüzü çok acıtan, girdaplı halleri de var.  Birini ne kadar çok seversek kaybının getirdiği kederi o kadar çok duyumsuyoruz. Bir sınava ne kadar çok çalışırsak, kazanamadığımızda o kadar şiddetli üzülüyoruz. Bir işi ne kadar istersek, tercih edilmediğimizde o kadar büyük bir hayal kırıklığına gömülüyoruz. Bizi neşeye ya da kedere boğan çoğu şey birbirimizle ilişkimizden doğuyor. O kadar birbirine geçmiş hayatlarımız var ki, acı duymamak, üzülmemek, umutsuzluğa düşmemek mümkün değil. Kontrol edilemez şekilde birbirimizi etkiliyoruz. Bu etki iyi ise iyi; kötü ise… biliyorsunuz işte!

Aş, eş, iş, geçim, onaylanma ihtiyacı yollarında geçen yılların sonunda bizi bir ödül bekler mi peki?
Elbette !
Yeni bir kariyerimiz olur. Boncuk gözleriyle baktığı, yumoş elleriyle dokunduğu ve dişsiz damağıyla ısırdığı her şeyi anlamaya çalışan bebek insan için  Dünya Oryantasyonu Danışmalığı…
Sonra her şey başka bir gövde ve ruhta tekrar eder.

“Eskiden” diye başlayan beylik cümleler kurmak istemiyorum. Her çağın kendine has kolaylık ve zorlukları vardır muhakkak. Ancak emin olduğum tek bir şey varsa, giderek daha kalabalık bir hayata dahil olduğumuzdur. İletişim olanaklarının artmasıyla haber aldığımız sekizinci göbekten akrabalarımız, ana okulu arkadaşlarımız, hiç haz etmesek de aynı iş yerinde çalışıyoruz diye sosyal hesaplarımıza dahil ettiklerimiz ve ve ve….. Bağlı hayatlarımızın getirdiği türlü bağımlılıklar…
Sonra,
ortalama ömrümüzün henüz üçte biri geride kalmışken herkesten ve her şeyden kaçıp kimsesiz,
sessiz bir yerlere sığınma arzusu…  


Vakitsiz gidişlere,  gerçekleşmeyen düşlere yanarken,
konuşmaktan hiç bıkmayan bir şeytana karşı sağır taklidi yaparken,
birbirinin kanına ve ruhuna musallat olan türdeşlerimi izlerken, bu yamyamlığı anlamaya çalışırken,
varlıkla yokluğun, erdemle ahlaksızlığın, hastalıkla sağlığın, cahillikle bilgeliğin ara sokaklarında gezinirken,
dikenli çitlerden atlayıp yaralar aldığımda  inancın soyut ama güçlü yasalarına  dayanırken,
bir gün aniden karanlığa ve sessizliğe gömüleceğimi düşünürken,
umut ederken, medet umarken, insaf dilerken, düşünüp düşünüp dipsiz kuyulara dalış yaparken, düşüp dizlerimi kanatırken, adaletsizlikten, hızdan, sözden, hedeflerden yorulan kalbimi boşaltmak için desibeli yüksek isyanlar savururken, bilirken, görürken, isterken, istemezken, olduramazken, hayal edip yapamazken…
İşte o zaman,
savanasındaki gölgede uzanıp yelesini savuran o aslana özeniyorum; krallığına değil, sakin ve serin aklına. Tüm iradesini hayatta kalmaya ve neslini sürdürmeye odaklamış olmasına.   Basit ve anlaşılır dünyasına…

İnanç…
Nefsle yükselen kötüyü ve vicdanla ışıldayan iyiyi nasıl konumlandıracağımızı belirleyen en güçlü sistem…
Ahlaki ikilem anlarının zor seçimini yaparken bizi erdemli eyleme zorlayan objektif dayanak…
İçimizdeki ilkele baskı kurarken, gelişmeye hevesli parçamıza huzur veren…
Bu hedonistik yüzyılda, yerküre üzerindeki her türlü inanç sisteminin çeperi daralmış, esvabı yıpratılmış, akçesinden özüne yer bırakılmamış olsa da, dinler, belirledikleri temel ilkelerle içimizdeki bize özgün cennet özlemini ya da cehennem kaygısını  canlı tutarak bizi temiz kalmaya, zararlı olan fikir ya da eylemden uzak durmaya ve  bu yanıyla ‘insan’lığı giyilmesi zor bir kostüm yapmaya devam ediyor.
Kuşkusuz Tanrı’nın güzel hediyeleri de var insana. Bülbül öten gül bahçeleri var, biliyorum.
O bahçelere gidenler, gidemese de yakından görenler, göremese de uzaktan duyanlar, duyamasa da hikayelerini  dinleyenler ve elbette o bahçelerden bihaber ölenler var.
Hiç gidemeseydim, duyamasaydım ya da hayal edemeseydim devam da edemezdim. Evrende bunu gözeten bir denge var. O dengeyi görmek, varlığını hissetmek kararlı ve gayretli bir iradenin işi. Bunca dünya yükünün altında ezilirken anlayamayız bazen.

Hasılı kelam, insan olmak zor.
Öyle mecazen filan değil; vücuden, ruhen.

90’lar Ben ve O Şarkı

Daha dün gibi derler ya hani,

öyleymiş sahi.

