Papalaginin Şeyleri

Kendini hür sanan tutsaklar tarikatının mürididir o. Zamanı mikro parçalara bölerek yönetebileceğini düşleyen, tiktakların hızına yetişemediğinde ahlanıp oflanan, ağızlar dolusu dertlenen, uykuları bölünen, ellerini gökyüzüne kaldırarak Büyük Ruh’tan kendisi için lütuflar dilenendir.

Kim?
Papalagi.

İçimin en içinden sessizce bağırdığım nice anlar oldu ki o çığlıklar yalnızca kalem kağıda duyurabildi kendini. Çoğu zaman uzun, bağlı, kafiyeli satırların arasına gizlenmiş halde bir anlayan bekledi kendine. Çoğunlukla bulamadı beklediğini, lakin azınlıkla “İşte bu!” da dedi. O da bir süredir narin cüssesi ve cam göbeği kılığı ile rafta usulca bekliyordu sırasını. Nihayet günü geldi, açtı kapağını okuyanı.

Ne?
Bir kitap;
Göğü Delen Adam.

Ona başka bir kitabın sokaklarında, başka bir yazarın içtenlikli anlatısında rastladım, merak edip peşine düştüm. Şimdi Erich Scheurmann’ın tanıklığı ve çevirisi ile (iyi ki) Tuiavii’nin halkına ithafen yaptığı konuşmaları okurken, Beyaz Adam’ın yaşama telaşına getirdiği yorumlara şaşırıyor; papalagiye, yani kendime üzülmeden edemiyorum.

Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yeriler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler; beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.”

Sözcüğü sözcüğüne çevrildiğinde “göğü delen” demekmiş papalagi. Bir kabile reisinin, Güneydenizi’nin kabile halkına Avrupa’nın “aydınlanmış” insanlarından ve öğretilerinden uzak durmalarını salık veren, asla edebi olmayan, dilin en basit kullanımıyla yapılmış bu konuşmalara gülümserken bir Çeroki Kızılderilisi olan Forrest Carter’ın o muhteşem kitabı Küçük Ağacın Eğitimi ‘ni hatırlayıp gülümsüyorum. Yine aynı yalın bilgelik…

‘Şey’lerden bahsediyor Tuivaii. Hindistan cevizi, örtü, midye, yüzük, tabak, çorap ya da şapka gibi. ‘Şey’lere fena halde takılmış. ‘Şey’lersiz yaşayamaz hale gelen papalagi  için diyor ki;

“Eğer insan çok fazla şeye gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.”

Binlerce yıldır icatlar çıkarıp duran, her yeni buluşla hayatını biraz daha kolay ve yaşanabilir kılmaya çalışan, yetinmeyi sevmediği için ‘zaman’la sürekli yarış halinde olan insanlığı düşününce pek de haksız görünmüyor. Yanlış mıyım?

İnanın bana, Avrupa’da ‘şey’siz yaşamaktansa ölmek için ateş borusunu alnına dayayan insanlar vardır. Çünkü papalagi türlü türlü yolla zihnini bulandırır, sonra da kendi kendine “insan nasıl ki yemeden yaşayamazsa ‘şey’siz de olamaz der.”

Şimdi bu satırları yazdığım odada gözlerimi etrafta gezdiriyor ve ‘şey’lerime bakıyorum; giyindiğim şeylere, süründüğüm şeylere, takındığım, duvarlara astığım, lazım olur diye sakladığım şeylere. Giyindiklerimi, süründüklerimi, takındıklarımı, sakladıklarımı içine ya da üstüne koyduğum diğer şeylere de…  

Saçım için ‘şey’lerim var.
Yüzüm için,
tırnaklarım için,
ayaklarım
ve
vücudumun geri kalan her yeri için kullanadurduğum
yüzlerce ‘şey’ ile çevriliyim.

