8. Gün

Neden sekiz?
ne olup bittiğini anlamak, anlar gibi olup da sindirmek zaman alıyor.
Benzer bir tecrübeye sahip olmayan akıl önce idrakte, sonra uyumda gelgitler yaşıyor.

Anlıyor ki, düşmanını görebiliyorsan şanslısın.
Anlıyor ki, gözünden kaçıp burnundan içine sızabilecek şeylerden,
duyularının algılayabileceği diğer tüm tehtitlerden daha fazla korkmalısın.

Günlerdir mensubu olduğum onlarca sanal gruptan bombardıman halinde gelen  senaryoları, tedbirleri, reçeteleri okuyup, imkansız-belki ve mümkün diye sınıflayıp başkalarına yolluyorum. Yazılan mesajlardan, video ve görsellerden yorgun düşen zihnim oradan oraya savrulup duruyor.
Ne maruz kalmanın ağırlığına ne de uzak kalmanın sözde kayıtsızlığına dayanabiliyorum.

Benden öncesinin tarihi milyon kere yıkımla dolu ama  bu benim gözümü açtığım Dünya
ve benim şahitliğimde ilk kez tuhaf bir eşikten geçiyor.
Fırsat buldukça birbirini ötekileyen, tehtitler savuran ve gücünü perçinlemek için her türlü oyuna başvurabilen politikacılar gelişmişlik ayırt etmeksizin halklarının yaşamını ve pek çok dünyevi şeyi kilitleyen mikroskobik bir düşmanla ortak bir savaş veriyor. Rengi, inancı, varsıllık düzeyi, enlem ve boylamı fark etmeksizin aynı kabusun teriyle uyuyup uyanıyor.

Neredeyse on gün önce, ajandalarımızın içinde gün gün, saat saat planlanmış son derece önemli toplantılarımız, etkinliklerimiz, buluşmalarımız ve yarışmalarımız arasında gidip geliyor ve daha fazlasını yetiştirebilmek için uykularımızdan kırpıyor, ne kadar hızlı olsak da bir türlü tamamlanamıyorduk.

Üç ay sonra falanca tarihte nerede olacağımız, kiminle görüşeceğimiz, o görüşmede ne giyeceğimiz kesinleşmişti. Konuşma metinlerimiz, tanıtım ve pazarlama sloganlarımız, şartnameler falan hep hazırdı. Uçak biletleri alınmış, otel rezervasyonları yapılmış, evraklar tamamlanmış,…..mış, ….mış, ….mıştı.

Sonuç?
Şahı görmeden mat olduk.

Ne oldu o sıkışık programlara?
Yapılmazsa olmaz işlere,
önemli seyahatlere,
hırsla hazırlandığımız yarışlara,
koşar adım yetiştiğimiz toplantılara ne oldu?

Şu oldu;
gezegen bizi konforlu (!) duvarlarımıza hapsetti, kendini temizliyor.

Şimdi,
okullar sessiz, mağazalar ışıksız, ibadethaneler duasız, sahiller ıssız…
Hayalet kasabalar olur ya filmlerde, öyle işte.
Evlerin ışıkları yanıyor sadece.
Odadan odaya seyahat ediyor işkolikler.
Ne yapacağını bilmiyor dışı kalabalık ama içi kimsesizler.
Dört dönüyor uykularında borsada kaybedenler, işverenler, işten azledilenler.

Ben?
İzliyorum.
Kendi derslerimi çıkarıyorum gizli saklı.
Daha başındayız
lakin
dönüşeceğim, biliyorum.

Kıymetli şey
son bulacağın anı bilmeksizin yaşamak.
Kapıdan çıkabilmek,
yağmura, rüzgara değip,
ağaç altı bir banka gönlü ferah yaslanabilmek.

Ederi yok dediğimiz nice yağmurlu güzün, güneşli yazın,
“of ıslandık”, “ ah çok yandık” zamanların,
en gösterişsiz, en öylesine anların dilencisiyiz şimdi.