O şarkılar olmasa inanmaz insan

bunca yoldan, bu kadar çabuk dönülebileceğine geri.

90’ lı sayılarındaydık bin dokuz yüzlerin

ve elimizde yaş on yedi günlükleri…

Havalı şeydi büyümek.

Çocukluğu tatlı bir keyifle teslim ederken mişli geçmiş zamana

kalbimize yeni telaşlar sokuyorduk gizli gizli.

Güzel şarkılar karışıyordu damarlarımızdaki deli kana

ve platonik aşklar kıvranıyordu karnımızda.

90’ lar mıydı güzel olan yoksa ilk gençliğin peri tozu muydu bilemiyorum .

Gökyüzü ve sular daha az kirli,

harçlıkları zor toparlayıp aldığımız kasetlerdeki şarkılar

daha az dijital ve daha çok hisliydi.

Bugün bile dinlerken gönlümün pembe teline basıyorlarsa eğer

yanılıyor olamam değil mi?

Ben tam bir Tarkan fanatiğiydim.

Herkesin bir idolü vardı ve ben de  onu seçmiştim.

O günlerde bağıra bağıra eşlik ettiğim, ayarları bozulmuşçasına dans ettiğim şarkıları bugünlerde yeniden dinliyor ve aynı deli duyguları yeniden yaşıyor olmam bir mucize gibi.

Hele artık pek çok şeyin benden geçtiğine ikna olmuşken,

uzun zaman önce kaçırmışken kelebeklerimi

ve bu yaşamak bozgununda küstürmüşken keyif meleklerimi

avaz avaz söylüyorum aynı sözleri

“…Unutmamalı o güzel günleri 

Anılarla gönülleri hoş tutmalı avutabilmeli

Hatırlamalı sevgiyle anmalı

Ümitlerle yarınları hoş tutmalı, ayırmamalı…”

İnsan üzülüyor naifliğini yitiren dünyaya.

Uzaktan görmek bile yeterdi sevileni, güzel bir gündü diyebilmek için.

Güncelerimiz özlem dolu satırlarla dolardı.

Yorganı çekip başımıza sessizce ağlar, gözlerimiz yanmaya başladığında uykuya dalardık.

Duvarlarımız, kalbimizi çalan yıldızların  boy afişleriyle  dolar ve bu yüzden ebeveynlerle ergenlik kavgaları yapardık.

Bizim de çarpılan kapılarımız, sağa sola savrulan eşyalarımız vardı elbet

Ama bu türden bir yalnızlığımız yoktu.

Sabahlara kadar, parlayan bir ekrana bakıp, asla değmeyecek şeyler ve kimseler uğruna düzleştirdiğimiz boyunlarımız ve yozlaşmış arzularımız da yoktu.

Bazı yoklukları sevmem sanırım bu yüzden.

O defalarca dinlediğim ama yirmi sene sonra anladığım şarkıda söylediği gibi;

Ele geçirmeye çalışma hiç böyle beni 

Sen bana ben sana benzersek ne olur

Nasıl dayanır ki aşk bu kadar aynılığa

Beni neden sevdiğini hatırla ne olur

Aşk incelik ister canım hoyrat olma 

Beni böyle sev değiştirme boş ver anlama

Bir güç savaşı değil bu kendi haline bırak

Galibi yoktur ki hiç aşk bu unutma “

Keşke mesele yalnızca aşk olsa..

Büyük bir anlam kayması yaşıyoruz aslında.

Çocuklar oyunlarını, gençler masum sevdalarını ve yetişkinler mütevazi hayallerini kaybedeli epey oldu.

Ellerimizle yarattığımız canavarlar tarafından yutulmak üzereyiz.

Hayatlarımızı cihazlara teslim etmiş ve efendilikten köleliğe geçiş yapmış zavallılarız artık biz.

İlkel dürtülerin tüm duygusallığımızı mağlup ettiği, romantizmin itibarsızlaştığı, değerlerle yaşamanın soyu tükenmişlik sayıldığı bir modülde nefes alıp veriyoruz.

Hal böyle iken hala dününü hatırlayan bazılarımız, hüzünlü özlemler biriktiriyor göğüs kafeslerinde.

Bu yüzden geçmişin göreceli iyiliğiyle sarsılıyoruz o şarkıları dinlerken. Bu yüzden ben 90 ları geri çağırmak istiyorum, bir diğeri 70 leri belki.

Hasılı kelam, bugünden daha güzel bağlarım var eskiyle. İlk gençliğimin masum yürek atışları   benzemiyor şimdinin ucuz ve astarsız ilişkilerine.

Sertap’ın güzel sesinden çıkıp içime dökülen  o şarkıda olduğu gibi aslında.

İncindim, incitildim derinden

 Terk ettim kendimi

Tesadüfen karşılaştım içimde

Kendimle yeniden

Bir minicik  kız çocuğu hâlâ

Anlatamam gördüklerimi

O neşeli çocuğa

Artık beni asla yaralayamaz

Hayat eğer istemezsem

Yıllar beni kolay yakalayamaz

Ben durup beklemezsem

Siz yine de incelikli davranın

Benim kadar değilse de

Ben bu yüzden, incelikler yüzünden

 Belki daha çok üzüldüm

Nokta

Derya CESUR