Bu Polinezyalıya göre ben de pek çokları gibi ileri derecede ‘şey’ bağımlısıyım. İtiraz etmek nafile; bence de öyleyim. Bu ‘şey’ler olmadan nasıl yaşanır bilmiyorum. Bu yüzden gittiğim her yere onları da götürüyorum. Gerekli olanların yanı sıra, herhangi bir durumda lazım olma ihtimali olan ‘şey’leri de daha büyük başka ‘şey’lerin içine tıkıştırıp yola çıkıyorum. Bazen, neredeyse kendi ağırlığımca ‘şey’i oradan oraya taşıyıp duruyorum. Düşündüm de, şeylerim olmadan ben ‘yok’ gibi bir şeyim.

Bunca ‘şey’ olmadan nasıl insan olunur?
‘Şey’lersiz bir hayat korkutucu derecede şey olmaz mı?
Şey işte;
çıplak!

Bu uzun soluklu kapatma günlerinde[1] mutfakta yeterince yiyecek ‘şey’, üşürsem düğmesine basıp açabilecek birkaç şey, kirlenirsem beni temizleyecek epeyce ‘şey’ varken ve bu ‘şey’lere sahip olmak için pek çok emek, zaman ve para harcamışken, edindiğim her ‘şey’le biraz daha yoksullaştığımı düşünmek biraz sersemletici oldu. İçten içe, hatta bazen içten oldukça dışa doğru yüksek sesle sorup durduğum “Biz nereye sahi?” ve türevi sorular cahil (!), eğitimsiz, ilkel (!) bir adalı tarafından oldukça basit  şekilde yanıtlandığı için suyum bulandı.

“Ölü olmadıkları halde yaşamazlar onlar.”

Nasıl?
Bunu hazmetmek biraz zaman alacak.

Keşke bu kadar doğrudan söylemeseydi diyeceğim ama lafı dolandırmak bizim uzmanlık alanımız, Tuivaii’nin değil. Biz papalagiler ‘şey’lerle doldurduğumuz, çok çalışmakla, inşa etmekle, icat etmekle, bol bol üretmekle ve bir o kadar edinmekle övündüğümüz son derece gelişmiş medeniyetimizde  (!) daha yuvarlak konuşmayı severiz. Ölü bile yeterince ölü değildir bizim için; hatıradır, cennetten bizi izleyen ruhtur, gidip geri gelmeyendir, rahmetlidir  ama “ölü” değildir. Aslında yaşamıyor olsak bile bunu yarı çıplak bir kabile reisinden duymayı hiç mi hiç istemeyiz, öyle değil mi?

Üstelik biz üstün (!) papalagiler olmak için çok uğraştık. Yoksul bir Polinezyalı hangi hakla yüksek zekamızla var ettiğimiz ‘şey’leri sıradan bir palmiye ya da kavak ağacından daha aşağı görebilir?

“…O, geldiği yerde Büyük Ruh’un ‘şey’lerini paramparça ettiği için yok ettiklerini kendi eliyle yeniden yaratmaya çalışır. Bu arada bir sürü şey yaptığı için de kendisinin Büyük Ruh olduğunu sanır.”

Medeniyetin hiçbir halini deneyimlememiş bu adam hakikati bildiğini sanarak bizim binlerce yıllık gelişim hikayemizi yok sayıyor. Bu akıl almaz cüreti nereden buluyor peki? Hemen söyleyelim.

Özgürlüğün cesaretidir bu.
Bu müdanasızlık, ihtiyaçsızlığın zenginliğidir.
“Yaşamın amacı yaşamaktır.” diyen doğal bilgeliğin özgüvenidir.

Sürekli hareket eden, ‘daha çok’ diye diye uykularını yitiren, düşünüp taşınmaktan yorulan, okuyup yazan, gezip gören, çalışıp kazanan ve ihtiyaçlarını asla yeterince gideremediği için asla yeterince huzurlu, yeterince tatminkar olamayan papalagiler yüzyıllardır cevabı yanlış sorunun altında arıyor olabilir mi?  Belki yeterince kulak verirsem Güneydeniz’nin rüzgarına ilişip de gelen  o nefesi duyabilirim ve belki daha fazla yoksullaşmadan durdurabilirim bozgunu. Belki sessizce değil, bağıra bağıra söyleyebilirim artık;

“Sahip olmak ya da ‘olmak’!
İşte bütün mesele bu.”