Giderek sertleşen kısıtlamalar yakın zamanda sokağa çıkma yasağını da mümkün gösteriyor.
Her daim kendini merkeze alan ,
kendi ekseninde dönen ve tutunduğu evrenden bağımsız yaşadığını düşünenler sayesinde
giderek genişleyen bir tehlike ile
önümüzdeki en kötü örneğe doğru yaklaşmakta olduğumuzu düşünüp zayıflıyorum.

Şu dünyada her şeye ve herkese rağmen yaşayan
ve iki ayakları üstünde dururken
yaratılmış en zeki canlı taklidi yapanlar yüzünden bakalım kaç insanlık bedel ödeyeceğiz?

Bu, meşhur virüsümüz başrolü ele geçirdiğinden beri okuduğunuz 1534. yazı olabilir.
Size ulaştırmanın ötesinde bir amacım var yazarken.
Günlerdir zihnimde tekerleme gibi dönüp duran, dışarı çıkmak için bileğimi dürten sayıklamalar bunlar.

Kendimi eve kapatmak, sosyal medya paylaşımlarını takip etmek, filmler izlemek, kitaplar okumak ve geçmeyen sinüzitim için ilaçlar almak dışında yapabileceğim tek şey bu;
yazmak…
Bu şekilde kendi dünya tarihime, kendi cümlelerimle not düşmek…

Görünen o ki yeni başlıyoruz.
Azı gitti, çoğu kaldı denilecek türden bir temassızlık var önümüzde.
Tünelin ucundaki ışık için daha kaç gün, kaç hafta bekleriz bilinmiyor.
Biz artık dışarı çıkabilir olduğumuzda, bizi nasıl bir hayat bekler, biz nasıl oluruz meçhul.

Kim bilir, belki bir kahraman çıkar ve kurtarır hepimizi.
Ölenler ölmüş, kalan sağlar yeni bir düzende ve birbirini gözeterek yaşayacak olur.
Kalp ritmimizi coşturan o heyecanlı kurtuluş filmlerinde olduğu gibi
kapılardan dökülüp kucaklarız birbirimizi,
kim bilir?

Derya CESUR
Mart 2020
Samsun

Sıkışma

Kapıyı kimse çalmasa.
Telefonla kimse aramasa.
Hayatlarımıza yeşil bir nur gibi inip, şimdilerde yüzlerce insanlık kalabalığıyla boğazımı sıkan iletişim kabusu  hayatımdan çıksa…

Işığa ulaşamayan sabahlara kurulmuş düş budayıcı bir çalar saatle başlayıp, odadan odaya adımlayarak ve yine de hiç tamam olamadan tükettiğimiz günlerden uyanmak istiyorum;
 uyanıp, bu yorgun rüyayı tövbelerle savurmak…

Hayır,
tesadüf değil bu kıyamet.
Ancak haftalar sonra randevu alınabilen psikolog ajandaları, bizim yerimize ne yiyip ne yapacağımıza, kimlerle konuşup gezeceğimize hükmeden ve kültür mantarı gibi her kovuktan baş veren yaşam koçları, rahat (!) bir hayata giden yollar bunca kısalmışken göğsümüzden hiç düşmeyen asalak can sıkıntısı, şımarıklık değil.

Değil;
çünkü şeylerin arasında seyreldik biz.
Çalan zillerin,
susmayan dillerin,
duvarların,
caddelerin,
bildirimlerin,
e-maillerin,
üst üste istiflenmiş mahremiyet yoksunu evlerin,
ekranlardan gözümüze, kulağımıza , oradan ruhumuza düşüp sabır katili olan haberlerin kimliksizliğinde epridik.
Sahte gülüşlü öz çekimlerin,
zamanın saniyelik vuruşlarında buluştuğumuz parmak uçlarından beğenmeler dilendiğimiz sanallıkların içinde eridik.

Bitmeyen işlerin,
oh demeye yetmez günlerin,
hep yarına çalışılan gecelerin,
utangaç hayırların,
keyifsiz evetlerin çemberinde daraldık.