[1] Covid 19 salgını nedeniyle 29 Nisan-17 Mayıs 2021 tarihleri arasında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye genelinde  sokağa çıkma yasağı uygulaması yapılmıştır.

Ziyan (Sesli Yazı)

HUMAN bu güne kadar izlediğim en etkileyici belgesellerden biriydi.
İzledim ve sustum.
Ama mutlaka bir şeyler söylemek gerekiyordu; söyledim.
“İnsan” a yolculuğa davetlisiniz.

Bugün seni gördüm Aphareka;

öyle uzaktan değil, bir camın öte yanından.

Gözlerini gördüm

ama onlar görmedi beni.

Kahverengiydiler,  sonra yeşil ve mavi.

Derini gördüm;

derin yarıklar içinde, kavruk,

az sonra kırmızıyla karışık beyaz,

ihtiyar ve çocuk.

Seni gördüm bugün;

öyle bir anlık değil, uzun uzun.

Gölgen arkana düşerken, sessizce izini sürdüm.

Sarp kayalar üstünden bakıyordun ırkına

ve genç ayaklarınla dünyaya

siyah başlı bir kartal gibi tutunuyordun.

Sonra esneyip dizlerinin üstünde

bıraktın kendini uçuruma, düştün.

Az sonra batacak bir mülteci teknesinde buldum seni.

Motor yağından karalanmıştı siyah yüzün.

Canın, ölümden düşüp göçe yuvarlanmıştı.

Geceydi, belki ondan, görünmüyordu kulaçların.

Bıçak olup yırtıyordu geceyi sesler, yırtıp binlerce parçaya ayırıyordu.

Işıklar yanıp sönüyordu uzaklarda.

Işıklar ağ atıp sulara, susan sesleri topluyordu.

Sen kuzeysiz bir pusula gibi dönüp duruyordun deryada

ve gittikçe yunustan bir kuşa dönüşüyordun.

Neden Aphareka?

Sırtını dönüp sulara, yüzgeçten kanatlarınla neden çöllere uçuyordun?

Seni bugün gördüm Aphareka.

Siyah, simsiyah bir burka vardı üstünde, burkanın üstünde beyaz, bembeyaz bir çocuk…

Bir tek gözlerin kalmıştı güneş değen,

tozu ciğerlerinde yeni evler kuran bir bahçede, salıncağa biniyordun.

Sonra sarı bir rüzgar geliyordu ve dağılıyordun sen.

Beyaz şapkalı kuzguni bir buluta dönüşüyordun.

Takılıp eteğine rüzgarın okyanuslar aşıyordun, yağmurlar, yıldırımlar geçiyordu içinden.

Günler sonra, Sahra’nın kumlu tepelerinde boz bir yılan gibi kıvrılan kervanın üstünde durup tane tane alçalıyordun Aphareka. Alçalıp, bir hörgücün kuru oyuğunda yavaş yavaş beden buluyordun. Tamamlandıkça ağarıyordu için; saydam, sarı sıcak bir umuda yürüyordun.

Sonra, çoğalıyordu gövden.

Her kopyan yeni bir kıtaya, başka bir hayata bitişiyordu.

Kızı, sınır kenarında sırtından vurulup düşen bir baba iken, nasıl oluyorsa aniden, içindeki insan daha fazla çürümesin diye, namlusunu kıran askerin yüzüne dönüşüyordu yüzün. Bembeyaz, buzdan bir büst olup bakıyordu uzaklara, dağlara.  Sonra eriyor, kollardan, bacaklardan akıp toprağa birikiyordu.

Oradan damla damla süzülüp yeraltına sızıyordu yüzün. Kat kat tabakalardan geçip süzülüyor, kuru kuyulardan yükselip elleri kırmızı, sarı, mor boyalı bir kadının silüeti oluyordu.

Güneşin sabah, öğlen ve akşam vuruşları boyunca asılı kaldığın kumaş tarlalarında, buharlaşıyordu yüzün Aphareka. Kırık, kırk parçalı bir aynadan ürpertiyle bakıyordun ona. “Ben var mıyım?” diye soran iç sesini de alıp yanına dövmeli yumruklar sallıyordun meydanlarda. Bulamadığın su, yakamadığın ocak, yaşayamadığın hayat için, senin fakirliğinle zengin olan herkese cağıl cağıl bağırıyordun.

Ben Aphareka, gördüm seni.

Çöp dağlarının üstünde, kepçelerin, paletlerin önünde bata çıka, düşe kalka rızık topluyordu ellerin. Saç duvarlı paslı barakalarda, çamurlu sokaklarda, başını kaldırıp etrafa bakamadığın fabrikalarda, bir öğün yemek için beklediğin kuyruklarda ölüyordu dilin. O ölünce geriye bir tek derin kalıyordu. Kara sinekler  uçuşuyordu karadan da kara derinin üstünde. Kirpiklerine, saçlarına işgalci kiracılar gibi yerleşiyordu sinekler, dilsiz derin susuyordu.

Çoktun ve nasıl da ağırdın Aphareka !

Elin, kolun, karnın, başın, başının üstündeki derme çatma damın, derdin, umudun, dünün, bugünün, belirsiz yarınınla nasıl da fazlaydın dünyaya !

Üzgünüm Aphareka, hem de çok !

Bir süre gülemem ağızlar dolusu. Alıp alıp sığdıramadığım her şey senin ‘yok’larını hatırlatır, bir süre tutar elimi içim. Yiyip de yüzümü buruşturduğum her yemekte senin bayat ekmeğe gülümsemen gelir aklıma, utanırım.

Sonra, geçer hepsi.

Üzgünüm Aphareka, insanım.

Derya CESUR

Biz Nereye?

Ne de çok gidiyoruz biz !

Evden işe, işten eve,
akın akın şehirlere,
yorgun yorgun köylere,
ülkeden ülkelere,
bir ilişkiden diğerine
bir mutsuzluktan benzerine gidip duruyoruz nefes nefese.

Hayattan gitmeleri çıkarsak geriye kaç kalır?

Geceden gündüze,
bugünden geleceğe,
aşktan evliliğe,
yeni yeni sevmelere,
biraz sevip, çokça ölmelere,
yollara, buluşmalara,
her dilin ayrı notadan coştuğu gürültülü karışmalara,
pek bir ciddi toplantılara,
pek bir trend kafelere, restoranlara,
tiyatrolara, sinemalara, okullara,
tatillere, pikniklere, sanat evlerine, spor salonlarına gitmesek?

Olmaz!
Olmuyor.

Odadan odaya,
sandalyeden masaya,
kanaldan kanala,
Instagram’dan Facebook’a,
yataktan buzdolabına,
kaldırımdan yola, yoldan yine kaldırıma giderek  yaşanmıyor hayat.

Bir şeyler yaşanıyor haliyle; lakin ne olduğu henüz bilinmiyor.

Ne oluyor da, gidince yaşanır oluyor hayat?
Ne oluyor da, kalmaktan daha serin, daha muteber bir hal doluyor göğsümüze?
Bildiğim bir şey yok; ancak sezdiğim şeyler var desem?

“Gitmek” geniş cüsseli bir eylem.
 Öyle tek bir bakışla görülemeyecek kadar enli boylu.

Başka bir iş için,
başka bir ev için,
başka bir muhit, şehir, ülke, yaşam biçimi,
başka bir insan için…
Başardığım için,
başaramadığım için,
kızdığım, küstüğüm, bıktığım,
hayal bozumu yaşadığım,
uzaklaşmak istediğim, körleştiğim ve sağırlaştığım için,
katlar çıkmak için,
tepeler, doruklar görmek için giderken
aslında tek bir şeyin peşinde olduğumu hissediyorum.
Tahmin ettin mi?
Evet, ümidin.