Ofların arasında kaldık biz.
Yakalanmaz modanın,
yaşam düşmanı gıdaların,
onu yiyin bunu  yemeyin insanlarının,
gün geçmeden birbirini yalancı çıkaranların,
istikrarla haddimizi  hatırlatanların,
bitmeyen savaşların,
göçüklerin,
çürümüş demirlerin,  insafsız virüslerin,
cehalet dostu felaketlerin,
kan donduran ölümlerin ortasında kendimizden azaldık.

Sıkıştık biz,
otobüslerde, metrolarda, kaldırımlarda,
evlerde, avmlerde, ofislerde,
kornalı küfürlü trafiklerde.
Gölgelerimizin hışırtısından
yaşamın gerçek seslerine sağır kaldık.

Biz
şeylerin hükümferma olduğu sahte bir dünya yarattık,
sonra geçtik karşısına, hayran hayran bakındık.
Şimdi,
günün ortasındaki herhangi bir anda göğüs kafesimizi sıkıştırıp en yakın pencereye acele adımlar attıran tüm bu heybete bakıyorum da,
dev hortumlar gibi önüne geleni girdabına çeken bir canavardan öte değil gözümde.

Koskocaman, taş kapaklı bir kitabın sayfa aralarında yaşayan kağıttan adamlar, kadınlar ve çocuklar gibi, kurmaca bir hikayenin içinde kısılıp kaldık.

Lakin, bu kurmaca değil vahim olan.
Dertli durum, onun bir kurmaca olduğuna ikna olup, ona rağmen yaşamak.

Saat: öğleden sonra bir vakti beş geçe…
Kapıyı kimse çalmasın,
telefonu sessize aldım, arayan bulmasın.
Oda sessizliğe,
gün ışığı perdeye,
canım kendime kalsın.

Derya CESUR
Şubat 2020

Müzik: Wings To Fly – Taubasa Wo Kudasai

Ne Balıksın Ne Okyanus

Her insan kendi hapishanesidir.
Oyun hiç değişmedi, ilk günde aynıydı şimdi de aynı.
Sen hayata küsersen, hayat da sana küser!
Sen sırtını dönersen, o da döner.
Kasabaya kar yağıyor, ben güneşli günlerde uçsuz bucaksız sahiller düşlüyorum.
Ne garip, yaz aylarında da soğuk, karlı kış geceleri düşüyor aklıma.
Kumsalda güneşleniyor muyum şu an?
Hüzünlü bir şarkının eşliğinde, buğulu bir camın ardından sokağa mı bakıyorum?
İnsan arsızlığı mı bu?
Eksiklik, şımarıklık mı?
Kaybetmeden kıymet bilmeyişlerimizin sebebi matematiksel mi?
Sahip olduklarımızı sıfırla mı çarpıyoruz arayışlarda?
Çölde değilsek suyun önemi kalmıyor besbelli.
Köşeye sıkıştığımız zamanlarda düşüyor maskelerimiz.
İhtiyaç anlarında kırıyoruz en sevdiklerimizin kalplerini, nasıl olsa anlar mı?
Nasıl olsa gidemez mi?
Yaşarken o kadar çok yanlış yaptık diye mi silindi doğrular?
Doğruları bilmediğimiz için mi yanlış yaptık?
“Gülünce mi mutlu oluyoruz, mutlu olunca mı gülüyoruz?”
Kar yağıyor kasabaya, sıcaklık otuz beş derece!
Şezlongun önünden midyeci geçerken, yorgana sarınıp yatıyoruz.
Soğuk bir odada ellerin bacaklarının arasında büzüşmüş uyumaya çalışan da sensin, sıcak bir günde çakıl taşlarının arasında çocukluğunu arayan da.
Hesaplaşmaların, pişmanlıkların.
Ah şimdiki aklımız olacaktı.
Demeseydin öyle.
Dinleseydin.
Anlasaydık.
Yorgun insanlar güzel oluyor.
Bir de sinirinden ağlayanları seviyorum.
Kötülüğü görmezden gelenler, sabahları gülümseyenler, halinden şikâyet etmeyenler, olduğu gibi anlatanlar, senin de başını ağrıttım kusura bakma inceliği, isterken utananlar, isteyemeyenler…
Gölgeye sığınanlar, saçak altlarında titreyenler ve dedi ki diye cümleye başlayanlar da var tabi.
Yüzüyorsun diye balık olmadığın gibi okyanusa yakınsın diye okyanus da olmuyorsun.
Kendimize göre en akıllıyız.
Aklımız da kendimize göre.
Cümle içerisinde adını geçirdiklerimiz kadar batıyoruz.
Olta attığımız kadar yakalanıyoruz.
Duymaz dediğin duyuyor.
Bilmez dediğin biliyor.
Sekiz milyar insan var dünyada ve sen sekiz milyarda birsin!
Hayatın gözlerinden bakarsan, ne kadar önemlisin?
Oyun hiç değişmedi.
Ya güleceksin ya küseceksin…