Yeni pencerelerde, sokaklarda, tabelalarda, masalarda bekleyen;
henüz ayak değmemiş bir pistte başlayacak tertemiz yarışlarda,
henüz hiç kızılmamş, küsülmemiş, bıkılmamış odalarda,
yeni tanışılacak  yüzlerde, işitilecek seslerde,
meraklı bakışlarda bekleyen ümidin ardına takılıyor iradem.

İyi huylu dahi olsa değişmeyen bir tekrar ile geçen günler, aylar ve yıllar giderek semiren dikenler büyütüyor geçtiğim koridorlarda. Oturduğum koltuklar, baş koyduğum yastıklar, baktığım duvarlar, duyduğum sesler ruhuma dert oluyor. ‘Yeni’nin taze kokusu, keşfedilmemiş potansiyeli çeliyor aklımı. İşte o vakit bir ‘gitmek’ geliyor ki, “dur” diyebilene aşk olsun.

Zordan kolaya,
çoktan aza,
buradan oraya,
gerçekten kurguya,
dardan feraha doğru başlıyor bir yolculuk sonra.

Kararı kendi kalbinden çıkmışsa, “gitmek” en büyük özgürlüğü değil midir insanın?

O özgürlük ki,
kendimi evden, işten, katı gerçekten,
rekabetten, gürültüden, tek düzelikten,
sıkışmadan, dayatmalardan,
ebe seçilip durduğum bir oyundan çıkarmak istediğimde yanımda belirip
“Hadi!” diyor; “Tut elimi.”

‘Şimdiler’ bir garip lakin.
Şimdilerde,  gitmek büyük olay.
Şimdi en çok ‘kalmalar’ mühim.
işte kalmalar, evde kalmalar, akılda kalmalar,
çevrimiçi, aktif, yalnız ama yine de mutlu kalmalar;
pek tabi en mühimi, sıhhatte kalmalar.

Birbirimize değmeden, diz dize gelip gülmeden, el ele verip halay çekmeden nasıl hayatta kalacağımızın deneyi yapılıyor dışarıda. “Gitmeyin,” deniliyor; “kalmaya devam edin.”

Tüm bunlar olup biterken, gezegen bizi hapsedeli neredeyse 1 yıl oluyor.
Otura otura, dura dura dönüşüyoruz.
Bizi ‘kalmaya’ zorlayan görünmez bir organizmayla eş zamanlı olarak mutasyona uğruyoruz.
Eskiye ait küçük düşler görüyor;
içinde, “inşallah önümüzdeki sene” gibi şeyler geçen umutvar cümleler kuruyoruz.

Dalıp gidiyoruz, zamanlı zamansız.
İçimizden sessiz; lakin tıka basa yüklü trenler geçiyor, uzun uzun ardlarından bakıyoruz.

Avluya çıkış saatlerinde göğe bakma duraklarına koşuyoruz. Soğukmuş, yağmurmuş demeden atıyoruz gövdelerimizi dekor diye bıraktığımız mavinin, yeşilin kucağına.  Kısacık bir anlığına da olsa maskeleri sıyırıp kokluyoruz rüzgarı. “Ne güzel!” diyoruz  milyar yıllık göğe bakıp .  Daha çok ‘gitme’li  hayaller kuruyoruz; üstümüzde kanat kanat bir coşku uzanırken.  

Sonra, gün ortası zamanlardan birinde soğan doğruyoruz tezgahta. Soğanın acısına sığınıp sıkıntıyı da döküyorken gözden, mutfak camına bir kumru uğruyor. Manzarayı  mühürlemek ya da henüz başlanmamış bir yazının sonunu getirmek için ‘di’li geçmiş zamandan bir şarkı çıkıp geliyor, derinlere dalıyoruz.

Uçmasam da göklere
Bir kuş olsam pencerede
Perdeyi kapatsan da
Ben seninle
Bir ses buldum isminde
Bin renk buldum yüzünde
Bu bir zaman denizi
Biz nereye?”