8 Şubat 2020
Ali Gülcü

Bazen Üç Yanlış Tüm Doğruları Götürür!

Çernobil nükleer felaketi yaşandıktan bir süre sonra Sovyetler Birliği, facianın izlerini silmek için radikal planları uygulamaya başlar. Bunlardan biri de insandan arındırılan yerleşim yerlerinde yaşamaya devam eden, yoğun radyasyona maruz kalmış hayvanların öldürülerek gömülmesidir. Bu iş için ayrı bir askeri birim oluşturulur ve tek görevleri budur. Sahipleri tarafından terk edilen evcil hayvanların bir çoğu da ne yapacaklarını bilemeyerek gruplar halinde yerleşim yerlerine yakın ormanlık alanlara giderler.

Bu iş için kurulan askeri birimler hayvan avına başladıklarında çok ilginç bir olay yaşanır. Ormanlık alandaki ya da açık kalan binalarda saklanan özellikle evcil hayvanlar, insan sesini duyduklarında büyük bir sevinçle askerlerin üzerine doğru koşmaya başlarlar. Uzun bir süre sonra insanlar geri dönmüştür ve hasret son bulmuştur. Tekrar sahipleri tarafından kucaklanacak, doyurulacak, ve onlara olan sadakatlerinin mutluluğunu yaşayacaklardır. Evcil hayvanların yanı sıra vahşi hayranların bile gelen insanları ilgiyle izledikleri görülmüştür.

Ama yanılan hayvanlar olmuştur!

Kesinlikle dokunulması ve hayatta bırakılması yasak olan hayvanlar, büyük bir sevinçle üzerlerine koştukları askerler tarafından bir bir vurularak öldürülmüşlerdir. Bazı askerler bu işi yapamayacaklarını belirtip başka görevler için başvuruda bulunmuşlardır. Aklınıza gelebilecek tüm evcil hayvanlar ve yaklaşılabilen vahşi hayvanlar yavrularıyla beraber öldürülmüştür.

Amacım, burada yapılan uygulamanın doğruluğu ya da yanlışlığını tartışmak değil. Belki de insan tarafından o aşamaya getirilen bir felaketin sonrasında doğru olan buydu. Beni etkileyen asıl konu ise o hayvanların neler hissettiğiydi. Nasıl bir sevinçle kendilerini bekleyen namluların üzerine koşmuşlardı? Vuruldukları an neler hissetmişlerdi? O an ölenler belki de şanslıydı, çok sayıda hayvan vurulduğunda ölmemiş, yaralı halde insana doğru ilerlemeye devam etmişti. Çünkü çaresizlerdi ve insandan başka sığınacakları bir kapı yoktu.

Bunu bize neden anlattın derseniz eğer hemen açıklayayım; aylardır Avusturalya kıtası yanıyor. Kontrol altına alınamayan yangınlarda 500.000.000 (Beş yüz milyon) hayvanın öldüğü belirtiliyor. Yangın görüntülerini izlerken tıpkı çernobilde olduğu gibi insanlara koşan hayvanlar gördüm. İnsanlara sarılan koalalar, kangurular. Öyle bir sarılıyorlar ki ne hissettiklerini anlayabiliyorsunuz. Çünkü çaresizler ve insandan başka sığınacak kapıları yok.