Hayattan gitmeleri çıkarırsak,
geriye habis bir hapislik kalıyor; gün be gün daha iyi anlıyoruz.

Normal Bir Gün

Her şey normaldi.

Ya da değildi, bize öyle geldi.

Öğleyi biraz geçmişti vakit. Bitmeyen işlere 1 saatlik oksijen arası verilmişti. Hiç acele edilmeden, bir öncelik güdülmeden, tüm zamanları  cebe indirmiş gibi çıkıldı evden. İki aydır şantiye alanına dönmüş, çamur peyzajlı bahçe aşılıp park halindeki aracın yanına gidildi, hep olageldiği hızla kapılar açılıp içine girildi, tek kurtuluş denize doğru alışıldık manevralarla  yola çıkıldı.

Güvercinli bir kumsalda  kış güneşine yüz  çevirip  yerleşildi sonra. İki çay, iki simit, bir de sıcak çikolata konduğunda masaya, bolca gökyüzü ve 8 santigrat derece vardı havada. Dizlere şallar, başlara bereler, boyunlara atkılar eklendi. Aylardan Ocak, günlerden çarşamba demeden oturuldu bir müddet. “Şöyle soğuk işlemeyen birer sokak battaniyesi mi alsak?” dedi kadın. “Eve geçince bakalım,” dedi adam.  

Başkaca insanlar vardı; gövdelerini taşıyacak başkaca bir yer bulamayınca  soğuk falan demeden su kenarında salınmaya gelen. Oturuyor, yürüyor,  ayakta durup etrafa bakınıyorlardı. Merkezi hopalörden  “ düğün dernek demeyin, evlerde bir araya gelmeyin, meydanları gereksiz yere işgal edip  eve virüsle dönmeyin” anonsları yapılıyordu.

Tüm bunlar olur, köpekler koşturur,  havalı karton bardaklarda gezinen köpüklü kahveler soğurken “Şu kuşlar ne  güzel hayvanlar,” diyordu kadın. “ Maviye ne de güzel yakışıyorlar.” Sonra derken, derken, azıcık durup birazcık üşürken, ıslak kumlara diz çöküp hükümdarlık kalesini inşa etmeye çalışan çocuk dünyanın derdini zerre kadar umursamazken buluta takıldı Güneş. İşte o zaman, daralıp da kaçılan ev azıcık özlenir gibi oldu. İstemeye istemeye hareketlendi ortalık. Sandalyeler toplandı, portatif masa katlandı. Çocuk ellerdeki incecik kumlar üstünkörü silkelendi ve namı-diğer yarım porsiyon o beklenen anı müjdeledi; “çişim geldi!”

“Eve gidiyoruz, tut biraz, “ dedi kadın, “Tutamam, vallahi de tutamam” güzelliği ile sohbet devam etti. Söylene söylene, çekiştire çekiştire, “Ben sana dışarı çıkmadan önce git demedim mi?” tekrarları ile ezberini pekiştirdi kadın. Beş dakika sonra aksiyon sahneleri sona erdi, nihayet arabaya dolup direksiyona geçildi.

Yolda yine aynı şarkı çalındı. Yarım porsiyon “Telefon !” dedi neredeyse buyurarak. Tam porsiyon olmanın özgüveniyle kadın “hayır” dedi; falan, filan ve feşmakan araya girdi.

Az önce ayrıldığı yerin az ötesine park edildi araç. Bahçe kapısından içeri girerken iki adamın başlarını yukarı kaldırıp bakındıkları görüldü. Sonra, zaten darmadağınık olan inşaat alanında yeni bir  yıkıntı fark edildi. Bir saat önce arabanın ayrıldığı boşluğun tam ortasında. Korkuluk parçalanmış, yakınındaki araç hasar görmüştü.

“İskele düştü,” dedi adamlardan biri. “Ne zaman?” diye soruldu, “Siz çıktıktan üç beş dakika sonra ,” denildi. İskele dediğin, üç yüz kiloluk boylu poslu çelik kütle.