Bu yazıyı; küresel ısınmaya son! Hayvan hakları! İnsanlık nereye gidiyor! Duyarsızlaştık! Gibi söylemlere malzeme yapmak için yazmadım. Çünkü hepimiz az ya da çok bu günahların ortağıyız. Tek amacım her iki olayda da o hayvanların ne hissettiklerine dair kendimce empati kurmaktı. Seslerini duydukları o insanlara koşarken, ya da sarılırken ne hissettikleri…

Hayvanlar herşeyin farkında. Bu dünyanın kaderinin insan denilen canlının elinde olduğunun farkında. Kendilerini ve doğayı yaşatacak olanın da yok edecek olanın da insan olduğunun farkında.

Yok eden de insan, var eden de.

Peki siz hangisi siniz?

Yok eden mi, var eden mi?

Cevabı basit aslında…

Yok ediyor ve yok oluyoruz!

Hayvanlar her şeyin farkında!

Özkan SARI

Şimdi

Forrest Gump Theme – Main Title – Alan Silvestri

Kullanmadığım eşyaları bir bir çıkardım evden.

Kullanmadığım duygular kalmıştı,

onları da çıkardım,

bugünden…

Yürüdükçe uzuyor yolum.
Okudukça ufalıyor bildiklerim.
Baktıkça artıyor göreceklerim.
Öğrendikçe yeniden,
büyüyor gediklerim.

Az sayılmayacak seneler bıraktım arkada,
zamanın di’li geçmiş zaman parçasında.

Ne kadar var ileride
ve o kalanda neye dönüşür, nasıl sığarım hayata?

Çok matah biri sayılmam
ama “iyi ki” ile başlayan tek bir şey söyleseydim kendime dair,
“hayret “ derdim.
Hayret etmek benim en iyi derd’im.

Anlamaya dönük irademi hala yitirmemiş oluşuma,
yeni bir deneyime, uzaylı bir fikre, duyduklarıma,
izlediklerime hala “Nasıl yani?” diye kafa yoruşuma,
iyinin nasıl bu kadar iyi,
kötünün nasıl bu kadar kötü,
düzenbazın nasıl bu kadar düzenbaz,
bencilin nasıl bu kadar bencil,
fedakarın nasıl bu kadar fedakar olduğunu inatla soruşuma…

Mavi ve yeşil boyanmış yan yana iki duvarın zevksizliğini bilirken, bir orman ve bir denizin nasıl olup da gezegenin en uyumlu çifti olduğuna…

İnsan derisinin nasıl olup da yüzlerce kilo taşıyabilecek kadar esneyip genişleyebildiğine,
ellerimin üzerinden seçilen ve derimin altında kusursuzca işleyen yaşam trafiğine…

Ve saymaya  niyetlensem kalem yetiştiremeyeceğim yüzlerce, binlerce şeye hayret ediyorum, biraz ah, biraz keyifle…

Eskiden de bakardım dünyaya ama görmezdim.  Diyelim ki gördüm, o kadar da hayret etmezdim.
Bildiklerime sarılır, bilmediklerimi keder etmezdim.

Şimdi,
daha az biliyorum dünden.
Oysa,
yıllar yıllar geçti dünün üstünden.
Belki vazgeçtim doğru bildiklerimden,
belki de usandım kesinliğin dikenli süksesinden.

Şimdi,
binlerce yıl önce yazılmış milyarlarca sayfalık bir senaryodaki küçük rolümü oynarken
ve de
Dünya ile arama girmeye ara verdiğinde hayat,
bakmaya çalışıyorum gezegene.

Duymaya çalışıyorum sesini.
Dağa taşa kazıdığı,
havaya, suya, toprağa düşürdüğü sözünü anlamaya çalışıyorum.

Ne görüyorum,
ne duyuyorum,
ne anlıyorum bilmiyorum.

Vakti geldikçe,
kendimce,
sadece
seziyorum.