-Birine bir şey oldu mu peki?

-Olmadı çok şükür. Balkon camları kırıldı sadece. İşçiler halatta asılı kaldı, iyiler.

Öyle bir müddet bakakalındı haliyle. İlk defa üçün beşin hesabı yapıldı.  Canı koruyup malı da gözeten, kucağında kıvrılıp huzur  bulunan tek güce minnet duyuldu. Şükür taşı konduğu  yerden alındı, sıkı sıkı tutuldu.

Öğleyi biraz geçmişti vakit. Bitmeyen işlere 1 saatlik oksijen arası verilmişti. Hiç acele edilmeden, bir öncelik güdülmeden, tüm zamanları cebe indirmiş gibi çıkıldı evden.

Her şey normaldi.

Ya da değildi, bize öyle geldi.

Derya CESUR

Beni 20. Yüzyıla Geri Gönderin

Çok ciddiyim.
Telefonların akılsız, ilişkilerin sanalsız, sohbetlerin yüz yüze olduğu yıllarımı geri istiyorum.
Çocukların sokaklarda yakartop, istop oynadığı; ip atlayıp tek kale maç yaptığı, kızların ve oğlanların kaldırımlarda kümelenip uzaktan uzağa birbirlerine kur yaptığı, balkonlarında oturup mahalleye göz kulak olan, camdan cama birbirine musakka tarifi veren teyzelerin zamanına kaçmak istiyorum. Yeni çağım şöyle bir kenarda dursun. Hayatımdaki tek ekran televizyon olsun; içinde üç beş kanal, üstünde anne danteli bulunsun.

Fena bunaldı içim;
her an ulaşılabilir olmaktan,
her gün sayısız yazışmayı takip etmekten,
seçmediğim, sevmediğim onlarca konunun, sorunun, durumun parçası olmaktan
ve daha nicesinden.

Dijital çağ en çok kime yaradı diye düşünüyorum; aklıma ilk hırsızı, dolandırıcısı geliyor. Duruma hepimizden önce uyum sağlamakla kalmayıp tur bile bindirdiler. Her yeni gün yeni bir aldatmacaya uyanıyor ve haber alır almaz “aman kimsenin başı yanmasın” hissiyle yüzyılımızın müthiş icadı olan yeşil başlı sohbet arsızına koşuyoruz. Ulusal medyayı takip etmeyi bırakmış olsak ne olmasak ne? Artık her telefon cihazı ulusal medya, her sosyal medya hesabından kayıp çocuklar, ölü kadınlar, istismarlar, sağlıklı yaşam reçeteleri, ağlamalar, dövünmeler, sitemler, lanetler, …ler,…..ler,…..ler fışkırıyor. Cevap yazmadığımızda, gelen çağrıya  bakmadığımızda, aranıp da  ulaşılamaz olduğumuzda hesap soruluyor, küsülüyoruz. İğnelemelerle ve imalarla dürtülüp duruyoruz. Evet evet ! Biri bizi sürekli dürtüyor; ne şahane(!)

Böyle böyle her gün daha kaygılı, daha korumacı,  güvensiz, uykuları delik deşik insanlara dönüşüyoruz. Bana kalırsa dünya tarihinde emsali görülmemiş bir kölelik düzeni bu. Özgürleşeceğiz derken gün be gün zincirlerimize yeni halkalar ekliyo ; özelliğimizi, öznelliğimizi ve bizi biz yapan her ne varsa feda edip ‘herkes’leştiğimiz, canlı bir organizma olmaktan çıkıp dijital verilere dönüştüğümüz ziyan bir çağın içinde eriyoruz.

Hele şimdi!

Mikroskobik bir gestapo tarafından hücrelerimize bu derece tıkılmış, böyle üst üste, dışarıya yalnızca ekranlardan  sızabildiğimiz bir hayatı yaşamaya mecbur edilmişken…

Şimdi müsaadenizle bir klişe yapıp “eskiden ne güzeldik” demek istiyorum.
Evimize ilk telefon cihazının girişini, üzerinde sekiz; fakat içinde yalnızca iki kanalı olan ilk renkli televizyonumuzun karşısına heyecanla geçişimi, evin büyüklerine ayaklı kumanda hizmeti verişimi, sobanın üzerinde  tıslayan demlik eşliğinde izlediğim Brezilya dizilerini çağırıyorum, düşüyorlar önüme. Güzel insan Barış Manço’nun hepimizi kucaklayan sesini, Adam Olacak Çocuk’ları, 7’den 77’ye ile gidip gezdiği onlarca ülkeyi alıp koyuyorum yanıma. Susam Sokağı, Şeker Kız Candy, Bizimkiler… Samimiyet, masumiyet, haysiyet…  Çat kapı gidip içine daldığım haneler, önlüğümdeki tebeşir , seyyardaki tatlı leblebi tozu… Üzerine ses kaydı yaptığım zavallı kasetler, nereye sığdıracağımı bilemediğim walkman, otobüs duraklarından beşer onar aldığım, “ya kaybedersem” diye gözümden sakındığım mini minnacık biletler… Mektuplar, kırtasiyelerin önünde çevire çevire baktığım yılbaşı kartları, pullar, heybeli postacılar… Bir albümde gezinir gibi “ey gidi günler” edasına bürünüyor yüzüm. Şimdi, tam da şu an, olabilecek en güçlü duygu ile gezegenimizin yeni efendisi Zuckerberg  yeni bir aydınlanma yaşasın, gitsin, yapan birini bulsun, dileyeni dilediği zamana göndersin istiyorum.

Doğmuş olmak yetmiyormuş var olmak için. Ben kitapların elçisiyim. Dış hayat kendini nasıl yeniliyorsa insan da kendini yeniden ve yeniden yaratmalıymış.[1]Buradan bakınca belki de sorun bendedir. Fiziksel varlığımın yürüdüğü, eğilip büküldüğü, uyuyup uyandığı dünyaya karşın inatla geriye bakan, eskiyi yücelten ruhumdadır araz.

Peki yalnız mıyım?
Bir tek bana mı zorba zaman?
Her şey normal de, bir tek benim aklım, benim duygularım mı bulanan?
Binlerce araştırma istatistiği, dolup taşan psikolog klinikleri, Times’ın sularında fark edilir hale gelen Prozac içeriğine falan ne diyeceğiz? Söyler misin Erkin Baba, bir ben miyim perişan?

Nostalji denilen şeyin yalnızca eskiye duyulan romantik bir özlem olmadığını biliyorum. 17. yüzyıldan itibaren tıpta psikolojik bir vaka olarak da geçiyor. Terime ismini de veren bilim insanı Johannes Hoffer nostaljiyi, özünde şeytani sebepler bulunan nörolojik bir hastalık olarak tanımlıyor. Fena! Neyse ki zamanda yolculuk arzum o kadar da geri gitmiyor. Ancak hiç kuşkum yok ki, varlığımızın tüm bileşenlerini akıl almaz bir hızla kuşatıp kıskaca alan, baş döndürücü kolaylıklarına kendimizi seve seve teslim ettiğimiz bu yeni zaman oyuncakları 17. yüzyılın şeytanlarına diz çöktürür.

Yazıyı nihayete erdirmek gerek; lakin şöyle gösterişli bir final paragrafı, son noktayı koyacak bir cümle bulamadım. Dedim ya, fena dağınığım. Göz ucuyla Erkin Baba’ya bakıyorum şimdi. Yetişiyor imdadıma, yanıt veriyor feryadıma.

Sana kara yazı yazıldı sanma
İnsanın da kaderi böyle
Anılara kapılıp da kanma
Dünyanın da düzeni böyle

Aynı ile vaki canım babam;
ama yiğitlik falan kalmadı serde.

Derya CESUR
Ocak 2021


[1] Nihan KAYA, Yazma Cesareti, 2019